“Sahte Dabbet’ül Arz”

MİNAREYİ ÇALAN KILIFINI HAZIRLAR:
BU BÜYÜK YALANIN KILIFI NEREDE?

Nereden çıktığını unutan, yolunu sapıtan şu adamın (Nazmi Sakallıoğlu) çalımına bir bak!

Nice kimseler gerek alenen, gerek gizliden gizliye Allah’lık davasında bulundu. Nefsini ilâh edinenler, şeytanın askeri olanlar çıktı. Sahte peygamberler, sahte Mehdiler türedi. Ve şimdi de sahte Dabbet’ül-arz türedi.

Allah-u Teâlâ kitabı Kur’an-ı azimuşşan’da şöyle beyan buyuruyor:

“Heva ve hevesini ilâh edinen, Allah’ın bile bile saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne perde çektiği kimseyi gördün mü? Onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?” (Casiye: 23)

Allah-u Teâlâ bunları bile bile saptırmış. Bunlar beşeriyet için çok büyük tehlikedir. Bu adam nereden çıktığını bilmiyor, nereye gireceğini de görmüyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Zulmedenler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını, hangi deliğe tıkılacaklarını yakında göreceklerdir.” buyuruyor. (Şuara: 227)

Bu gibi kimseler ta Mehdi Aleyhisselâm çıkıncaya kadar beklenir.

Allah-u Teâlâ yoldan çıkmış, sapıtmış olan insanlar hakkında şöyle ferman buyuruyor:

“Onlara o kimsenin haberini de anlat ki kendisine âyetlerimizden vermiştik. Fakat o bunlardan sıyrılıp çıkmıştı. Derken şeytan onu arkasına takmış nihayet azgınlardan olmuştu.

Dileseydik elbette onu bu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü.

Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da dilini çıkarıp solur.

İşte âyetlerimizi yalanlayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünüp ibret alırlar.” (A’raf: 175-176)

Bu adam İslâm dini için çok tehlikelidir. İslâm dini ile hiçbir ilgisi yoktur. Dabbet’ül-arz olduğunu söylemesi hem fitnesine, hem niyetine, hem de gaye ve maksadına delâlet eder. Halbuki Dabbet’ül-arz Allah-u Teâlâ’nın emriyle yerden çıkacak, yani yerin altından çıkacak. O verilmiş olan ilâhi hükmü yerine getirecek. Ona asa ve mühür verilecek. Onun elinden hiçbir kimse kurtulamayacak, hiçbir fertte kaçamayacaktır. Bu ise nereden çıktığını bilmiyor, nereye gideceğini de görmüyor.

Bu adam bir alevidir. Ve aleviler için bir Kur’an meâli hazırlamış, ismi “Alternatif Kur’an” diye duyurulmuştur. Daha sonra “Kur’an, Heyet Alevi Dedeleri” ismindeki bu kitab piyasaya sürülmüştür. Bu kitapta te’vil ve yorumlar yapılmış, Âyet’ler deki mânâlarda alevilikle ilgili lafızlar aranmış ve çok yanlış, yalan dipnotlar yapılmıştır. Öyle ileri gidilmiş, mânâlar öyle saptırılmıştır ki, Hazret-i Ali Efendimize ilâh’lık isnat edilmiştir.

Yâsin Suresi’nin 81. Âyet-i kerime’sinde Allah-u Teâlâ:

“Ve hüvel hallâkül alîm” = “O herşeyi hakkıyla bilendir.” buyuruyor.

Bu Âyet-i kerime için “Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz’in uluhiyeti hakkındadır” diyerek Hazret-i Allah’a ortak koşmuştur. (Kur’an Heyet Alevi Dedeleri. sh: 444)

Uluhiyet demek; İlâh demektir. Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz ilâhlaştırılmıştır. Bu söz küfürdür, söyleyen kâfirdir. Şirktir, söyleyen müşriktir. Bu adamın müslümanlıkla alakası yoktur. Bir de Ehl-i beyt’ten bahsediyor. Müslüman olmayan birinin Ehl-i beyt’ten bahsetmeye hakkı yoktur. Hazret-i Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-den bahsetmeye, Hazret-i Ali -radiyallahu anh-den, Hazret-i Hasan ve Hüseyin -radiyallahu anhum-den bahsetmeye sahib-i selahiyet değildir.

Herşeyden önce iman nedir? İman, İslâm dinine göre; Allah-u Teâlâ’nın varlığına birliğine, Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’ın O’nun kulu ve peygamberi olduğuna ve o’nun Allah-u Teâlâ tarafından bize getirip tebliğ ettiği esas ve hükümlerin doğru ve gerçek olduğuna tereddüt etmeden kesin olarak inanmaktır.

İslâm dinine girmenin ilk şartı olan bu iki esas “Kelime-i Şehâdet” de toplanmıştır. Kelime-i Şehâdet’i kalp ile tasdik edip dili ile de söyleyen bir kimseye “inanmış” mânâsına gelen “Mümin” adı verilir.

İman kalbî ve vicdanî bir durumdur. İmanın esası kalpte olan tasdiktir.

Allah-u Teâlâ münâfıklar hakkında Âyet-i kerime’sinde:

“Ey Peygamber! Kalpleri iman etmediği halde ağızları ile inandık diyenlerle, yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin.” buyurarak, imanın kalbin tasdiki olduğunu belirtmiştir. (Mâide: 41)

Dil ile inandıklarını söyleyip de kalbiyle tasdik etmeyenler hakkında da şöyle buyuruyor:

“Bedevîler iman ettik dediler. De ki: Siz iman etmediniz, bari müslüman olduk deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi.” (Hucurât: 14)

Mümin olmak için, imanın kalbe nüfuz etmesi ve o kimsenin takvâya bürünmesi lâzımdır.

Şimdi imanın birinci şartı yani müslüman olmanın birinci şartı Allah’ın varlığına ve birliğine, ondan başka bir mevcud, ilâh olmadığına inanmak olduğuna göre senin Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimize kitabında ulûhiyet isnad etmen şirktir, küfürdür. Otomatik olarak İslâm’dan çıkmaktır.

Allah-u Teâlâ’nın varlığını birliğini bilip tasdik etmek en büyük farizadır.

Gerek açık gerek gizli olarak Allah-u Teâlâ’ya ortak koşmak ise, büyük günahların en büyüğüdür ve en büyük zulümdür.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz ki büyük bir günahla iftira etmiş olur.” (Nisa: 48)

Diğer bir Âyet-i kerime’de:

“Allah’a ortak koşmak çok büyük bir zulümdür.” buyuruluyor. (Lokman: 13)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Allah’a şirk koşmadan ölen kimse cennete girer, Allah’a şirk koştuğu halde ölen de cehennemi boylar.” buyurmuşlardır. (Müslim)

Allah’a inanmakla beraber, zâtında, sıfat ve fiillerinde mahlukları da ortak bilmek açık şirktir. Putlara, heykellere, aya, güneşe, yıldızlara, bazı insanlara ilâhlık sıfatı isnad edenler Allah-u Teâlâ’ya şirk koşmaktadırlar.

Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“Onlardan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları kitaptan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde ‘Bu Allah katındandır.’ derler. Onlar bile bile Allah’a iftirâ ediyorlar.” (Âl-i imran: 78)

Tevhid’e ulaşmak için açık ve gizli her türlü şirkten, küfürden şiddetle kaçınmak müslümanlara farz olmuştur.

Gelelim Dabbet’ül-arz beyanına:

Kur’an-ı kerim’de kıyametin yaklaştığını ifade eden Âyet-i kerime’ler olmakla birlikte bu müthiş hadisenin alâmetlerine genel olarak işaret eden Âyet-i kerime’ler de bulunmaktadır. (Muhammed: 10 gibi)

Hadis-i şerif’lerde ise kıyamet alâmetleri büyük ve küçük fiilen vaki olanlar, kıyametle çok yakın bir zamanda gerçekleşecek olanlar şeklinde çeşitli bölümlerle ifade edilmiştir.

“Dabbet’ül-arz”ın çıkışı da kıyamet alâmetlerindendir. Dâbbet’ül-arz, âhir zamanda Allah-u Teâlâ’nın emirlerinin terkedildiği, insanların gerçek dini değiştirdikleri sırada çıkacak olan bir hayvandır. Tâkip edenin yetişemeyeceği, kaçanın kurtulamayacağı bir süratte olacaktır.

Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“(Kıyametin kopacağına dair) O sözün tahakkuk zamanı yaklaşınca onlara yerden bir dabbe çıkarırız da insanların âyetlerimize yakînen iman etmemiş olduklarını söyler.” (Neml: 82)

Allah-u Teâlâ bu Dabbe’yi kıyametin kopması gibi büyük bir hadisenin başlangıcı olarak, insanların Kur’an-ı kerim’e kesin olarak inanmayışları sebebiyle ortaya çıkaracaktır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Dabbet’ül-arz, beraberinde Musa -aleyhisselâm-ın asası, Süleyman -aleyhisselâm-ın mührü bulunduğu halde çıkar. Mühür ile müminin yüzünü parlatır, asa ile kâfirin burnunu kırar. Öyle ki insanlar sofra üzerinde biraraya gelirler de, mümin kâfirden ayırt edilip tanınır.” (Tirmizi)

Böyle bir gün yaklaştığı zaman tevbeler kabul edilmeyecek, içinde bulundukları duruma göre insanların hükümleri verilecek.

Diğer bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Üç şey vardır ki, bunlar çıktıkları zaman, daha önceden iman etmeyen veya imanında bir hayır kazanamayan hiç bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez. Güneşin batıdan doğması, deccal ve Dabbet’ül-arz.” (Müslim: 158)

Çünkü o zaman edilen imanla, işlenen amel-i salihin hükmü, can boğaza geldiği zaman edilen imanın hükmü gibidir.

Bir Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:

“Çıkış itibariyle kıyamet alâmetlerinin ilki, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine Dabbet’ül-arz’ın çıkmasıdır.

Hangisi arkadaşından önce çıkarsa öteki de onun hemen peşindedir.” (Müslim: 2941)

İki alâmetten hangisinin önce olacağına dair kesin bir ifade olmamakla beraber, biri çıkınca diğeri çok kısa bir zaman sonra onu takip edecektir.

Bir diğer Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:

“Altı şeyden; güneşin battığı yerden doğmasından, dumandan, Deccal’den, Dabbe’den, birinizin hususi olarak başına gelecek hadiseden ve umuma gelecek fitneden önce amellere koşunuz.” (Müslim: 2947)

Bunca Âyet-i kerime’leri ve Hadis-i şerif’leri önlerine serdiğimiz halde bunlara iman etmeyişlerinden ötürü Allah-u Teâlâ onlara şöyle buyuruyor:

“Kendisine Rabbinin Âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki biz zâlimlerden öç alacağız.” (Secde: 22)

Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmaktadır:

“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler.

Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.

Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyuruyor:

‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizî)

Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“Bunlara ne oluyor ki, hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?” (Nisâ: 78)

Bir diğer Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz bütünüyle Kitab’a inanırsınız. Onlar ise, sizinle karşılaştıkları zaman ‘İnandık!’ derler. Kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden ötürü parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki ‘Kininizle geberin!’ Allah kalplerde olanı bilir.” (Âl-i imran: 119)

Allah-u Teâlâ bu bölücülerin bize müşrik olduklarını bildiriyor:

“Nitekim o bölücülere (azap) indirmişizdir. Onlar Kur’an-ı parça parça edenlerdir. Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsine yaptıklarından soracağız. Resulüm, sana emrolunanı açıkça söyle ve o müşriklerden yüz çevir!” (Hicr: 90-94)

Allah-u Teâlâ’nın bu beyanından açık olarak anlaşılıyor ki bunlar müşriktirler ve bunun için de dış düşmandan daha çok tehlikelidirler. Çünkü dış düşmanın cephesi var. Amma bunlar müslüman gibi göründükleri için tahribatları dış düşmandan daha büyüktür. Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ bunlara karşı gazaba geldiğinden “Bunlar müşriktirler” buyuruyor.

İşte Âyet-i kerime! Bu açık bir fermân-ı ilâhî’dir. Hadi bunu da inkâr et!

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruyor:

“Onların çoğu Allah’a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar.” (Yusuf: 106)

Denirki, minareyi çalan kılıfını hazırlar. Bu büyük yalanın kılıfı nerede? Buna hangi Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le doğru olduğuna dair delil getirebilir. Bunun için bu büyük yalanın karşısında bu adamın saklanması lazım.

Daha Mehdi Aleyhisselâm gelmediği gibi Dabbet’ül-arz da daha çıkmamıştır. Bu zamanda çıkarsa buna küfür damgası vurulur. Neden? Âyet-i kerime’leri inkâr ettiği için. Ve nefsini ilâh edindiği için. Zira Allah-u Teâlâ nefsini ilâh edinenlerin şirk içinde olduğunu ferman buyurmuştur.

“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)

Bunlar zamanın büyük fitnelerindendir. Müslümanların çok uyanık bulunması lazımdır.

Şu kadar var ki;

Ancak Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lere çok dikkat etmeli ve ona iman etmelidir. Ve yalnız bu ikisine tutunan kurtulacaktır.

Hadis-i şerif’te:

“Ben size iki şeyi bıraktım ki, onlara sımsıkı sarılıp tutunduğunuz müddetçe, katiyyen sapıtmazsınız. Birisi Allah’ın kitabı, diğeri ise Resulullah’ın sünnetidir.” buyuruluyor. (İmam-ı Malik, Muvatta)

Hülâsa Hazret-i Allah’ın hükümlerinden ve sünnet-i seniyye’den ayrılmaması gerekiyor. Aksi halde imandan çıkılır, sapıklığa düşülmüş olur.

Hazret-i Allah’a ve Resul’üne -sallallahu aleyhi ve sellem-e itaat edip sarılırsanız bu zulmetten, cehaletten ve bölücülükten kurtulmuş olursunuz. Bunlara en küçük meyil dahi dinden çıkılmasına vesile olur.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Müminler o kimselerdir ki Allah’a ve Resulüne iman etmişlerdir. Sonra şüpheye düşmemişler, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmişlerdir. İşte onlar imanlarında sabit olanlardır.” (Hucurat: 15)

Alevilerin tefsiri diye takdim edilen ve bu adamın yazdığı belirtilen tefsirde birçok yanlış ve sapık fikirlerden bir tanesi de: “İçki ehline helal, nâ-ehline haram”imiş.

İslâm dini aklın muhafazasına çok ehemmiyet vermiştir. Aklı izâle edip faaliyetlerini durdurması yönünden insana çok büyük zararı olan içkiyi ve diğer uyuşturucu maddeleri yasaklamıştır. Çünkü bunlar insanın yalnız aklına ve vücuduna değil; nesline, malına, şeref ve haysiyetine de zarar verir.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’lerinde:

“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.

Şeytan; içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi zikrullahtan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz bunlardan vazgeçtiniz değil mi?” buyuruyor. (Mâide: 90-91)

Binaenaleyh, insanlar arasındaki ismi ne olursa olsun ve her neden yapılırsa yapılsın, sarhoşluk veren bütün içkilerin azı da çoğu da haramdır.

Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Her ne olursa olsun çoğu sarhoşluk veren şeylerin azından da sakınınız.” (İbn-i Mâce)

Yine bu adamın “Ehl-i beyt” isimli kitabındaki çarpıklık ve sapıklıklara örnek olması bakımından birkaç safsatasını ibret nazarlarınıza arzediyoruz.

“Hacca gitmeyen yüzmilyonlarca müslümanın bulundukları yerden doğru kesim yapmaya kalkışması, sadece hayvan katliamı yapmak olur.” (sh. 85)

Kurban, Allah-u Teâlâ’ya yaklaşmak niyeti ile belli günlerde kesilen hayvana verilen addır.

Kurban kesmek hicretin ikinci yılında meşru kılınmıştır. Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Rabbin için namaz kıl, kurban kes!” buyuruyor. (Kevser: 2)

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen kimse namazgâhımıza yaklaşmasın.” (İbn-i Mâce)

Hemen bütün semavî dinlerde kurban kesmek, insanı Allah’a yaklaştıran ve ulaştıran bir ibâdet sayılmıştır.

Kur’an-ı kerim’de Âdem Aleyhisselâm’ın oğullarının kurban kesmelerinden bahsedilmektedir.

Bir Âyet-i kerime’de:

“Biz her ümmet için kurban kesmeyi meşru kıldık.” buyuruyor. (Hacc: 34)

Mühim olan sadece kan akıtmak veya et yemek değil, Allah-u Teâlâ’nın rızasını kazanmak için kan akıtmaktır.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Boğazlanan kurbanlık hayvanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan sizin takvânızdır.” (Hacc: 37)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Hiç bir kul kurban günü, Allah katında kan akıtmaktan daha sevimli bir iş yapamaz. Zira kesilen hayvan, kıyamet günü boynuzları ile, kıllarıyla, tırnaklarıyla gelecektir. Hayvanın kanı yere düşmezden önce, Allah katında yüce bir mertebeye ulaşır. Öyle ise onu gönül hoşluğu ile ifâ edin.” (Tirmizî)

Kurban malla yapılan bir fedakârlıktır. Bir müslüman kurban kesmekle, can da dahil olmak üzere bütün her şeyini Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunu göstermiş olmaktadır. Diğer taraftan kurban, nefsânî arzuları kesmenin de bir işaretidir.

Kurban aynı zamanda İsmail Aleyhisselâm’ın Allah için kurban edilme hadisesinde gösterdiği teslimiyetin hatırlanma vesilesidir. O’nun hatırası bizlere ibret olarak bırakılmış ve bu suretle onları anmamız sağlanmıştır.

Âyet-i kerime’de:

“Sonra gelenler arasında ona iyi bir ün bıraktık.” buyuruluyor. (Saffat: 108)

Aynı kitabının 150. sayfasında, namazın üç vakit olduğu ve sabah, akşam ve gece kılınacağı beyan edilmiş ve; “namazda akşam vaktinde ikişer rekattan dilediğiniz rekatlık namaz kılmanız sizi vebalden kurtarır. Sabah vaktine eriştiğiniz de de işinize gitmeden önce yine ikişer rekattan olmak üzere altı veya dilediğiniz miktar rekatlı namazlar kılarsınız. Bundan iyisi can sağlığı” denilmiştir.

Beş vakit namazın vakitleri, dinimizdeki yeri ve önemi; Allah-u Teâlâ’nın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın emriyle ve hükmüyle, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle belirlenmiştir.

Herkesin bilmesi için bütün bunları bir bir size izah ediyoruz.

Allah-u Teâlâ’ya iman ettikten sonra, müslümanların yerine getirmeleri gereken farzların başında beş vakit namaz gelir.

Bu beş vakit namazı Resulullah Aleyhisselâm’da şu an kılındığı gibi kılmıştır. Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimizde, onun Ehl-i beyti ve bütün müslümanlarda böyle kılmıştır.

Âyet-i kerime’de:

“Namazı dosdoğru kılın. Şüphesiz ki namaz mü’minlere belirli vakitlerde farz kılınmıştır.” buyuruluyor. (Nisâ: 103)

Namaz Rabbimizin bitmez tükenmez ihsan ve ikramlarına karşı şükran ve tâzimlerimizi sunmak için kalbimiz, dilimiz ve bedenimizle yaptığımız bir ibadettir. İmanın alâmeti, mü’min’in miracıdır.

Kur’an-ı kerim’de ve Hadis-i şeriflerde namaza dair pek çok emir ve tavsiyeler vardır. Namaz kılanların Allah-u Teâlâ’nın çok büyük lûtuflarına ereceklerine dair müjdeler olduğu gibi, kılmayanlar hakkında da pek elîm azaba uğrayacaklarına dair ihtarlar vardır.

Bir Âyet-i kerime’de:

“Huşu ile namaz kılan mü’minler, ahiret azabından kurtuldular.” (Mü’minun: 1-2)

Buyurulduğu gibi, diğer bir Âyet-i kerime’de de günahkârlara “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” diye uzaktan uzağa sorulduğu zaman:

“Biz namazımızı kılmıyorduk, yoksulu doyurmuyorduk, batıla dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk. Ceza gününü yalanlıyorduk. Ölüm bize bu halde iken gelip çattı.” diyecekleri haber verilmektedir. (Müddessir: 43-47)

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Rabblerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve huşu duyanlardan başkasına namaz elbette ağır gelir.” (Bakara: 45-46)

“Namaza üşene üşene gelirler.” (Tevbe: 54)

Kıyamet günü kulun ilk önce hesaba çekilecek ameli namazdır. Bu hesap doğru verilirse diğer amellerin kabulüne yardımı olur. Aksi halde ümitsizliğe düşer, hüsrana uğrar.

Büyük günahlardan kaçınıldığı müddetçe namazlar vakit arasındaki günahlara keffarettir.

Namazın faziletine nihayet yoktur.

Cenab-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Her şeyin bir alâmeti vardır. İmanın alâmeti de namazdır.” (Münavî)

“İşin başı İslâm’dır, onu ayakta tutan namazdır, zirvesi ise Allah yolunda cihaddır.” (Tirmizî)

“Ne dersiniz? Birinizin kapısı önünden ırmak geçse, günde beş defa yıkansa kiri kalır mı?”

–Hayır hiç bir kir bırakmaz.

“İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah bununla günahları yok eder.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 319)

Bir müslümanın üzerine beş vakit namaz kılmak farz olduğu gibi, beş vakit namazı muhafaza etmek de farzdır.

Beş vakit namazın muhafazası; insanı ahiret azabından koruması, zâhirî ve bâtınî huşuuna riayet etmekle husule gelir.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Ahirete iman edenler bu Kuran’a da inanırlar ve namazlarını muhafaza ederler.” (En’âm: 92)

Diğer Âyet-i kerime’lerde ise namazlarını muhafaza edenler övülmektedir:

“O mü’minler ki emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler. Namazlarını muhafaza ederler. Onlar Firdevs cennetine vâris olacaklar, orada ebedî kalacaklardır.” (Mü’minun: 8-11)

Bir müslümanın kendisinin namaza bağlı bulunması kâfi gelmeyip ev halkının da namaza bağlılığının sağlanması istenmektedir:

“Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda sebat ile devamlı ol.” (Tâhâ: 132)

Namazı bırakanlar için azab vâdedildiği gibi, onların iyi kimseler olmadıkları da Âyet-i kerime’de beyân buyurulmaktadır:

“Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular. Bu yüzden azgınlıklarının cezalarını çekeceklerdir.” (Meryem: 59)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Namazı terk eden kimse vefat edince Cenâb-ı Allah’ı gadab sıfatı ile bulur.” (Münavî)

Namazı terk etmek küfür alâmetlerindendir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“İnsan ile şirk ve küfür arasında yalnız namazı terk etmek vardır.” (Müslim)

“Kul ile şirk arasında namazı terk etme vardır.” (Müslim)

Yani namazı terk edince kul müşrik gibi olur.

“Namaz kılmayan kimse hiç bir din ihtiyar etmemiş gibi olur.” (Münavî)

Bir insan namaz kılmadığı zaman, kendisi ile şirk arasında bir engel kalmaz. Namaz insanı küfre düşmekten korur.

a. Sabah Namazı:

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Gündüz güneşin dönüp batıya yönelmesinden, gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl. Bir de sabah namazı kıl. Çünkü sabah namazı şahidlidir.” (İsrâ: 78)

Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime’sinde beş vakit namazı beyân buyurmuş, hususiyetle sabah namazını emretmiştir.

Şöyle ki Âyet-i kerime’de geçen “Güneşin dönmesi”nden yani zeval vaktinden sonra “Öğle” ve “İkindi” namazı; “Güneşin batması”ndan sonra da “Akşam” ve “Yatsı” namazları vardır. Sabah namazı ise ayrıca zikredilmiş ve bu namazın şâhidli olduğu belirtilmiştir.

Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Size gece ve gündüz melekleri birbiri peşine gelir, sabah ve ikindi namazında birleşirler. Sonra gece melekleri çıkar. Allah onların hallerini bildiği halde ‘Kullarımı nasıl bıraktınız?’ diye sorar. Melekler ‘Onları namaz kılarken bulduk, namaz kılarken bıraktık’ derler.” (Buharî; Tecrid-i sarih: 332)

“Gecenin bir kısmında ve yıldızlar kaybolurken de O’nu tesbih et!” (Tûr: 49)

Âyet-i kerime’sindeki “Gecenin bir kısmı”, “Akşam” ve “Yatsı” namazları, “Yıldızların kayboluşundan sonraki” namaz ise “Sabah” namazıdır.

“Gündüzün iki ucunda ve gecenin de yakın saatlerinde namaz kıl!” (Hûd: 114)

Âyet-i kerime’sindeki “Gündüzün iki ucunda” emredilen namazlar “Sabah”, “Öğle” ve “İkindi” namazları; “Gecenin yakın saatlerinde” kılınan namazlar ise “Akşam” ve “Yatsı” namazlarıdır.

Cerir bin Abdullah -radiyallahu anh-dan rivayet edilmiştir:

“Bir gece Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte oturuyorduk. Aya bakarak şöyle buyurdu:

“Muhakkak siz, Rabbinizi şu ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz, bunda hiç şüphe etmeyiniz. Elinizden gelirse güneşin doğmasından ve batmasından önceki “Sabah ve İkindi” namazlarını hiç geçirmeyin.”

Sonra Cerir -radiyallahu anh- Kaf suresi’nin 39. Âyet-i kerime’sini okumuştur. (Buharî, Tecrid-i sarih: 331)

b. Öğle Namazı:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“O halde siz akşama ulaştığınızda ve sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.” (Rum: 17-18)

Burada Allah-u Teâlâ beş vakit namazı emir buyurmuş, hususiyetle öğle namazını emretmiş oluyor.

Şöyle ki Âyet-i kerime’de geçen “Akşama ulaştığınızda” tabiri “Akşam” ve “Yatsı” namazlarına “Sabaha kavuştuğunuzda” tabiri “Sabah” namazına, “Gündüzün sonunda” tabiri “İkindi” namazına delâlet etmektedir. “Hîne tüzhirûn” yani “Öğle vaktine eriştiğinizde” tabirinden de açık olarak öğle namazı emredilmektedir.

“Güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et.” (Kaf: 39)

Âyet-i kerime’sinde geçen “Güneşin doğuşundan önceki tesbih”ten murad “Sabah namazı”dır. “Batışından önceki tesbih” ten murad ise “Öğle” ve “İkindi” namazlarıdır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Öğleyin sıcak şiddetlendiği vakitte namazınızı geciktirerek serinlikte kılınız.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 321)

c. İkindi Namazı:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Namazlara, özellikle orta namaza dikkat edin. Allah’ın divanına gönülden boyun eğerek, saygı ve bağlılık içinde huşu ile durun.” (Bakara: 238)

Allah-u Teâlâ bu beyanı ile namazları emrettiği gibi, orta namazını da hususiyetle emir buyurmaktadır. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu orta namazın “İkindi” namazı olduğunu beyan buyurmuşlardır. (Müslim)

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- den rivayete göre, müşrikler Hendek savaşı günü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i ikindi namazı kılmaktan alıkoymuşlardı. Mücahidler de kılamadılar. Bunun üzerine buyurdular ki:

“Onlar bizi orta namazdan alıkoydular Allah da onların kalplerini ve evlerini ateşle doldursun.” (Müslim)

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Güneşin doğmasından ve batmasından önce namaz kılan kimse cehenneme girmez.” (Müslim)

“İki soğuk vaktin (sabah ve ikindi) namazını kılan cennete girer.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 343)

“İkindinin farzından önce dört rekât sünneti kılmaya devam edenleri Allah cehenneme haram kılar.” (Tirmizî)

“Her kim ikindi namazını (bilerek) terkederse, yaptığı ameli boşa gider.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 330)

d. Akşam Namazı:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Gecenin bir kısmında O’na secde et ve O’nu geceleri uzun uzun tesbih et.” (İnsan: 26)

Âyet-i kerime’de geçen “Gecenin bir kısmı”ndan murad “Akşam” ile “Yatsı” namazlarıdır. “Geceleri uzun uzun tesbih” ise Resulullah Aleyhisselâm’a farz kılınan “Teheccüd” namazıdır.

Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktadır:

“Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından O’nu tesbih et.” (Kaf: 40)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Akşam namazının isminde bedevîler sakın size galebe etmesin. Zira onlar akşama yatsı derler.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 337)

“Akşam yemeğiniz hazır olursa, akşam namazınızı kılmadan evvel yemeği yiyin. Acele edip de yemeği bırakmayın.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 391)

e. Yatsı Namazı:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“O halde siz akşama ulaştığınızda ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin.” (Rum: 17)

Âyet-i kerime’de adı geçen “Akşama ulaştığınızda” tabiri “Akşam” ve “Yatsı” namazlarına delâlet etmektedir.

“Gecenin bir kısmında O’nu tesbih et.” (Tûr: 49)

Âyet-i kerime’sinde emredilen namaz “Akşam” ve “Yatsı” namazlarıdır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Bir kimse yatsı namazını cemaatle kılarsa, o gecenin yarısını ibadetle geçirmiş olur. Eğer sabah namazını da cemaatle kılarsa bütün geceyi ihyâ etmiş olur.” (Müslim)

“Münafıklara sabah ile yatsı namazından daha ağır hiç bir namaz yoktur. Halbuki bu iki namazın sevabını bilselerdi, topallayarak da olsa gelirlerdi.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 383)

“Ümmetime zor gelmeyecek olsaydı, yatsı namazının böyle (gecenin üçte birinde) kılınmasını emrederdim.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 340)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında mücahidleri teçhiz ile uğraşırken yatsı namazını oldukça geciktirerek kıldı, sonra cemaate dönerek şöyle buyurdu:

“Telâşlanmayınız, yavaş olunuz! Sizi müjdelerim ki Allah’ın size olan nimetlerinden biri de elbet bu saatte namaz kılan sizden başka kimsenin olmayışıdır. Yahut bu saatte sizden başka hiç bir kimse namaz kılmamıştır.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 339)

Vitir Namazı:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Vitir, bir hakk-ı ilâhî’dir. Her kim vitir namazını kılmazsa bizden değildir.” (Buharî, Tecrid-i sarih: cild 3, sh: 207)

“Allah-u Teâlâ (beş vakit namazdan başka) ziyade olarak bir namaz daha emretmiştir. O da vitir namazıdır.” (Buharî, Tecrid-i sarih, cild 3, sh: 208)

Hazret-i Aişe -radiyallahu anha- validemiz şöyle buyurmuşlardır:

“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gecenin her vaktinde vitir kılmıştır.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 527)

Cuma Namazı:

Cuma Namazı kılmak Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir, inkâr eden dinden çıkar kâfir olur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey iman edenler! Cuma günü namaz kılmak için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ı zikretmeye koşun, alış-verişi, işi-gücü bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın, Allah’ın fazlından nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma: 9-10)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Özürsüz olarak üç cuma namazını terkedenler münâfıklar topluluğundan yazılırlar.” (Tirmizî)

“Her kim cuma namazını üç kere zaruretsiz terkederse Allah onun kalbini mühürler.” (Tirmizî)

“Bir takım kimseler ya cuma namazlarını terk etmekten vazgeçerler veya Allah-u Teâlâ onların kalblerini muhakkak ki mühürleyecektir. Sonra da onlar gafillerden olurlar.” (Müslim)

Namaz vakitlerinin başlangıç ve sonları Hadis-i şerif ile belirlenmiştir.

Rivayet olunur ki Ebu Mesud Ensâri -radiyallahu anh- Irak’ta iken bir gün Muğire bin Şûbe -radiyallahu anh-ın yanına girdi. O gün Muğire nasılsa ikindi namazını geç vakte bırakmıştı. Ona dedi ki:

“Ya Muğire! Bu yaptığın nedir? Bilmiyor musun ki, Cebrâil inip namaz kıldı. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de (ardında) kıldı.

Sonra (bir daha) kıldı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de (ardında bir daha) kıldı.

Sonra (bir daha) kıldı, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de (ardında bir daha) kıldı.

Sonra (bir daha) kıldı, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de (ardında bir daha) kıldı.

Sonra (bir daha) kıldı, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de (ardında bir daha) kıldı.

Sonra ‘İşte ben bununla emrolundum.’ dedi.” (Buhari, Tecrid-i sarih: 315)

Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Cebrâil Aleyhisselâm iki defa Beyt-i muazzama’nın yanında bana imam oldu. İlk defasında zeval vaktinde güneşin verdiği gölge bir nalın tasması kadar uzandığında bana öğle, her şeyin gölgesi birer misli uzadığında ikindi, oruçlu orucu bozduğu vakitte akşam, şafak kaybolduğunda yatsı, oruçluya yemek-içmek haram olduğu vakitte sabah namazlarını kıldırdı.

Ertesi gün öğle namazını her şeyin gölgesi bir misli, ikindi namazını iki misli olduğu, akşam namazını oruçlu iftar ettiği zamanda, yatsı namazını gecenin üçte birine doğru, sabah namazını da ortalık iyice aydınlandığı vakitte kıldırdı.

Sonra bana döndü ve ‘Ya Muhammed! Bu senden evvelki Enbiyâ’nın vaktidir. Namaz vakti işte bu ikişer vakitler arasındadır.’ dedi.” (Ebu Davud, Nesâi, Tirmizî), (Tecrid-i Sarih, cild: 2. sh: 462)

Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri namaz kılmayı farz kılmıştır. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerde namazın vakitleri, nasıl kılınacağı beyan edilmiştir.

Cebrâil Aleyhisselâm gelerek Resulullah Aleyhisselâm’a tarif etmiştir.

“Namaz üç vakittir.” diyenlere sorun:

1. Siz namaz kılıyor musunuz? Kılıyorsunuz da mı hükm-ü ilâhîyi ve Resulullah Aleyhisselâm’ın emirlerini tahrib ve tahrif ederek değiştirmek istiyorsunuz?

2. Biz de kılıyoruz derlerse “Kaç vakit kılıyorsunuz? Resulullah Aleyhisselâm’a Cebrâil Aleyhisselâm beş vakti tâlim etti, size üç vakti kim tâlim etti?”

3. Onlara sorun asıl gayeniz nedir? Size ne cevap vereceklerine dikkat edin.

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN SÜNNETLERİ

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Bir gün bir gecede oniki rekât sünnet-i müekkedeye devam eden kimse için Cenâb-ı Allah cennette bir köşk halk eder.” (Tirmizî)

Abdullah İbn-i Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayete göre şöyle söylemiştir.

“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte öğleden önce iki, öğleden sonra iki, akşamdan sonra iki, yatsıdan sonra iki rekât sünnet kıldık.” (Buharî-Müslim)

Abdullah İbn-i Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“İkindiden önce dört rekat sünnet kılan kimseye Allah rahmet eyler.” (Ebu Davud-Tirmizî)

“Dinde yalan yoktur” isimli kitabında teravih namazının uydurma olduğunu yazmıştır. (sh: 65)

Teravih Namazı ise; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sünnetidir.

Resulullah Aleyhisselâm Ramazan’ın birinci gecesinde teravihi mescidde kılmıştı. Cemaat de ona uydu. Bir daha kıldırmadı. Bunun sebebi sorulduğunda:

“Elbet ben gece namazının size farz olmasından korktum.” buyurdular. (Buharî, Tecrid-i sarih: 411)

Abdullah İbn-i Abbas -radiyallahu anhüma-dan rivayete göre şöyle buyurmuşlardır:

“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Ramazan’da yirmi rekât teravih ve vitir namazı kılardı.” (Tecrid-i sarih, cild 4, sh: 75)

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- validemizden rivayet edildiğine göre, şöyle söylemiştir:

“Ya Resulallah siz vitir namazı kılmadan uyur musunuz? diye sormuştum.

‘Ya Âişe benim iki gözüm uyur kalbim uyumaz.’ buyurdu.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 592)

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-ın hilâfeti zamanında Ashab-ı kiram’ın icmaı ile kalabalık cemaatla kılınmıştır.

Aynı kitabında:

“Kadın ve erkeğin tokalaşabileceği söylemekte” dir.

Mahremi olmayan kadın ve erkeğin şehvet arzusu ile olsun veya olmasın, birbirlerine dokunmaları, hususiyetle tokalaşmaları haramdır.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Yabancı bir kadının eline dokunan, tokalaşan kişinin eline kıyamet gününde ateşten bir kor parçası konur.” (Feth-ül Kadir)

“Herhangi birinizin başına demir iğne veya çuvaldız batırılması, kendisine helâl olmayan kadına dokunmasından daha hayırlıdır.” (Beyhâki)

Hazret-i Aişe -radıyallahu anha- Vâlidemiz ise buyuruyorlar ki:

“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kadınlardan sadece dil ile biat alırdı, ellerini tutmazdı. Nikâhları altında bulunmayan hiç bir kadına eliyle dokunmamıştır.” (Buhâri)

Buna mümasil birçok konuda yalnış fikir ve inanışlara sahip olan kişi şimdi de çıkıp Dabbet’ül-arz’lığa soyunuyor, İslâm’ım diyor, Ehl-i beyt müdafiliği yapıyor. Sen önce müslüman ol.

Ehl-i beyt risalesinde birçok Sahabe-i kiram Hazeratına dil uzatmakta; Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-, Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- Efendimize çirkin saldırı ve hakaretlerde bulunmaktadır.

Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şeref-i sohbetinde bulunan Ashab-ı kiram-radiyallahu anhüm- Efendilerimizin hepsine hürmet ve muhabbet de edeptendir.

Sebeb-i mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer Peygamberân-ı izam -aleyhimüsselâm- Efendilerimizden üstün olduğu gibi, onun Ashab-ı güzin’i de bütün insanlardan üstündür.

Onlar Resulullah Aleyhisselâm’ın ef’al ve ahvalini gördüler. Onların imanları şuhudidir, vahyin ve sohbetin bereketi ile hakikatları göre göre iman ettiler. Böyle bir devlet onlardan başkasına müyesser olmamıştır.Resulullah Aleyhisselam ile sohbet faziletine muâdil tutulacak hiç bir fazilet ve kemâlât tasavvur edilemez.

Hadis-i şerif’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Ne mutlu beni görüp iman edene! Ne mutlu beni göreni görene!” (Ahmet bin Hanbel)

“Ashabım yıldızlar gibidir.Hangisine uyarsanız hidayeti bulmuş olursunuz.” (Beyhaki)

“Ashabımın her biri kıyamet günü vefat ettiği belde halkı için önder ve nûr olarak diriltilecektir.” (Tirmizi)

Bu seçilmiş bahtiyar insanların birisinin bile aleyhinde söz söylemek asla caiz değildir. İstisnasız hepsini sevmek ve saymak Ehl-i sünnet vel- cemaat olmanın alâmetidir. Birini sevmemek, hiç birini sevmemek demektir. Onların birine dil uzatmak, Hazret-i Allah’ın biricik Habibi Ekrem’ine -sallallahu aleyhi ve sellem- dil uzatmak gibidir.

Kitabımızın kâtipliğini yapanlar, Hadis-i şerif’leri rivâyet edenler, daha doğrusu Cenab-ı Hakk’ın son dinini yayanlar ve bize ulaştıranlar onlardır. Bu ulvi hizmette hepsinin hissesi vardır. Hepsi mevsuk, hepsi âdil, hepsi de ehl-i cennettir.

Onlardan herhangi birine dil uzatınca, dolayısı ile Kuran-ı Kerim’e olan itimat sarsılır, İslamiyet hakkında gönüllerde şüphe uyanmış olur.Bir kısmını inkar etmek, Kuran-ı kerim’i tebliğ edenleri inkâr etmeye kadar gider.

Aralarındaki anlaşmazlıklar hiç bir zaman nefsani değildi. Sebeb-i mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimizin taht-ı terbiyesinde öyle bir hâle gelmişlerdi ki, Hakk’tan gayrı biç bir istekleri kalmamıştı.

Ayrılık gibi görünen hususlar, bir hikmete mebni ve içtihat ayrılığı idi. Gaye ve maksatları en doğruyu ortaya koymaktı. Doğruyu bulanlara en az iki derece olduğu gibi, Hazret-i Allah hata edenlere de bir derece vermektedir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Sahabemi bana terkediniz. Nefsim kudret elinde olan Cenâb-ı Allah’a yemin ederim ki, fakir ve düşkünlere Uhud dağı ağırlığında altın infak etseniz, onların amelinin sevabı gibi sevaba nâil olamazsınız.” (Buhari)

“Ashabımdan birine dil uzatana Cenâb-ı Hakk lânet etsin.” (Buhari)

“Ümmetimin en edepsizi ashabımın aleyhinde söz söylemeye cüret edendir.” (Münavi)

“Şefaatım ümmetimden her birine şamildir. Yalnız ashabıma dil uzatanlar mahrumdur.” (Münavi)

“Ashabımdan birine sayıp sövenlere Cenab-ı Allah ile melâike-i kiram ve bütün insanların lâneti olsun.” (Câmiüssağir)

Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-ın Fazileti:

Hadis-i şerif’lerde şöyle buyuruluyor:

“Nebi müstesnâ olduğu halde Ebu Bekir herkesten efdaldir.” (C. Sağir)

“Ebu Bekir benden, ben Ebu Bekir’denim. Ebu Bekir dünya ve âhirette kardeşimdir.” (Tirmizi)

“Kıyamet gününde herkesle hesap görülür, ancak Ebu Bekir müstesnâdır.” (Münavi)

“İmam Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin benim ehlimdir. Ebu Bekir ve Ömer ehlullahtır. Ehlullah ise benim ehlimden efdaldir.” (Nevâdirül-usül)

“Cenâb-ı Allah beni dört yardımcı ile güçlendirdi. İkisi gök ehlinden yani Cebrâil ve Mikâil, ikisi de yeryüzü halkından yani Ebu Bekir ve Ömer’dir.” (Tirmizi)

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-ın Fazileti:

Hadis-i şerif’lerde şöyle buyuruluyor:

“Eğer benden sonra bir nebi olaydı Ömer İbn-i Hattab olurdu.” (İbn-i Mâce)

“Cenâb-ı Allah’ın rızası Ömer’in, Ömer’in rızası Allah’ın rızasıdır.” (Münavi)

“İmam Ömer benimledir, ben de onunlayım. Hakk ise her nerede olursa olsun Ömer’den ayrılmaz.” (Münavi)

Hazret-i Osman -radiyallahu anh-ın Fazileti:

Hadis-i şerif’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Osman bin Affan dünyada ve ahirette herkesten çok bana yakındır.” (C. Sağir)

“Cennette her nebi için bir hususi arkadaş var, benim de refikim Osman İbn-i Affan’dır.” (Tirmizi)

“Cehenneme müstehak olanlardan yetmişbin şahıs, Hazret-i Osman’ın şefaatıyla hesap görmeden cennete girerler.” (C. Sağir)

Hazret-i Ali -radiyallahu anh-ın Fazileti:

Hadis-i şerif’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır. İlmi isteyen kapısına müracaat etsin.” (Tirmizi)

“Bir kimse Ali’yi severse beni sevmiş olur, Ali’ye buğzeden bana buğzetmiş olur.” (C. Sağir)

“Hazret-i Ali’nin mübarek yüzüne bakmak ibadet makamına kaimdir.” (Münâvî)

Ehl-i beyt müslümanım diyen herkesin muhabbet beslemesi gereken insanlardır. Ehl-i beyt’e sevgi ve muhabbet İslâm’ın emri, imanın alametidir. Sen ise diline hep Ehl-i beyt’i dolamışsın. Ehl-i beyt adı altında İslâm’a sokulmaya çalışılan fitne ve fesatların son halkası mısın?

Bütün meselelere Ehl-i beyt maskesi altında alevilik açısından bakıyorsun.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbet ettiği akrabalarına muhabbet etmek de vaciptir.

O nasıl ki bütün insanların en üstünü ise, zevceleri de hanımların en hayırlısı, Ehl-i beyt’i de insanların hayırlısıdır.

Ümmü Seleme -radiyallahu anhâ- Validemiz’in hanesinde bulundukları bir sırada:

“Ey Ehl-i beyt! Allah sizden kiri, günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” Âyet-i kerime’si nazil oldu. (Ahzab: 33)

Kızı Fâtıma’yı, torunları Hasan ve Hüseyin’i çağırdı. Üzerinde bulunan bir örtü ile onları bürüdü. O sırada Hazret-i Ali geldi. Onu da örtünün içine aldı ve “Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i beyt’imdir. Onlardan günah kirini gideriver, tertemiz yap.” diyerek dua buyurdu. (Tirmizi)

Âyet-i kerime’nin tamamı ve bundan önceki Âyet-i kerime’ler incelendiğinde, bütün zevcelerine hitap ettiği ve Ehl-i beyt’e olan o büyük ikramın derecesi daha iyi anlaşılmış olur.

Zevceleri ile kızı Fâtıma, diğer kerimeleri, torunları, damadı Hazret-i Ali Ehl-i beyt’ten sayılmaktadır.

Elh-i beyt’e muhabbet, şefaata mucip olur.

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde de şöyle buyuruyorlar:

“Şüphesiz ki ben yakında davete icabet edeceğim. Size iki ağır emanet bırakıyorum: Allah’ın Kitab’ı ile akrabam. Allah’ın Kitab’ı, gökten yere uzanan ilâhi bir iptir. Akrabam Elh-i beyt’imdir. Lütufkâr ve her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi ki, bu iki emanet benim havzıma gelinceye kadar birbirinden ayrılmayacaklardır. Artık bunlar hakkında ardımdan bana nasıl halef olacağınızı siz düşünün.” (Ahmed bin Hanbel)

Selman-ı Farisî -radiyallahu anh- Hazretleri’mizinde Ehl-i beyt’ten olduğunu bilmiyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Selman bizdendir ve Ehl-i beyt’tendir.” (Taberânî)

Halbuki Selman-ı Farisî -radiyallahu anh- Hazretleri İran’dan gelmiş bulunuyordu.

Yazdığı kitabında, Hicr 40, Cin 18-19. Âyet-i kerime’lerinde geçen mescid lafızlarını cemevi olarak tevil etmiştir. Halbuki cemevinde namaz kılınmadığı aşikardır.

İbâdetlerin toplu halde eda edilebilmesi için câmi ve mescidler yapılmıştır. Dinimiz cemaat ruhuna büyük önem vermiştir. Cemaatte rahmet ve bereket vardır. Bunun içindir ki her mescidin fazileti çok büyüktür.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseler imar eder.” (Tevbe: 18)

Mescidler Beytullah yani Allah’ın evi olduğu için gereken saygı gösterilmeli, edeblerine riâyet edilmeli ve her türlü taşkınlıktan sakınılmalıdır.

Cenâb-ı Fahr-i Kainat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Kulluk vazifelerini yapmak için gönlü câmilere bağlı ve onları seven bir kimseyi görürseniz kemâl-i îmânına şehâdet ediniz!” (Tirmizi)

“Gece karanlığında câmilere gidenleri kıyamet gününde nûr-i tâm ile müjdeleyiniz!” (Tirmizi)

“Câmiler, cennet bahçeleridir. (Binâenaleyh ibâdet için câmilerde bulunmak cennette bulunmak, demektir.)” (Buhari-Müslim)

Bir mescid kıyamete kadar mesciddir. İçi ve arsası mescid olduğu gibi, semâya kadar olan üst tarafı da mescid hükmündedir.

Bu ve bunun gibi bir çok meselelerde zan, nam, fitne ve fesad için Kur’an-ı kerim âyetlerini ehil olmadan tevil etmek insanı küfre sokar. Kur’an-ı kerim’in bir çok ahkamını esasından çıkarmaya içten içe yıkmaya çalışanlar için Allah-u Teâlâ’nın şöyle ferman-ı ilâhisi vardır:

“İnsanlar kabul edip girdikten sonra, Allah’ın dini hakkında tartışmaya girişenlerin iddia delilleri, Rabbleri katında hükümsüzdür.

Onlara bir gazab vardır ve çok çetin bir azap da onlar içindir.” buyuruyor. (Şurâ: 16)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Şüphesiz bu ilim, (Tefsir ve hadis gibi mühim ilimler üzerine kurulmuş olan fer’i ve şer’i hükümler) dininizdir. Böyle mühim bir emri alacağınız kimselere dikkat ediniz.” (C. Sağir)

“Bir kimse ilmi olmadan Kur’an âyetlerine manâ verirse cehennem ateşinden kendisine yer hazırlasın.” (Münâvi)

“Kur’an Âyetlerine kendi reyi ile mânâ veren kimse cehennemden kendisine yer hazırlasın.” (Münâvi)

Bu gibi kimseler İslâm göründüklerinden, tahripleri dış düşmandan daha büyüktür ve daha tesirlidir.

Müminun Sûre-i şerif’i 53. ve 54. Âyet-i kerime’lerinde beyan buyurulduğu üzere bu gibi yanlış fikirleri kendi kitaplarına göredir. Bunlar Ahkâm-ı İlâhî’yi hükümsüz hale getirmeye çalışıyorlar, kendi hükümlerini Ahkâm-ı İlâhî yerine koymak istiyorlar. Buna rağmen hiç kimseden de tepki yok.

Kurtuluşu arayanlar Hazret-i Allah ve Resul’ünün emirlerine dikkat etsinler. Zira yetmişüç fırka olduğuna göre o bir fırkayı bulmak gerçekten kolay değil.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Şüphesiz ki inkâr edip insanları Allah yolundan çevirenler Hakk’tan çok uzak bir sapıklıkla saptılar.” (Nisa: 167)

Kitapların incelendiğinde bu ve buna mümasil daha birçok konuda İslâm dini ve müslümanlıkla ilgi ve alakası olmayan görüş ve düşüncelere yer verdiğin görülüyor. Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem’inin şahsında şöyle hitâp ediyor:

“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kâfirun: 6)

Bize “Cenâb-ı Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’a ve onun tertemiz ehli beyti’ne ihanetler ettiniz” diyorsunuz.

Siz önce Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizi ve Ehl-i beytini -radiyallahu anhüm- dilinize dolamaya, utanmıyor musunuz?. Zira onun ümmeti olmayan kimse onu ağzına alamaz.

Onun ümmeti olmadığınız nasıl bilinir?

Yazdığınız Kur’an-ı kerim meâlinde âlemlerin Rabbi olan Allah’a şirk koşmuş, O’na eş isnad etmişsiniz.

“Allah tektir eşi benzeri yoktur.”, “O Allah bir tekdir.” (İhlas: 1)

Bu Âyet-i kerime sizi tanımak için yeterlidir, sizin müslüman olmadığınıza da delildir.

İslâm’ın emir ve hükümlerini çarpıttınız. Kendi görüş anlayış gözlüğüyle baktınız, İslâm’ın dışına çıktınız.

Yazdıklarınızın ilmi delilinin olmadığını da biliyorsunuz. Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer -radiyallahu anhum- gibi iki mübarek ve büyük zatı karalamışsınız. Bu da sizin kim olduğunuzu ne maksatla bu kitapları yazdığınızı, niçin çalıştığınızı göstermeye yeter.

Siz İslâm dinini yıkmaya ve bozmaya çalışıyorsunuz.

Hatta ve hatta senin aslın araştırılırsa nereye çıkacağını bilemeyiz. Biz Medine-i Münevvere’li Şeyh Ahmed Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerinin neslinden gelmekteyiz. O Ehl-i beyt’tendir. Sen nerelisin?

Nûr-î Muhammedî -sallallahu aleyhi ve sellem- isimli eser Resulullah Aleyhisselâm’ı anlatmaktadır.

Böyle bir kitaba nasıl gözü yumuk bakarsın? Böyle bir nûra nasıl dil uzatırsın?

Çek elini ey dîl-i siyah,

Püf demekle hiç söner mi? Meşâle-i nûr-i ilâh.

Şeyh Halil Fevzi Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz için yaptığınız iftiraya karşılık, kitaplarımızda daha önce geçen beyanımızı arzediyoruz:

“Tarikat-ı aliyye’ye alındığımızda Şeyh Muhammed Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimize karşı sonsuz bir muhabbet uyandı. Alındığımızın haftasında tecelli ettiler ve bir daha da bırakmadılar. Geceleri hep onlar meşgul olurlardı. Gündüzleri ise zaten Efendi Hazretlerinin huzur-u saadetlerinde idik. Bu suretle her iki pirin himmet ve tasarruflarında bulunduk. Bugün dahi her ikisinin himmetleriyle yürüyoruz. Ve gelenleri de onlara havale ediyoruz.”

Yine “Kalblerin Anahtarı Sözler ve Notlar” kitabının 2. cildi’nin 239. sayfasında Halil Fevzi Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz hakkında beyanlarımız vardır.

“Bütün bu ayrılıklar dinlerinin, kitaplarının ve partilerinin ayrı olduğundan ileri geliyor. Allah-u Teâlâ’nın kitabına göre değil, kendi dinlerine ve zan kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Kitapları ayrı olduğu için bu Âyet-i kerime’ler onların kitaplarında bulunmaz.

Haklarında bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri önlerine sürdüğümüz halde, bu bölücülere “Müslümanlardır.” zan gözü ile bakmak, bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmek veyahut hafife almak demektir. Bunu ise ancak ruhu ölen bir kimse yapabilir. İman sahibi asla yapamaz. Eğer bundan sonra da bölücülere destek verirseniz, bu Âyet-i kerime’lere karşı geldiğinizi çok iyi bilin. Çünkü bizim beyanımız Allah ve Resul’ünün beyanıdır, şahsî içtihadımızı kullanmıyoruz.”

Hülâsa-i kelâm; senin önce tecdid-i imâna ihtiyacın var. Ondan sonra ancak Ehl-i beyt’ten bahsedebilirsin.

Maksad ve gayen; İslâm âlemini bulandırmak Ehl-i beyt’ten görünmek suretiyle İslâm da fitne çıkarmaktır.

Kur’an-ı kerim’i istismar ederek neye, hangi maksada hizmet etmeye çalışıyorsun.

Soyadı Sakallıoğlu kendisinde sakal bile yok. Fakat bu türemeler beklenir beklenir.

Hazret-i Mehdi’ye kadar bu türemeler beklenir.

Bu adam bilerek yıkıcıdır. Gayesi din-î İslâm’ı bozmaktır. Bunun aleni olarak küfrü meydandadır.

Böyle alenen küfrünü ilân eden bir adamı karşımıza almak onun küfrünü alenen kabul etmek, küfre rıza göstermek demektir.

•


| İçindekiler | Yayınlarımız | Ana Sayfa |