GAYEMİZ
“İSLÂM’DIR” İSİM DEĞİL,

MURADIMIZ
HAZRET-İ ALLAH VE RESULܒDÜR
BÖLÜCÜLERDEN HERHANGİ BİRİ DEĞİL

 

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Kelâm-ı kadim’inde:

“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.” buyurmaktadır. (Şûrâ: 13)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münâvi; C: 3, Sh: 357)

“Cemaatte rahmet, tefrikada azap vardır.” buyuruyorlar. (Münâvi)

Müslümanların fırkalara ayrılması, senlik-benlik yüzünden ihtilaf ve tefrikaya düşmeleri; İslâm’ın özüne ve izzetine, şevket ve satvetine halel getirdiği, kardeşlik bağlarını kopardığı, güçlerini parçalayıp zayıf düşürdüğü için şiddetle yasaklanmıştır.

Emr-i ilâhi çiğnendiği için dinde ayrılık yapmanın suç ve cezası o kadar ağırdır ki; Allah-u Teâlâ azapların tehirini ahirete bırakmamış olsaydı, bölücülük yapanların, tefrikaya sapanların cezalarını dünyada vererek onları hemen helâk ederdi.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Onlar ki, dinlerinde ayrılığa düşüp gruplara ayrıldılar.” (Rum: 32)

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.

Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)

“İnsanlar ilk önce tek bir ümmet idiler, sonradan ayrılığa düştüler.

Eğer Rabbinden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” (Yunus: 19)

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 52-56)

“İşte bundan ötürü sen onları tevhide, birliğe davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma.

Ve de ki: Allah’ın indirdiği kitaba inandım, aranızda adalet yapmakla emrolundum.

Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O’nadır.” (Şûrâ: 15)

Görülüyor ki Hazret-i Allah birleşmeyi emrediyor, bölücülüğü de şiddetle yasak ediyor. İslâm’da hizmet gerek, bölücülük değil. Bize göre bu böyledir. Onlara gelince, bölücülük yapıyor, kendi kurdukları dinleri ile övünüyorlar.

Bize soruyorlar:

“Sizin grubunuzun adı nedir?”

Elhamdülillahi Rabbil-âlemin. Dinimiz İslâm, kitabımız Hazret-i Kur’an, peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm. Bize gelince bu böyledir. Onlara gelince her grubun, her hizbin bir ismi var. Bu böyle değil midir?

“Hangi partidensiniz?”

Hazret-i Allah ve Resulü’nün partisindeniz.

Âyet-i kerime’de:

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” buyuruluyor. (Mücâdele: 22)

Bize gelince bu böyledir. Onlara gelince her grubun ve partinin adı var. Allah-u Teâlâ onlar hakkında hükmünü vermiş, âkıbetlerini açık olarak beyan etmiştir.

Bölücü ve particilerin dinden kaydıklarına dair bunca Âyet-i kerime var iken; Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde ümmetinin yetmişüç fırkaya ayrılacağını, yetmişikisinin dalâlette ve cehennemde olacağını, ancak Resulullah Aleyhisselâm’ın ve Ashabı’nın yolunda olanların cennete gireceğini resmen beyan ederken; diyeceksiniz ki bunlar Âyet-i kerime’leri ve diğer Hadis-i şerif’leri görmüyorlar mı?

Evet, görmek istemiyorlar. Nefsani ve dünyevi arzularına uyarak bu Âyet-i kerime’lerin apaçık mânâlarını görmemezlikten ve bilmemezlikten gelip, bâtıl ve mesnetsiz fikir ve iddiâlarını Hakk ve hakikat gibi göstermek isteyen bu gibi kimseler dalâlet batağına kaymışlardır, onlar bir şey görmezler. Her bölücü kendi yoluyla ve partisiyle övündüğü için; yalnız kendilerinin müslüman olduklarını, doğru yolda bulunduklarını zannederler.

Halbuki Hazret-i Allah Kur’an-ı kerim’inde:

“Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır. Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda bulunduklarını, hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler.” buyuruyor. (Zuhruf: 36-37)

Gayemiz “İSLÂM”dır, isim değil.

Muradımız “Hazret-i Allah ve Resulü”dür, bölücülerden herhangi biri değil.

Biz kendimizi hâdim-i dervişan olarak ilân etmişizdir. İslâm’dan daha büyük şeref olamaz.

Bizim yolumuzun diğer yollardan asıl ayrılış noktası şudur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)

Ne para toplarız, ne de talebelerden ücret alırız. Bütün yaptığımız iş ve icraatlar kendi gayretimizledir. Çalışanlar yalnız Rızâ-i ilâhî için çalışırlar. Bize gelince bu böyledir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Sizden bir kimse rızkından firar etse bile, rızık ölüm gibi kendisini bulur.” buyuruyorlar. (Münâvî)

“Kimseden bir şey istemeyin, geleni reddetmeyin.” diye ilân etmişizdir. Bize gelince bu böyledir.

Onlar ise avuç açmakla geçiniyorlar, isteyip de topluyorlar. Bu doğru değildir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Cenâb-ı Allah haris (aç gözlü) ve çekiştirilen (tenkit edilen) isteyicilere buğzeder.” (C. Sağîr)

“El açıp isteyenler, o el açıp istemelerindeki zül ve hakareti bilselerdi, dünyada hiçbir zaman dilencilikte bulunmazlardı.” (C. Sağîr)

“Haberiniz olsun ki, dünyâ melundur. İçindekiler de melundur. Ancak Allah-u Teâlâ’yı zikretmek ve O’nun rızasına uygun şeylerle, bilen ve öğreten kimse müstesnâdır.” (Tirmizî)

Biz hiç kimseye bağlı değiliz, kimseden de bir şey beklemiyoruz. Biz ancak Hazret-i Allah ve Resulü’ne -sallallahu aleyhi ve sellem- sığınırız. Onun içindir ki, cesaretle konuşuyoruz. Kimseden de korkumuz yok.

Biz “İlâhî Görüş Birliği” ne dâvet ederiz. Gelenlerin gönüllerine Hazret-i Allah ve Resulü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- muhabbetini ve emirlerini koymaya, her türlü bölücülükten arındırmakla yalnız Hazret-i Allah ve Resulü’nde -sallallahu aleyhi ve sellem- birleştirmeye, aralarında gerçek bir kardeşliğin tesisine gayret ederiz.

Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.

Muhakkak iç ve dış din ve vatan düşmanlarına karşı yekvücut olmamız lâzım.

Âyet-i kerime’lerde:

“Mü’minler kardeştirler.” (Hucurat: 10)

“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız. Kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyuruluyor. (Mâide: 2)

Size iki numune veriyorum. Birisi Bediüzzaman Hazretleri, diğeri ise Hacı Süleyman Efendi. Bu zâtların icraatlarına dikkat ederseniz; ne maddeye tapmış, ne de siyaset batağına batmış görürsünüz.

Amma bugün nurcuyuz ve süleymancıyız diyenler onların izinden ayrılmışlardır.

Şayet siz de menfaate tapar, siyasete dalarsanız; iyi bilin ki mânâyı bırakmış, dalâlet batağına batmış olursunuz.

Şu Âyet-i kerime size bu hususta yeter:

“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzab: 4)

Ki, birini muhabbet-i Mevlâ’ya, diğerini muhabbet-i mâsivâya hasretsin. Bir kâlpte iki sevgi yaşamaz.

Kim ki Hakk’tan ayrılıp saparsa bizden değildir. Kötü icraatı nefsine âittir, yola atfedilmesin.

Bundan endişe duyduğum için, yoldan saparlar korkusu ile hiç kimseyi vekil bırakmış değiliz.

Hazret-i Allah ve Resulü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- emri esastır, mahlûkun hükmü yoktur, bölücülerin hepsi yalancıdır. Hazret-i Allah Mü’minun sûresi’nin 52-56. Âyet-i kerime’lerinde onların durumlarını açıkça beyan etmiştir.

Bu Âyet-i kerime’lerle, bu gerçeklerle, kendi tuttukları yolun vicdanlarında bir muhasebesini yapıp kararlarını versinler. Ya Âyet-i kerime’lere inanacaklar, bölücülükten vazgeçecekler; ya da inkâr edecekler, yoldan çıktıklarını kabul edecekler.

Vay bölücülerin haline!..

Herhangi bir bölücü bu beyanlarımıza cevap vermek istediği zaman; her Âyet-i kerime ve her Hadis-i şerif’e, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le cevap vermek mecburiyetindedir. Nasıl ki biz onların durumlarını Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le beyan ediyorsak!..

Lâfla onlar ancak birbirini kandırırlar. Bizim için mühim olan Hükm-ü ilâhiye’dir. Âlim ilmiyle cevap verir. Münâfık da küfürle cevap verir. İçindeki küfrünü dışarıya çıkarır.

En üstün meziyet İslâm’da emrolunduğu gibi hizmet, müslümanım demek en büyük şereftir.

“İnsanları Allah’a çağıran, kendisi de salih amel işleyen ve doğrusu ben müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet: 33)

Elhamdülillah. Biz müslümanız, ilâhi hükümlere uyarız. Nehy ettiği şeylerden içtinap ederiz. Hiç kimseden de aslâ para dilenilmez.

 

Kıyamete Kadar...:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Allah-u Teâlâ benim göğsüme ne döktüyse olduğu gibi Ebu Bekir’in göğsüne boşalttım.”

Kalpten kalbe boşalan bu emanet-i ilâhiye, vâris-i enbiyâ olanların kalplerine boşaltıldı. Bunlar Resulullah Aleyhisselâm’ın nûrunu taşıyanlar, Allah-u Teâlâ’nın kudsî ruh ile desteklediği kimselerdir. Bunlar sehm-i nübüvvet, sehm-i velâyet; hem sehm-i nübüvvet, hem sehm-i velâyete vâris olanlardır. Bunlar doğrudan doğruya Peygamber vârisleridir. İlâhi hükümleri tebliğ ederler. Hiçbir kimseden, kınamasından korkmazlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde onları şöyle tarif ediyor:

“Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar..” (Mâide: 54)

Bunlar dinlerinde selâbet ve metanet sahibidirler.

Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruyor:

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i imran: 110)

Hiçbir peygamberin ümmeti vâris-i enbiyâ mertebesine nâil olamamıştır. Yâni hiçbir peygamberin ümmetine “Emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i anil-münker” vazifesi verilmemiş; ancak bu vazife, ümmet-i Muhammed’e tevdî ve ihsan buyurulmuştur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Allah-u Teâlâ bu ümmete, her yüz yıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.” (Ebu Dâvud)

Bunlar yüz senede bir, vazifeli olarak gönderilmiş olanlardır. Fitne ve fesadın arttığı bir zamanda Allah-u Teâlâ sevdiği ve seçtiği kullarından birini gönderir, o ifsadı kaldırır.

Bir diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Ümmetimin âlimleri benî İsrâil’in Peygamberleri gibidir.” (K. Hafâ)

Resulullah Aleyhisselâm’a Mâide Sûre-i şerif’inin 67. Âyet-i kerime’si ile emir buyurulan tebliğ vazifesi, dini tebliğe ve tazelemeye memur oldukları için, bu peygamber vârislerine de şâmildir.

Buradan da anlaşılıyor ki, bu tecelliyatçılar, hem hususiyetle gönderiliyor, hem tecelliyat devam ediyor.

Esas olan, Hazret-i Allah’a, Kelâmullah’a ve Resulullah’a imandır. Bu tecelliyatçılar, halkı Hakk’a dâvet ederler. Hiç kimseden çekinmeden hakikatı tebliğ ederler.

Zira elli seneden bu yana, öyle imansız imamlar türedi ki, çeşitli din kurucuları türedi ki, öyle fesatçı ifsatçılar meydana geldi ki, bu türemeler o kadar çoğaldı ki! Dünya kuruldu kurulalı böylesine bir isyan görülmedi.

Geçmişte isyan eden bütün ümmetlerin helâkına vesile olan isyan sebeplerinin, günümüzde hepsi mevcut.

Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Muhakkak ki bu (zamanda) zulmedenlerin de (geçmişteki zâlim) arkadaşlarının paylarına benzer (azaptan) payları vardır.” (Zâriyat: 59)

Bunların çıkacağını Resulullah Efendimiz çok evvel haber verdi. Haber verdiği gibi, Allah-u Teâlâ Müminun Sûre-i şerif’inin 52-56. Âyet-i kerime’lerinde ve bunlara benzer birçok Âyet-i kerime’lerde bunların yoldan sapmışlığını açıkladı ve ilân etti. Bu sapmışları haber verdi.

Dini dünyaya âlet edip, ne kadar rezalet yapacaklarını, İslâm’a ne kadar büyük leke ve zarar vereceklerini, ne kadar vurguncu ve dilenci olacaklarını bir bir haber verdi.

Bu bölücüler, din-i İslâm’ı âlet ederek, menfaat, şöhret, nam sebebiyle, dinlerini ayakta tutmak için, her fırsatta dinlerini, partilerini tebliğ ettiler. Din-i İslâm’ı paramparça etmek istediler ve etmeye çalışıyorlar.

Bir defacık bunların ağzından, Hazret-i Allah’a ve Resulullah’a tâbi olmak ve sadakatından ötürü emr-i ilâhiye uymak gerektiğini duydunuz mu? Gördünüz mü? Bu emre uyan, ancak Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a iman etmiş olur.

Fakat, din-i İslâm’dan sapan münafıklar küfre kaydılar. Hep imamlarından ve partilerinden bahsettiler. Onlardan hep bunu duyarsın. Hiçbir zaman Allah-u Teâlâ’nın emrettiği iyilikleri ve yasakladığı kötülükleri bahsetmezler.

“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.” (Mâide: 67)

Âyet-i kerimesi mucibince, Allah’tan korktuğum için, Hazret-i Allah’ın kelâmını, Resulullah Aleyhisselâm’ın beyanını yani Hadis-i şerif’lerini açık açık herkese duyurmaya çalıştım. Mesul olmamak için.

Bu fesatçılara, ifsatçılara, din kuruculara, türemelere, deccallere, sahte İsa, sahte dabbetül-arz gibi yalancılara, süleymancılara, narcılara, kaplancısına, refahçısına ve bütün bölücülere açık açık ilâhi hükümleri tebliğ ettim. Kitaplar yazdım, bütün dünyaya duyurmaya çalıştım.

Onlara yakınlık göstermek şöyle dursun, meyletmek bile insanı ateşe müstehak kılar.

Bu nûr ışığı altında müslümanları Allah ve Resul’ünde birleştirmeye çalışıyoruz. Başka isimlerle din kuranları ve bunlara uyanları da İslâm’a dâvet ediyoruz. Bu birleşme Allah ve Resul’ünde birleşmekle olur. Ahmet’te Mehmet’te değil.

Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, bu berzahlara dikkat edin. İmanla küfrü, müminle kâfiri, hakikat ile dalâleti ayırıyorum. “Bu söyledikleriniz doğru değildir.” diyenlerden de cevap bekliyorum. İslâm lâf işi değildir. Ben sizin dininize tâbi değilim. Bunları sırf bir kişi için yazıyorum. “Acaba kurtulur mu?” diye!

Allah’ım! Tesirini Sen halket.

Zira bu kadar bölücüye karşı durmam için Allah-u Teâlâ bu ilmi bahşetti.

O ise, gerek Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu bayraklıların geleceğini, bu ifsatçıların üzerine gidileceğini; gerekse kibar-ı Evliyaullah, kitaplarında uzun uzun bahsetmişler. Bunların hepsini ayrı ayrı bahsettikleri gibi, Bediüzzaman Hazretleri, bütün fesatçı ve ifsatçıların üzerine gidileceğini, hepsinin susturulacağını, hiçbir ferdin bunlara cevap veremeyeceğini çok sene evvel kitaplarında beyan etmiş.

 

Mânevi Ticaret:

“İslâm’a dâvet edilirken Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Allah zâlimler güruhunu hidayete erdirmez.” (Saf: 7)

Bunca hakikatları açık açık beyan ettiğimiz halde hiçbir tanesi Hazret-i Allah’a ve Resulullah’a birleşmeye yanaşmadığı gibi, bütün güç ve kuvvetiyle nûr-î ilâhi’nin yayılmamasına çalışıyorlar.

Fakat Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“Onlar Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemeseler de, Allah nûrunu tamamlayacaktır.” (Saf: 8)

“Dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamber’ini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. İsterse müşrikler hoş görmesinler.” (Saf: 9)

Allah-u Teâlâ kıyamete kadar gelecek olan müminlere hitap ederek, onları dünya ve ahiretteki en kârlı kazanca davet etmektedir.

Buyurur ki:

“Ey iman edenler! Elem verici can yakıcı bir azaptan sizi kurtaracak bir ticaret yolunu göstereyim mi size?” (Saf: 10)

Bu soru teşvik için sorulmuştur. Bundan sonra Allah-u Teâlâ şöyle buyurarak bu ticareti açıklamıştır:

“Allah’a ve Resulü’ne imanda sebat eder, Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihad edersiniz.

Eğer bilirseniz bu sizin için çok daha hayırlıdır.” (Saf: 11)

Osman bin Ma’zun -radiyallahu anh-ın “Yâ Resulellah! Allah katında hangi ticaretin daha sevimli olduğunu bilmek isterdim, ki o ticareti yapayım.” demesi üzerine bu Âyet-i kerime’ler nâzil olmuştur.

Ticaret; kişinin kazanç arzusu ile malını, emeğini, her türlü kabiliyetini ortaya koyarak kâr elde etmesidir. Bu bakımdan iman ve Allah yolunda cihad etmek, ticarete benzetilmiştir. İnanan, malı ve canı ile cihad eden kimse; elem verici azaptan kurtulmak için, Allah katındaki büyük mükâfatı elde etmek için, sözde kalmamış, yapabileceğini yapmıştır. Maddi kazancını Allah yolunda sarfettiği için manevî kazanca dönüştürmüştür.

Bu çok kârlı ticaretin ilk uygulayıcıları Ashâb-ı Kiram Hazerâtı’dır. Onlar sadece iman etmekle kalmadılar, o imanın gereği olarak canlarıyla mallarıyla Allah ve Resulü’nün yolunda cihad ettiler.

Bu ticaretin asıl kârı ahirette görülecektir.

“İşte bu takdirde Allah günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki hoş ve güzel meskenlere yerleştirir.

İşte bu pek büyük bir kurtuluştur.” (Saf: 12)

Bu ticaret öyle büyük bir kazanç yoludur ki, artık ondan öte bir kazanç düşünülemez. Dünya ticareti ile kıyas bile edilemez.

Yaptığı ticaretten çok çok kâr eden bir kimse, etrafındaki insanlar tarafından parmakla gösterilir, herkes kendisine imrenir. Tasavvur edin ki günleri sayılı olan dünya hayatına karşılık ebedi ahiret hayatını kazanan kimsenin kârı ne ile kıyaslanabilir?

Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“O halde yaptığınız bu hayırlı alış-verişten dolayı sevinin!” (Tevbe: 111)

Allah-u Teâlâ onlara ahirette lütfedeceği ecir ve sevabı beyan buyurduktan sonra, bu dünyada da büyük lütuflara ve fetihlere mazhar olacaklarını haber vermiştir:

“Bundan başka, seveceğiniz bir şey daha var. Allah’tan bir yardım ve yakın bir fetih.

Müminleri müjdele!” (Saf: 13)

Ki bu da küffar beldelerini fethederek İslâm dairesine ilhak etmeleridir.

İşte bunlar ahiret nimetleri ile birleşen dünya nimetleridir.

 

•


| İçindekiler | Yayınlarımız | Ana Sayfa |