REFAH DİNİNE MENSUP

MAHMUT EFENDİNİN

MOLLALARINA CEVAPTIR

 

Her İsim Bir Dindir:

26 Mart 1996 Salı günü akşamı cübbeli sarıklı beş kişi vakfa geldiler. Yanlarında bir zât daha vardı. Kendisinin İzmit’li olduğunu, bu beş kişinin Mahmud Efendi’nin mollaları olduklarını söyledi.

“Bunlar refahçıdır, bunlar doğru yolda mıdırlar?” diye sordu.

“Hayır!” dedik, “Her İsim Bir Dindir” kitabını gösterdik ve bunların partilerinin bir din olduğunu açıklayan;

“Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Müminun: 53)

Âyet-i kerime’sini gösterdik.

Bu Allah-u Teâlâ’nın hükmüdür. Fakat bu Âyet-i kerime’ye karşı geldiler, hemen inkâr ve itiraz ederek hükmünü kaldırdılar. “Bunlar bize âit değildir, yahudilere âittir.” dediler.

Onlar “Bize âit değildir.” demelerinde bir cihetçe haklıdırlar. Çünkü bu Âyet-i kerime’ler Refah dininde ve kitabında yok. Amma Allah-u Teâlâ’nın Kitab-ı kerim’inde var. Bu hüküm İslâm dini’nin kitabına göredir. Bu hüküm kıyamete kadar bakidir, bu hükmü inkâr eden kâfirdir.

Âyet-i kerime’yi bir kalemde inkâr ettiklerini görünce;

“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)

Âyet-i kerime’sini önlerine sürdük. “Zaten sizin doğru yolda olmadığınıza dair Allah-u Teâlâ’nın böyle bir fermanı var.” dedik.

Bu hükme de karşı geldiler ve inkâr ettiler. “Bırak sen onları! Herkes aldığı gibi, İmâm-ı A’zam da isterdi ve alırdı.” dediler. Bir taraftan küfrediyorlar, bir taraftan yalan söylüyorlar, bir taraftan da İmâm-ı A’zam -rahmetullahi aleyh- Hazretleri’ne iftira atıyorlar. Bu ne büyük bir suçtur!

“Siz toplamıyor musunuz?” dediler.

“Aslâ! Katiyetle toplamayız.” dedik. Çünkü haramdır. Çalışırız fakat dilenmeyiz. Kur’an kurslarımız var, hiç bir talebeden para almayız. Kreşlerimiz var, çocuklarını gönderenler onların kendi masraflarını karşılarlar, vakfa hiç bir faydası olmaz.

“O halde geliriniz nereden?” dediler.

“Almanya başta olmak üzere; Amerika, İngiltere, Hollanda, Avusturya, Avusturalya ve Fransa’ya dahi kitaplar yayılıyor. Bu kitaplardan hasıl olan kârı dahi almam, zira ihtiyacım yok, kırksekiz sene esnaflık yaptım.

Takvim, kaset, esans ve diğer ticari işlerle meşgul oluruz, amma katiyetle dilenmeyiz.” dedik.

Bazı zamanlarda mutad toplantılarımız olur. Bu toplantılarda bin, binbeşyüz kişi bulunur, yer-içerler, hiç kimseden ne bir şey alınır ve ne de beklenir.

Şimdilik yedi yerde aşevimiz var. Bu aşevlerinde fakirlere yemek dağıtılır. Zekât olarak gelen paraları buralara aktarırız. Amma fakirin hakkı olan zekâtı yiyenlerden nefret ederiz. Çünkü ilâhî emir böyledir.

Bu kapı Hakk kapısıdır. Bizi Cenâb-ı Hakk destekler. Biz Hakk’a dayanırız, onlar ise halka dayanırlar.

Üçüncü olarak:

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücâdele: 22)

Âyet-i kerime’sini onlara hatırlattık. Bu Hazret-i Allah ve Resul’ünün partisi olduğunu, felâhın burada olduğunu arzedince, bu Âyet-i kerime’yi de inkâr ettiler. Karşı çıkıp bunu da çürütmeye çalıştılar.

•

Hülâsa-i kelâm; hangi Âyet-i kerime’yi onlara göstermişsek herbirini çürütmeye, hükmünü kaldırmaya ve kendi Refah dinlerini ayakta tutmaya çalıştılar. Bunların hiçbirinin kendilerine şâmil olmadığını, hükümsüz olduğunu söylediler.

Ey Refah dininin mensupları! Size ne diyelim, siz bütün bu Âyet-i kerime’leri çürütüp inkâr ettiniz!

Ve dediler ki:

“Biz Mahmud Efendinin mensuplarıyız. O bize ‘Refah’ı destekleyin!’ diyor. Onun da şeyhi Ali Haydar Efendi’dir.”

Bu sözleriyle açıktan açığa “Bizce bu muteberdir, biz onlara inanır ve dayanırız. Hükm-ü ilâhi’yi siz tatbik edin.” demek istediler.

Daha sonra “Sen Nasara-yensuru okudun mu? Biz okuduk.” dediler.

Onlara sorduk “Kaç çeşit ilim vardır?” diye, cevap veremediler.

Akşam vakti çok geçtiğinden onlara raftaki kitapları gösterdik. Mecmuanın arka kapağında görüldüğü üzere Allah-u Teâlâ’nın ihsan ettiği oniki büyük ciltleri ve otuz tane küçük kitapları gösterdik, onlarla münakaşaya lüzum görmedik.

Fakat ellerine:

“Sözler ve Notlar”ın 5. cildi.

“Her İsim Bir Dindir”

“Kardeşlik Dini ve Hakikatler”

“İlâhi Görüş Birliğine Davet” ve

“Süleymancıların İçyüzü” kitaplarını verdik.

Ve onlara dendi ki:

“Bu kitaplarda beyan edilen Âyet-i kerime’ler sizin küfür içinde olduğunuzu açıklar. Size bunları boş yere vermiyorum, alın okuyun ve bize cevap verin. Şayet cevap veremezseniz; hakkınızda yazılan bütün hükümleri, yani hükmünüzü peşin olarak kabul edin. Çünkü sizin küfürde olduğunuzu belirtiyoruz, cevap veremediğiniz takdirde bu küfrü kabullenin.”

•

Kıyafetlerine bakarsan müslüman zannedersin. Bu kıyafetleri ile bir taraftan halkı soyuyorlar, diğer taraftan da Refah dininin propagandasını yapıyorlar. Bunları giydirmişler ve salıvermişler.

Hatta bize, Düzce’den geldiklerini söylediler.

Takriben on sene evvelki bir hadiseyi hatırladım. Şöyle ki;

Düzce’de bulunduğumuz zamanlarda idi. Ellibeş-altmış yaşlarında bir zât geldi. Havuzun başında oturuyoruz. “Ben dedi, Adapazarı’ndan geliyorum, Hacı Mahmud Efendi’nin müridiyim. Bizim üç resmi Kur’an kursumuz var, gayr-i resmi ise pek çok. Ve fakat benim buraya niçin geldiğimi bilir misiniz? Çok çok amma boş boş. Sizin ihvanınıza bakıyorum, imreniyorum. Ne olur himmet edin diye geldim.” dedi.

Meğer bu zât bunların içlerini çok evvel görmüş ve hakikaten boşmuş.

Bizim iltifatımız istikamet ve mahviyettir. Gaye kalb-i selim’e ulaşmaktır. Kıyafetle bu işler olmaz.

Ey zahid! Fethetmek için seni kuşanmış görüyorum. Cübbe, sarık... İslâm kıyafetleri tam yerinde... Amma bu maskenin altında bütün cepleri fethetmişsiniz. Gerek toplantılarda, gerekse tertip ettiğiniz yemek ziyafetlerinde, her fırsatta halkı soyuyorsunuz.

Refah çırak okulu. Görünüşte ise Kur’an-ı kerim okuyorlar. Amma şu Hadis-i şerif’e dikkat edin:

“Âhir zamanda yaşları küçük, tecrübeleri kıt, aklını kötüye kullanan bir zümre yetişecektir. Onlar, iyiler gibi peygamberin tebligâtından, (Âyet ve Hadis’den) bahsedeceklerdir. Fakat onlar, tıpkı okun hedefini delip geçtiği gibi İslâm’dan hemen çıkıvereceklerdir. İmanları boğazlarından ileri geçmez.

Siz onlara nerede rastgelirseniz hemen öldürünüz. Zira bunları öldürene kıyamet gününde sevap vardır.” (Buharî. Tecrid-i Sarih: 1472)

Amma, bakınız dinden nasıl çıkıyorlar?

 

Liveçhillah Çalışanlar,

Cep İçin Çalışanlar:

Almanya’da çalışan Yusuf Güneş adlı arkadaş şunu anlattı:

“Cumâ namazından çıkarken caminin önüne dikilmişler. “Türkiye’de şeriatın gelmesini isteyen bin mark versin. Vermeyenler şeriatın gelmesini istemiyor demektir!” diye baskı yapmışlar. Camide yirmibeş kişi vardı, yirmibeş bin mark toplandı. Yanında parası olmayanlar, olanlardan borç aldı da verdi.”

Bu Refah dininin şeriatına göredir. Oysa şeriat ne demektir? Allah-u Teâlâ’nın Kur’an-ı azimüşan’daki emir ve hükmüne şeriat denir. Bunların ise bütünüyle iş ve icraatları Allah-u Teâlâ’nın emirlerine ters düşer. Ne ki yasaklamış ise bunlarda hepsi mevcut. Bunların iş ve icraatları Refah dinine göredir. Halk hâlâ bunu ayırt edemiyor. Bunların hakiki müslüman olduklarını zannediyor.

Allah-u Teâlâ Yâsin Sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde, para toplayanların doğru yolda olmadıklarını açık açık buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:

“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yasin: 21)

Hazret-i Allah uyulmasını istediği bu yolu Âyet-i kerime’de şöyle beyan ediyor:

“İşte bu benim dosdoğru yolumdur, siz ona uyunuz. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.” (En’am: 153)

Binaenaleyh Allah ehli Allah için liveçhillah çalışır.

Allah-u Teâlâ’nın dinini kuvvetlendirmeye ve Ümmet-i Muhammed’i Hazret-i Allah’a ve Resulullah’a kavuşturmaya gayret ederler.

Halktan hiç bir şey beklemezler ve hiç bir şeyden de korkmazlar. Onlar mükâfatı yalnız Hazret-i Allah’tan beklerler.

Bütün peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz Hakk’ı tebliğ ettikleri, hakikata çağırdıkları topluluklara:

“Sizden buna karşılık bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabbine âittir.” demişlerdi. (Şuarâ: 109, 127, 145, 164, 180)

Bu Âyet-i kerime’ler kendi menfaat ve rahatları doğrultusunda para toplayanların, isteyen dilencilerin doğru yolda olmadıklarına dairdir. Bu Âyet-i kerime’ler iman edenlere mahsustur ve iman edenlere kâfidir.

Binaenaleyh kim ki para topluyorsa, bu Âyet-i kerime’lere iman etmemiş ve inkâr etmiştir.

Zira Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.” (A’raf: 54)

Yaratmak da emretmek de Allah-u Teâlâ’ya âittir, mahlukun hiç bir hükmü yoktur, kim olursa olsun.

Böyle olduğu halde emr-i ilâhîyî kenara itip bırakan, kendi arzu ve reyini ortaya koyan, kendi nefsini ilâh olarak ilân etmiş demektir. Bu gibi kimselerin sözlerini doğru kabul edenler de bunları ilâh edinmiştir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)

Nefis putuna dayanmış olduğundan, bunlara uyan ve tâbi olan kimse, bunları ilâh olarak kabul etmiştir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Allah’ın Peygamber’ine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamak ancak onlara yakışan bir tutumdur.” buyuruyor. (Tevbe: 97)

Onların bu durumları, kendilerini başkalarından daha ziyade nifaka sevketmektedir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar, fakat Kur’an’ın feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da ona dönemeyeceklerdir. İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” (Müslim: 1067)

Şimdi bu Hadis-i şerif’e bir bak! Bir de Kur’an okuyor görünen refah çırak okulunun yetiştirdiği talebelere bak!

•

Halk bunların içyüzlerini bilmiyor ki... Oysa şeriat demek, Allah-u Teâlâ’nın Kur’an-ı kerim’inde emir ve nehiy buyurduğu hükümler demektir. Bu hükümler ise bunların yaptığı iş ve icraatları yasaklamıştır. Bunlar Refah dinini ayakta tutmak ve ceplerini doldurmak için, ilâhi hükmü dahi âlet ediyorlar. Hem de kendilerini müslüman gibi göstermek istiyorlar.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.

Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyurur:

‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizi)

Bunlar bizi bu cevabı vermeye icbar ettiler. Oysa biz rahatsızlığımız sebebiyle bir senedir kalemi ve sohbetleri bırakmıştık. Eğer bunlara cevap vermeseydik, bunların küfürlerine rıza gösterenlerden olacaktık, kendi yollarının doğru olduğunu ve haklı olduklarını sanacaklardı. İşte küfürleri meydanda. Biz küfrü hoş görenlerden değiliz.

Bunlar Âyet-i kerime’leri de çürütmek istemektedirler. Bu suretle inkar edip küfre düştükleri gibi, bu sözleri de çürütmeye kalkarlarsa, dört şahit huzurunda ispat ederim. O gün o mecliste Em. Bnb. Kemal Doğangün, Necati Yaprak, Fahri Çiçek ve Enver Atakman da bulunuyordu.

Ey müslümanlar! Sizi de şahit tutuyorum. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri önünüze sunuyorum. Kendi kararınızı siz kendiniz verin; “Bunlar İslâm dini’nin mensupları mıdır, Refah dininin mensupları mıdır?”

Zira Âyet-i kerime’lere karşı geldiler, inkâr edip hükmünü kaldırmak istediler. Oysa Hazret-i Kur’an kıyamete kadar bâkidir. Bir tek Âyet-i kerime’yi inkâr eden dahi kâfirdir. Bunlar ise işlerine gelmeyen, dinlerine uymayanların hepsini inkar edip, ilâhi hükümlerden nefret ediyorlar.

Mollaları böyle olunca diğerlerini siz tahmin ve tasavvur edin.

 

Mârifetullah İlmi:

Şimdi onlara cevap veriyoruz.

İlim ikidir: Birisi zâhiri ilim, diğeri Mârifetullah ilmi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” buyurmuşlardır. (Buharî)

Nübüvvetin üstünde hiç bir rütbe olamayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük bir şeref tasavvur edilmez.

•

Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri bu Hadis-i şerif hakkında şöyle buyurmuşlardır:

“Ulema vâris-i nebidir.” denilmek caiz olduğu gibi, “Kim vâris-i nebi ise ancak âlim odur.” diye mânâ vermek de caizdir.

Bu itibarla Hadis-i şerif’e ikinci mânâyı vermek uygun olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı bilmeyen ve tanımayan, Cenâb-ı Hakk’tan korkmayıp masiyet işleyen kimseye âlim denilmesi caiz olmaz.

Âlim billâh olan, halkı hiç bir ücret ve menfaat mukabili olmayarak liveçhillah Hakk’a, şeriat-ı mutahhara’nın emirlerine davet eder. Bunlar için büyük bir müjde vardır:

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.” buyurmaktadır. (Âl-i imran: 110)

Hiç bir peygamberin ümmeti vâris-i enbiya mertebesine nail olmamıştır. Yani hiç bir peygamberin ümmetine “Emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i anil-münker” vazifesi verilmemiş, ancak bu vazife ümmet-i Muhammed’e tevdi ve ihsan buyurulmuştur.

Bu vazifeyi ifaya memur olan ümmetin hayırlısından murad; ulemâ-i rüsûm denilen zâhir ulemâsına peygamber varisi denilemez. Çünkü “İrs” tabiri bir pederden evlada bilâ-kesb intikal eden şeye denir. Ulemâ-i zâhirin ilmi ise irsî değil, kesbîdir. Medreselerde tahsil edilir, vehbî değildir. Vehbî olmayan ve kesbî bir ilme irs tabiri sahih olamaz. Ulemâ-i zâhire, vâris-i enbiyâdır demek asla doğru olamaz.

Âyet-i kerime’de:

“Kulları içinde Allah’tan en çok korkanlar âlimlerdir.” buyuruluyor. (Fâtır: 28)

Zira Allah-u Teâlâ’yı en çok bilen en çok korkar.

•

Bunlar öyle kimseler ki bütün işleri Allah içindir. Hiç bir kimseden hiç bir ücret, hiç bir menfaat beklemezler. Her şeyleri liveçhillahtır, Hazret-i Allah’a dayanır.

Vâris-i enbiyâ kimdir?

Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi kendisine çekmişse, emanetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nûrunu kime takmışsa, işte onlar Peygamber vârisidir.

Onların muallimi bizzat Hazret-i Allah’tır.

Âyet-i kerime’de:

“Takvâ üzere olursanız mualliminiz Allah olur.” buyuruluyor. (Bakara: 282)

Muallimleri Hazret-i Allah olduğu için ilimleri kesbî değildir, yani herhangi bir hocadan medreseden tahsil etmezler. Onların ilimleri vehbîdir, doğrudan doğruya Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’dan gelir.

Ey Nasara Yensurucular!

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu ilmi tarif ediyor ve Hadis-i şerif’lerinde buyuruyor ki:

“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak Ârif billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Azîz ve Celîl olan Allah onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbaîn)

Kur’an-ı kerim’de beyan buyurulduğuna göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz için de müşrikler böyle söylediler. “Peygamberlik filân filân kimselere verilseydi?” dediler.

Yani Allah-u Teâlâ’nın takdir ve taksimine rızâ göstermediler. Neden? Nefis putu “Ben!” diyor, başka kimseyi dinlemiyor, o bir puttur.

•

Onların vâris-i nebi oldukları nasıl bilinir?

Hiç kimseden hiç bir tahsil görmediği halde en doğrusunu bilirler.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz.” (Nahl: 43)

Ehl-i zikirden murad evliyâullah hazerâtıdır.

Hiç kimseden çekinmeden hakikatı söyler. Neden? Vazifedar olduğu için. Mühim olan emr-i ilâhîdir, mahlûkun hiç hükmü yoktur.

Kendilerine ihsan ve ikram edilen o lütuf ve o nûr sebebiyledir ki, Allah-u Teâlâ’nın bildirdiği kadar bütün hakikatları bilirler, hiç kimseden çekinmeden hakikatı söylerler.

Ve Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde onları şöyle tarif eder:

“Hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” (Mâide: 54)

Size Niyazi Mısrî -kuddise sırruh- Hazretlerinin bir beyitini hatırlatmak isteriz;

Ey Cahil! Merkeb izinde su gördün de,

Kendini deryada mı sandın?

Derya odur ki; derinliğini

Semek dahi bilmez ola.

Bu kitapları yazmak şöyle dursun bunları okuyup anlamanız dahi mümkün değil. Siz değil, sizi okutanlar dahi anlamaz. Zira bu ilmi Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri ilk olarak gönderdi. Bunun böyle olduğunu anlamanız için; Allah-u Teâlâ’nın yükselttiği, sevip seçtiği, âlem-i İslâm’ın medar-ı iftiharı olan bu güzide Zevât-ı kirâm’ın eserlerinden bu hakikatı öğrenmeniz lazım. Zira bu ilmi onlar tarif etmişler, geleceğini ve bu ilmi de ancak Hazret-i Mehdi’nin anlayacağını ve onun için hazırlanmış bir program olduğunu beyan etmişlerdir. Okursanız böylece cehaletinizi öğrenmiş olursunuz.

İlmullah:

Bizim nereden tahsil gördüğümüzü merak ediyorsunuz. Halbuki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de hiçbir yerde okumamış, tahsil görmemiş ve yapmamıştı.

Hiç bir kitap okumadığı, asla hiç kimseden tek harf öğrenmediği, yazı da yazmadığı halde; geçmişin ve geleceğin ilimlerini özünde toplamıştı. Kur’an-ı kerim’i ezberinde tutuyordu.

Okuyup yazmak için bir muallimden öğrenmek lâzımdır. Onun böyle bir kimseye minnettarlığı, beşeri bir ilim kaynağına ihtiyacı yoktur.

Muallimi ve mürebbisi bizâtihi Hazret-i Allah’tır:

“Resulüm! Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın.” (A’lâ: 6)

Zira o; okumak ve yazmak için değil, okutmak ve yazdırmak için gönderilmişti. Verdiği haberlerin, öğrettiği hakikatlerin menbaı tamamen ilâhidir. O menbâdan sulanan bir şuura dünyevî tahsil aramak, böyle bir kaynağın mevcudiyetini inkâr etmek demektir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Sen kitap nedir, iman nedir önceleri bilmezdin.” (Şûrâ: 52)

“Bu Kur’an’dan önce bir kitaptan okumuş ve elinle de yazmış değildin. Öyle olsaydı, bâtıl söz söyleyenler elbette şüphelenirlerdi.” (Ankebut: 48)

Nitekim Mekke’li müşrikler Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i doğumundan itibaren tanıdıkları halde, ona iftira etmekten çekinmediler. Küçük yaşından itibaren beşeri ihtiraslardan uzak ve bütün güzel huylarla bezenmiş bir şahsiyet olduğunu bildikleri için “Emin” ünvanını vermek zorunda kalmışlardı. Allah-u Teâlâ kendisine lütufta bulunup peygamberlik verdikten sonra, ona karşı ne şekilde iftirada bulunacaklarını şaşırdılar. Kalplerde şüphe uyandırmak için; bazen sihirbaz, bazen şâir, bazen mecnun, bazen de ‘Ona bir insan öğretiyor.’ diyorlardı.

Allah-u Teâlâ onların bu iddia ve iftiralarına bir cevap olarak şöyle buyuruyor:

“Andolsun ki biz onların ‘Ona bir insan öğretiyor.’ dediklerini biliyoruz.” (Nahl: 103)

Yeri gelmişken bir temsil arzedelim.

Karadeniz Ereğli’den bir kardeş diyor ki:

Kalabalık bir konvoyla Şevket Kazan Ereğli’ye gelmişti. Bir polis memuru arabanın önünde durdu. Şevket Kazan’a “Yahu Ömer Öngüt sizin hakkınızda şunları söylüyor, küfre düştüğünüzü beyan ediyor. Siz buna neden cevap veremiyorsunuz?” diye sordu. O da “Bursa’da bir profesör var, o ona öğretiyor, o ilim okumuş değil.” dedi. Polis “Peki niçin cevap veremiyorsunuz?” dediğinde orada rezil oldu.

Binaenaleyh daha evvel de arz edilmişti ki, o kanalda kalpten kalbe ne boşalttı ise onun zerreleri var. O hülâsa, diğerleri zerreleri. Çünkü Resulullah Aleyhisselâm’ın kalbi o kadar geniş ki, genişliğini yalnız Yaratan bilir. Bunun için o hazine-i ilâhiyeden boşalan ne varsa o kalp rahat alıyordu.

Fakat kalpten kalbe boşaldığı zaman, kalp alacağı kadarını alır. Hakk Celle ve Ala Hazretleri kimisine fazla dolup tecelli eder, o da ifşa eder. Kimisine yandan vurur. O da Allah-u Teâlâ’nın nerede olduğunu bilir ve fakat feveran etmez. Çünkü voltajı fazla değildir. Onun kalbi onu almış ve anlamıştır. Bu Allah-u Teâlâ’nın hikmetindendir. Kalbe düşüyor amma feveran etmiyor.

Onun için deriz ki, “Kitaplarda yok ki okuyayım. Ben bilmiyordum ki söyleyeyim. Ne verilir, ne dökülürse o.” Öyle ise bu ilim ilmullah’tır.

•

Resulullah Aleyhisselâm hiç bir kimseden bir şey öğrenmediği halde, müşriklerin böyle bir iddiada bulunmaları, cahilce bir iftiradan başka bir şey olmadığına dair Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“İnkâr edenler ‘Bu Kur’an olsa olsa (Muhammed’in) uydurduğu bir yalandır ve başka bir topluluk da bu hususta kendisine yardım etmiştir.’ dediler. Böylece onlar hiç şüphesiz, haksızlığa ve iftiraya başvurmuşlardır.

Yine onlar ‘Bu Kur’an, onun başkasına yazdırıp da sabah-akşam kendisine okunan eskilerin masallarıdır.’ dediler.

Resulüm! De ki: Onu göklerdeki ve yerdeki sırları bilen Allah indirmiştir. O çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Furkan: 4-5-6)

Resulullah Aleyhisselâm onların bu iddiâlarından tamamen beridir, hiç bir kimseden bir şey öğrenmemiş olduğu apaçık bir gerçektir.

Bunu size açıklıyorum. Bir gün dahi zâhiri tahsilim yoktur. Allah-u Teâlâ göğsüme neler döktü ise, yani Allah-u Teâlâ bana ne öğretti ise, ne bildirdi ise onu biliyor ve o bilgiyi kitaplara döküyorum.

Şimdilik oniki büyük, otuz tane küçük kitap mevcuttur. Bu büyük kitaplar yedibin sahife yapıyor. İnşaallah’ür-rahman bu dokuzbine çıkacak. (Şu anda muhterem müellifin 21 büyük, 33 adet küçük kitabı mevcuttur. Büyük kitaplarının toplam sayfa adedi ise 12500 'e ulaşmıştır.)

İyi bilin ki Allah-u Teâlâ’nın öğrettiğini de kimse bilmez.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Öyle ilim var ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak Ârif billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binâenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Cenâb-ı Hakk onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbâin, Ebû Hüreyre -radiyallahu anh-den.)

Az evvel de arzettiğimiz bu Hadis-i şerif; onlara verilen ilmi, beşeriyetin anlayamayacağını da teyid ediyor. Onlar bu ilimden bahsederken halk anlamaz. Çünkü akılları ve ilimleri yetmez. Onların muallimleri Hazret-i Allah olduğu için, onlara verilen ilim Allah-u Teâlâ’dan verildiği için, bir kimse âlim de olsa bu ilmi idrâk edemez. Çünkü onun muallimi benîbeşerdir. Zâhirî ilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin bu ilmi anlamaz.

İtiraz edenler bu Âyet-i kerime’lerin, bu Hadis-i şerif’lerin tecelliyâtlarından mahrum oldukları için bilmeyerek itiraz ediyorlar.

İlim mesleğinin ehli ve âşinası olmadığı, vukûfiyet kesbedemediği, ilmi ve aklı yetmediği için birinci basamakta kalmış. O ise kendisini allâme zannediyor.

Faydalı İlim:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“İlim ikidir. Biri dilde olup (ki bu zâhiri ilimdir) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (marifet ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizi)

İşte bu faydalı ilimden mahrum kaldıkları için itiraz ediyorlar.

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise buyururlar ki:

“Rabbim bana sual sordu. Ben ona cevap veremedim. Keyfiyetsiz bir tarzda elini her iki omzumun arasına koydu, ben o elin serinliğini kalbimde hissettim. Böylece, beni geçmiş ve geleceklerin ilmine vâris kıldı. Ayrıca bana çeşitli ilimleri de öğretti. Rabbim, bir kısım ilmi gizli tutmama dair benden söz aldı. Çünkü benden başka hiç kimsenin onu taşıyamayacağını biliyordu. Başka bir ilimde de beni muhayyer kıldı, yani serbestsin, istersen başkalarına söyle istersen hiç kimseye söyleme dedi... Kuran’ı bana öğretti. Hazret-i Cibril devamlı olarak Kuran’ı bana hatırlatıyordu. Ve daha başka bir ilim var ki, onu herkese söylemekle beni memur etti.” (El-mevâhib’ül-Ledüniyye)

Bu Hadis-i şerif’te gizli tutulması emir buyurulan ilim, nübüvveti ilgilendiren ilimdir. Umuma bildirilmesi emredilen ilim şeriat ilmidir. İfşâ edilip edilmeme hususunda muhayyer bırakılan ilim ise bâtınî ilimdir.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz münâfıkların isimlerini yalnız Huzeyfe -radiyallahu anh- Hazretlerine bildirdiği gibi, bu sırları da en yakın arkadaşlarına ifşa etmiştir.

Bu kitaplardaki ilme, ilm-i ilâhî denir, yani mârifetullah ilmi de denir. Allah-u Teâlâ dilediğinin sadrına boşaltır. Bu sadır ilmidir.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Kur’an, kendilerine ilim verilen insanların kalplerinde parlayan apaşikâr âyetlerdir.” (Ankebut: 49)

Bu Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki, bu sadır ilmidir, satırla ilgisi yoktur. Onlar bunu bilemedikleri için satırda kaldılar ve Allah-u Teâlâ’nın bu ilmini inkâr ettiler. Neden? Cehaletlerinden.

Âyet-i kerime’de:

“Allah bir kimsenin kalbini müslümanlık için açarsa, o Rabbinden verilen bir nur üzerindedir.” buyuruluyor. (Zümer: 22)

Amma onlar zulmâniyette kaldıkları için bunu bilemediler ve mahrum oldular.

Âyet-i kerime’de:

“Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.” buyuruluyor. (Bakara: 269)

Bunlar ise Akl-ı meaş’da kaldılar. Akl-ı me⺒tan sonra Akl-ı meâd var, Akl-ı nûrâni var, Akl-ı kül var, Ulül-elbâb var. Bunların hepsinden habersiz oldukları için, Akl-ı meâş ile hareket ettiler ve bu cehaleti işlediler.

Âyet-i kerime’de:

“Takvâ üzere olursanız mualliminiz Allah olur.” buyuruluyor. (Bakara: 282)

Amma bunların muallimi şeytan oldu.

Âyet-i kerime’de:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız, o size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir mârifet bir nûr verir.” buyuruluyor. (Enfâl: 29)

Bak! Allah-u Teâlâ kuluna mârifet veriyor, nûr veriyor. Satır ilmi sahibinin ne kadar tahsili olursa olsun, bu nûrdan mahrumdur. Çünkü bu sadır ilmidir, diğer bütün ilimler satır ilmidir. İşte bunlar bu nûrdan mahrum kaldıkları için cidden cehalette kaldılar.

Âyet-i kerime’de:

“İnsana bilmediği şeyleri O tâlim eyledi.” buyuruluyor. (Alâk: 5)

Onlar ise cehâlette kaldılar.

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cumâ: 4)

“Allah dilediği kulunu zâtına seçer.” (Şûrâ: 13)

Bunları da şeytan seçti ki bu Âyet-i kerime’leri onlara inkâr ettiriyor.

Diğer bir Âyet-i kerime’de:

“Allah dilediği kimseyi nûruna kavuşturur.” buyuruluyor. (Nûr: 35)

Onlar ise zulmaniyette kaldılar. Biz de onlara deriz ki:

“Çek elini ey dil-i siyah!

Püf demekle hiç söner mi meşâle-i nûr-i ilâh”

Çünkü:

“Onlar sıdk makamında, kudret ve kuvvet sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)

•

Diğer bütün ilimler satırdan alınır. Yani birine sadır ilmi denir. Bu ilmi kimse bilmez. Kendisine âlim süsü verenler de bu ilimden habersizdir. Âyet-i kerime’leri incelerseniz bu gerçeği anlarsınız.

Diğer bütün ilimler satırdan alınır. Neden bilmez? Allah-u Teâlâ’nın bildirdiğini kimse bilmez. Ve bu hususu Hadis-i kudsî’de Allah-u Teâlâ beyan ediyor:

“Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?”

Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu:

“Onlara ilk vereceğim şey, nûru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” (Müslim-Hâkim)

Bunun içindir ki, bu kitapları yazmak şöyle dursun, okuyup anlamaması buradan geliyor. Nitekim bütün Evliyâullah’ın tarif ettiği ilim şimdi gelmiştir.

İmâm-ı Rabbâni -kuddise sırruh-, Abdulkâdir Geylâni -kuddise sırruh-, Muhyiddîn-i Arabî -kuddise sırruh-, Ali Havvas -kuddise sırruh-, Muhammed Es’âd Erbili -kuddise sırruh- ve diğer Evliyâullah’ın beyanlarını merak ederseniz, “Gerçek Mürşid Hazret-i Allah’tır” kitabının 77-99. sayfalarında mevcuttur, okuyup öğrenebilirsiniz.

Size yalnız Bediüzzaman Hazretleri’nin mevzuatını açıklıyorum.

Bediüzzaman Hazretleri bu ilmin Hazret-i Mehdi’ye hazırlandığını ve ona hazır bir program olacağını haber veriyor. Bu ilim ona hazırlanan bir ilimdir ve böyle bir zamanda gönderilmiştir.

“Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyyun ve tabiiyyun tâunu, beşer içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.

Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdi’nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade etmez. Çünki hilafet-i Muhammediye (Aleyhisselâm) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zat, o taifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.

Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şâkirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.”

Bediüzzaman Hazretlerimizin İfşaatları Üzerine:

“Fen ve felsefenin tasallutuyla...”

Küffârın fesadı, fen ve felsefesi din-i İslâm’a o kadar musallat olacak ki, bu tasalluttan ötürü müslümanların onlara hayranlığı artacak ve din-i İslâm’dan uzaklaşmalarına vesile olacak.

Ebu Hureyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Andolsun ki siz, kendinizden önceki milletlerin yoluna kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpatıp uyacaksınız. Hatta onlar daracık bir keler deliğine girseler siz de muhakkak o deliğe gireceksiniz.”

Sahabiler “Yâ Resulellah! O milletler yahudiler ve hıristiyanlar mı?” diye sordular.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz “Bunlar olmayınca başka kimler olur?” buyurdu. (İbn-i Mâce: 3994)

O zaman idareciler de âlimler de küffar taraftarı olacak, kimisi mason, kimisi solcu, kimisi münâfık olacak.

Gördünüz ki Ürdün kralı Hüseyin en büyük yahudinin ölümüne ağladı. Artık İslâm memleketlerinin idarecilerinin ne durumda olduğunu tasavvur edin.

Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Her milletin başına münafıklar geçmedikçe kıyamet kopmaz.” (Mecmaüz-zevâid)

“Maddiyyun ve tabiiyyun taunu...”

Buradaki “Maddiyyun”dan murad, yani dünyaya öyle tapılacak ki din unutulacak.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onların durumlarını bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle haber vermektedir:

“Dinleri, dirhemleri ve dinarları olacak.” (Deylemî)

Dünyanın aldatıcı, gelip geçici zevklerini âhiretin ebedî nimetlerine tercih edecekler.

“Tabiiyyun” kelime itibariyle tabiatçılar mânâsına geldiği gibi aynı zamanda tâbi olanlar mânâsına da gelir. Her iki mânâya da gelir.

Öyle imansız imamlar türeyecek ki, onlara tâbi olan sapıklar ve türemeler dinden çıkacaklar.

Allah-u Teâlâ Müminun Sûre-i şerif’inin 54. Âyet-i kerime’sinde onları “Sapık” olarak vasıflandırıyor. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise “Türeme” diye vasıflandırıyor.

Bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyorlar:

Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar, fakat Kur’an’ın (feyzi) onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da ona dönemeyeceklerdir. İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” (Müslim: 1067)

“Beşer içine intişar etmesiyle...”

Dinden çıkan bu türemeler o kadar çok olacak ki, her tarafı işgal edecekler.

“Her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.”

Bu sözleriyle o kimseyi “İman kurtarıcısı” olarak vasıflandırmakta ve ilân etmektedir.

İşte o kimse bu vazife ile gönderilecek. Çok bölümlere ayrılan bu türeme sapıkların halkı şaşırttıklarını, hakikat ile dalâleti birbirine karıştırmak azminde ve niyetinde oldukları bir zamanda, bütün bâtıl fikirleri çürütecek, hakikatı meydana koyacak, ortalığı istilâ eden din ve iman hırsızlarının elinden imanı kurtarmak için vazifeli olacak. Gaye imanı kurtarmaktır. İslâm’ı yok etmek isteyen bütün fitne ve fesad’ın üzerine hiç kimseden çekinmeden gidecek ve hakikatleri söyleyecek, dâvâsını Âyet-i kerime ve Hâdis-i şerif’lerle ispat edecek, Allah ve Resul’ünün emir ve hükümleriyle hakikatı ortaya koyacak.

Ve bunlar mânen biçilmiştir. Kelime itibariyle de susturulmuşlardır.

“Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tetkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdi’nin o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade etmez.”

Aşağı yukarı bu kitaplar yirmi senedir yazılıyor. Mehdi Resul Hazretleri’nin hilâfeti zaten yedi sene kadar olacak.

“Çünkü hilâfet-i Muhammediye (Aleyhisselâm) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor.”

Mehdi Resul Hazretleri doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm’ın vazifesini yapacak. Onun vazifesi kalemle değil kılıçla olacak. Ömrü sırf cihadla geçecek. O bir şey yazmayacak, çünkü yazmaya vakti olmayacak.

“Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihetle görecek. O zat, o taifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir proğram yapacak.”

Bugün anlaşılıyor ki, meğer bu kitaplar hem iman kurtarmak için, hem de Mehdi Resul Hazretleri’ne hazır bir proğram olması için hazırlanıyor.

Bediüzzaman Hazretleri, vefatından yirmi sene sonra neşredilmeye başlanan kitapları meğer bize o tanıtmış, evvelâ o açıklamış oluyor.

Biz şöyle niyaz etmişizdir:

“Allah’ım! Şu ümmet-i Muhammed’e bir hediye gönder! Bu er kişi bu sırları çözsün, bu incileri toplasın”. Fakat size kırıntısını açmaz. Çünkü bu filin lokmasıdır, karınca yutamaz.

Ve bunları okuduğu zaman şöyle diyecek: “Neler açmış, nasıl da bu ilâhî sırları saçmış! Kör pazarında ayna satılır mı?” Kalben böyle söyleyeceğini biliyorum. Bu açık ifadelerden, bu kitapların Hazret-i Mehdi için hazırlandığı anlaşılmış oluyor.

“Onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.”

Nitekim bu hususta da şöyle söylemiştik.

“Hazret-i Allah bizi kalemle cihad için, bölücü din düşmanlarını kalemle biçmek için gönderdi. Onu ise kılıçla cihad etmek için gönderecek.”

“Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevî ordusu yalnız ihlâs ve sadâkat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.”

Bu sözün mânâsı:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Müslümanlık garip olarak başladı, başladığı gibi garip olarak avdet edecektir. Ne mutlu o gariplere!” (Müslim)

Bugün İslâm tam bir garip durumuna düşmüştür.

Bu garipliğin sebebi:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, İslâm’ın yalnız ismi, Kur’an’ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mâmur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak.

Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir.” (Beyhakî)

Gerçekten İslâm bugün garip bir haldedir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz “Ne mutlu o gariplere!” sözü ile bu mânevî orduyu tarif ediyor ve bu mânevî ordu da kıyamete kadar bâkidir. Aynı zamanda çok kıymetli bir zamandır, mücadelesi çok ciddidir. O mânevî ordu, az olmasına rağmen Allah-u Teâlâ’nın desteği ile çok kuvvetli olacaklar.

Mehdi Resul Hazretleri’nin ise ayrı bir vazifesi var. O doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm’ın vekâletini taşıyacak, onun hilâfetini, onun vazifesini yapacak. Garip duruma düşen İslâm’ı, gariplikten kurtarmaya çalışacak. Çünkü bunun için gönderilecek.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz yalnız başladı, İslâm’ı yayarken çok zahmetler çekti. Sonra Bedir’de Allah-u Teâlâ ona yardım etti ve İslâm muzaffer oldu. Fakat Mehdî Resul Hazretleri o kadar çok zahmet çekmeyecek. Vazifeye başladığı zaman Bedir ashabının sayısı olan 305 kadar fertle cihada başlayacak.

Cebrâil ve Mikâil Aleyhisselâmların da yanında bulunmasıyla, doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ’nın desteğiyle bir icraat yapacak. Resulullah Aleyhisselâm’ın icraatı gibi yepyeni bir icraat yapacak, onun izinden yürüyecek ve din-i İslâm’ı taptaze bir hale getirecek.

Bediüzzaman Hazretleri bu beyanları ile bu kitapların Mehdi Resul Hazretleri için hazırlandığını, aynı zamanda bu kitapların kendisine hazır bir proğram olacağını ifşâ ettikten sonra, bir çok insanların bunları okumakla imanlarını kurtaracaklarına da işaret etmiş oluyor.

•

Nitekim;

Fen ve felsefecilerin, sahte vahdet-i vücudçuların, sun’î mutasavvıfların, İslâm’da ayrılık yapan ve aykırı giden, İslâm dininin nurunu söndürmek isteyen bütün muhalif grubların, dinden çıkan türeme sapıkların hiç çekinmeden üzerlerine gidileceğini, onların bâtıl ve mesnetsiz fikirlerini Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle çürütüp hakikatı ortaya koyacağını da onun ifşaatlarından anlıyoruz.

Nitekim; ahkâm-ı ilâhi’ye aykırı konuşmalar yapan diyanet reisinin dahi üzerine gidilmiş, hiç kimse cevap veremediği gibi kendisi de birşey diyememiştir.

Bu mübarek zât Bediüzzaman Hazretleri Allah-u Teâlâ’nın bildirmesiyle hepsini görmüş, bilmiş ve söylemiş. Şimdi ise biz onun o zamanki sözlerini anlamaya çalışıyoruz. Meğer bütün gaye bu muhalif gruplardan imanı kurtarmakmış.

•

Bunun böyle olduğuna, yani Allah-u Teâlâ tarafından gönderildiğine dair delil nedir?

Birincisi; Allah-u Teâlâ şimdiye kadar kimseye vermediğini fakire vermiştir. Şöyle ki, hiç bir tahsilimiz olmadığı halde kitaplar Âyet-i kerime, Hadis-i kudsî ve Hadis-i şerif’lerle mühürlüdür.

Ve bu kitaplar şimdilik yedibin sayfa(Bugünkü tarih itibariyle bu rakam 12500'e ulaşmıştır.) civarındadır. Nasip olursa Cenâb-ı Hakk’ın verdiği kadar daha da olacak.

İçinde zahîrî ilimden, tarikat ilminden, hakikat ilminden, mârifetullah ilminden uzun uzadıya bahsedilmiş ve açıklanmıştır.

Bu “Verilme” nasıl anlaşılır?

Allah-u Teâlâ Duhâ Sûre-i şerif’inin 7. ve 8. Âyet-i kerime’lerinde “Verdim” buyuruyor. İşte bu verilme böyledir, şahsa âit değildir. Şahıs bunları bilemez, bilmesi de mümkün değildir.

•

İkinci delil; Naim bin Hammâd’ın Ka’b’dan tahriç ettiği Hadis-i şerif’te bu bayraklılar ifşâ edilmiş, nasıl mücadele edeceklerine de işaret edilmiştir.

“Mehdi’nin çıkış alametlerinden bir tanesi de batıdan başlarında Kinde kabilesinden ayağı sakat bir adamın bulunduğu bayraklıların çıkmasıdır.” (İmâm-ı Suyutî, Kitab’ü-l Arif’il Verdi Fi Ahbar’il Mehdi)

•

Üçüncü delil ise; Hazret-i Allah’ın ve Resul’ünün velileri bu hususu açıklamışlardır. Bu ilim hakkındaki beyanları önünüze koyuyoruz.

Bu öyle bir ilim ki, buna “İlmullah” denir.

Bu kitaplar bir esrardan ibarettir. Değil zâhir ehlinin, bâtın ehlinin dahi çözemeyeceği mevzular çoktur.

Meselâ;

“İsm-i Azâm” gizli idi, açılmıştır, kitaplarda vardır.

“Yâsin-i şerif” kapalı idi, açılmıştır, “Nûr-i Muhammedî” kitabında vardır.

“Allah-u nûrussemâvâti vel-ard” Âyet-i kerime’sindeki gizli mânâ açılmıştır.

Bir kısım Evliyâullah’ın beyanlarını şimdi size açıklıyoruz, bir kısmını da kapalı tutuyoruz.

Binaenaleyh böyle eserler varken, değil nasara-yensurucular, mürşidim diyenler dahi bocalar. Demek istiyoruz ki; öyle ilimler vardır ki, mollalar değil, şeyhim diyenler dahi bu ilmi okuyamaz, muttali değildir. Denemek için, isterseler şu kitabı alsınlar, içinden çıkabilirler mi? “Gerçek Mürşid Hazret-i Allah’tır” kitabını alın okuyun da öğrenin. Bu ilim bu zamanda geldi kıyamete kadar bakidir.

İşte bu ilim mârifetullah ilmidir. Ve bu ilmin geleceğini hepsini zikredemediğimiz birçok zâtlar tarif etmişlerdir. Oysa birgün bile tahsilimiz yoktur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin var mıydı?

Bu vehbi bir ilimdir. Allah-u Teâlâ kalbe ne döktüyse, o kalbe dökülen sadırlara geçer. Bunların muallimi bizzat Hazret-i Allah’tır.

“Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)

Bunun için bu ilmi değil mollalar, şeyhim diyenler dahi anlayamaz.

•

Ey Refah dini mensupları!

Zekâtın kime verileceğini Allah-u Teâlâ Tevbe Sûresi 60. Âyet-i kerime’sinde beyan ediyor:

“Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekât toplayan) memurlara, kalpleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yolunda savaşa katılanlara ve yolcuya mahsustur. (Toplanan zekât, ancak bu sayılan yerlere verilir.) Allah bilendir, hikmet sahibidir.”

Zekât kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlara verilir.

Siz ise bu emr-i ilâhi’yi de dininize göre çevirdiniz.

Şöyle ki, Erbakan diyor ki: “Kim zekâtı bize vermezse kabul olmaz.”

Hâşâ! Allah mısın? Sen ki hükm-ü ilâhiyi değiştiriyorsun?

Ey Refahçılar! Kim ki zekâtı partiye ve buna mümasil ahkâm-ı ilâhiye uymayan yerlere verirse zekâtı vermiş olmadığını kesinlikle bilsin.

Fakirin hakkı olan zekâtı, fakirin boğazından kesip alıyorlar. Bu ise refah dinine ve kitabına göre bir hükümdür. Bu da hükm-ü ilâhiye ters düşer. Yani ilâhi hükmü kaldırıyor. Kendi dinini hüküm yerine koyuyor. Ve bunlara ‘Küfür icraatı yapıyorsunuz.’ dediğin zaman itiraz ediyorlar. Oysa senin yaptığın işlerin hiç birisi İslâm’a uymuyor.

Bu İslâm dinine yakışır mı? İslâm dinine yakışır mı ki, İslâm gibi görünüyorlar.

“Bana zekâttan ver!” diyen bir zâta Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Yüce Allah zekât hakkında peygamber veya bir başkasının hükmüne râzı olmamıştır. Bu bakımdan onlar hakkında hükmü bizzat kendisi vermiştir ve zekâtı sekiz gruba paylaştırmıştır. Eğer sen bu gruplardan birisi isen sana veririm.” (Ebu Dâvud)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz peygamber olduğu halde bu hükmü verememiştir. Ve fakat bu bölücüler yolu kapatıyorlar, fakirin lokmasını alıyorlar. Bu bir gasp değil midir? Bütün bölücüler de bunu yapmıyorlar mı?

Bunlara zekât veren suret-i katiyede zekât vermiş sayılmaz. Yeniden vermesi lazımdır. Eğer bu Âyet-i kerime’yi bilip iman etseydi, onların doğru yolda olmadığını görecekti.

Zira Âyet-i kerime’de:

“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruluyor. (Yâsin: 21)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.

Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyuruyor:

Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizi)

Eğer bu Hadis-i şerif’i bilip iman etseydi, dini dünyaya âlet eden bu koyun postuna bürünenlere soyulmazdı. Bunları rahatça görürdü, tanırdı ve bilirdi.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- emanete hıyanetlik edenleri münafık olarak nitelendirmiş ve şöyle buyurmuşlardır:

“Münafıklık alameti üçtür. Söylediği zaman yalan söyler, vâdederse sözünü yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona hıyanet eder.” (Buhârî - Müslim)

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde; emanetin ganimet bilineceğini haber veriyorlar:

“Emanet yitirildiği zaman kıyameti bekle! İşler ehil olmayanlara verilince kıyameti bekle!” buyurulmaktadır. (Buharî. Tecrid-i sarih: 54)

Hazret-i Allah’ın nehyettiği işleri yaparken Allah ve Resul’ünün hükümlerine karşı geliyorlar. Hazret-i Allah’ın hükmünü bozmaya ve değiştirmeye çalışıyorlar. Çünkü bu yaptıkları israftır, israf ise haramdır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf: 31)

Bütün bölücüler zekâtta bu gaspı yapıyorlar ve fakirin lokmasını ağzından alıyorlar ve bunu rahatça yapıyorlar. Bu İslâm dini ile hiç bağdaşır mı? Bu ancak din kurucularının dinine göre hükümdür.

Ey dünya Refahı içinde yaşamak isteyenler! Hadi bu Âyet-i kerime’lere ve Hadis-i şerif’lere bir bir cevap verin. Sizin hangi işiniz İslâm’a uygundur?

İlâhi Hüküm:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:

“İyiler ise... İbadetlerini tam yerine getirirler ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar. Kendileri muhtaç oldukları halde, isteyerek yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler.

‘Biz ancak size Allah rızası için yediriyoruz. Sizden buna, karşılık ve teşekkür istemiyoruz. Biz gerçekten buruk, çatık bir günün azabından dolayı Rabbimizden korkarız.’ derler.” (İnsan: 7-9)

Bu İslâm inancına ve ahlâkına göredir.

Biz bu Âyet-i kerime’lere bakarak çalışırız. Dilenmeyiz. Bütün dünyaya kitap satarız. Almanya’ya, Hollanda’ya, Fransa’ya, Avusturya’ya. İngilizce kitabımızı ise İngiltere ve Amerika’ya.

Satılan bu kitaplardan bir lirası dahi cebimize girmez. Asla kimseden hiç bir surette para toplanıp dilenilmez ve menfaat asla beklenmez.

Vakfımızın aş evleri var. Gelenlere verilir, gelemeyenlerin ayaklarına kadar yemek gider.

Hiç bir şeyi kimseden istemediğimiz gibi zekatı dahi istemeyiz. Zira bu haramdır. Kendiliğinden gelen olursa da emanete hiyanet etmemek için yerine ulaştırırız. Şimdilik yedi tane aşevimiz var. Ramazan-ı şerif’te her gün, diğer zamanlarda iki gün fakirlere yemek dağıtılır. Yalnız Manisa günde beşyüz kişiye yemek veriyor. Gelemiyenlerin evlerine kadar götürülüyor. Zelzele mıntıkasına dört defa arabalarımız sefer yaptı. Erzak ve elbise götürdü.

Vakfımız zekât dağıtır, gelen zekâtı dağıtmaya çalışırız.

Vakfımıza ait Kur’an kursları var. Hiç bir talebeden para alındığı vaki değil.

Vakfımızın kreşleri var. Velilerinden alınan para çocuklara harcanır. Bir lira vakfa fayda getirmez. Bunların hepsi liveçhillahtır, yalnız Allah içindir.

Kendime gelince:

Her ne kadar vakıfta duruyorsam da, kimseye külfetim olmaz. Her işimi kendim yaparım. Çünkü liveçhillah. Ben buraya Allah için geldim ve başkasına kötü bir numune olmayayım.

Oysa Allah-u Teâlâ bize her şeyi bahşetmiştir. Ev değil evler verdi. Bahçe değil bahçeler verdi, dükkanlar verdi. Hepsi Düzce’de kaldı. Orada dahi bunlar çalışır. Fakat hepsi rıza için çalışır. Kimseden bir şey beklemiyorum. Çünkü hamdolsun ihtiyacım yok.

Hatta vakıfta oturduğum ve helal olduğunu bildiğim halde yemeğini dahi yemem. Kendi yemeğimi kendim yaparım.

Kendi kitaplarımızı para ile alırız, hediye ettiklerimizi cebimizden veririz. Aldığımız her kaset ve mecmuayı da ücretle alırız. Kimseye kötü bir numune olmayayım ve benden sonra kötü bir çığır açılmasın. Burası Allah kapısıdır.

Bunun içindir ki hiçbir maddi menfaatim yoktur. Ben burada rıza için bulunuyorum. İşimi, gücümü bıraktım, zaten ihtiyacım yok. Kırksekiz yıl esnaflık yaptım. Cenâb-ı Hakk bir bu kadar ömür verse hiç kimseye muhtaç etmeyecek durumu koymuş.

Kâra gelince:

Kitaplardan kârımız vardır. Mecmua ve takvim satışlarından kârımız vardır. Çalışanlar para almazlar. Koku satarız, kaset satarız. Kârın tamamı vakfa aittir. Meşru yollardan çalışırız, kimseden dilenmeyiz.

Daha evvel de arz etmiştik; Partiye-pırtıya, binaya-zinaya zekat verilmez. Zira fakirin hakkını gasbedip, boğazından kesip yiyen kimse her şeyi yapar.

Allah-u Teâlâ buyurduğu gibi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Fâsığa ikram eden kimse İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvi)

İslâm dininden çıkmış, bir isimle din kurmuş bölücüye zekât veren din-i İslâm yıkılsın diye yardım ettiği için zekâtını vermediğini kesinlikle bilsin. Oysa Hadis-i şerif’te belirtildiği üzere, zekât vermeyen kimsenin kıldığı namazı da, imanı da şayan-ı kabul değildir.

Veren iyi bilsin ki vermemiştir. Bir daha vermezse ahirette mesul olacağını kesinlikle bilsin.

Zira Cenâb-ı Allah bunlara soracak. “Benim bir kulum sizi irşad ve ikaz ederken, Kelâmullah karşınızda okunurken bu Kelâmullahtan ikrah ettiniz, diğer dinlere uydunuz. Artık tadın azabın tadını.”

İşte bu gaspçılar hakkında Allah-u Teâlâ’nın hükmü:

“Suçlular, cehennem azabında ebedi kalacaklardır. Kendilerinden (azab) hafifletilmeyecektir. Onlar azab içinde ümitsizdirler.

Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zâlim idiler.” (Zuhruf: 74-75-76)

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde o münafıkları şöyle tarif ediyor:

“Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidirler. Ve her gürültüyü, korkularından aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın. Allah kahretsin onları. Hakk’tan nasıl çevriliyorlar.” (Münâfikun: 4)

İşte bunlar bir taraftan İslâm’ı kaldırıyor, bir taraftan da İslâm’ı âlet ediyorlar. Mesela Allah-u Teâlâ Âl-i imran Sûre-i şerif’inin 19. Âyet-i kerime’sinde:

“Allah katında din İslâm’dır.” buyuruyor.

Allah-u Teâlâ’nın dini Kur’an-ı azimuşana göre budur. Erbakan ise bu emr-i ilahiyi inkâr edip kaldırıyor ve “Refah’tan başka İslâm yoktur.” diyor. Halbuki Allah-u Teâlâ; katındaki dinin, din-i İslâm olduğunu beyan ediyor.

Yine Erbakan Refah dininden başka dinleri patates dinine benzetiyor.

Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki asla kabul edilmeyecektir. Ahirette de ziyan edenlerden olacaktır.” buyuruyor. (Âl-i imran: 85)

Bu Âyet-i kerime’yi de inkâr ediyor, kendi dinini ilân ediyor. Tabiki Refah dinine, Refahın kitabına göre hüküm veriyor.

Berzah Âyet-i Kerime’ler:

Müminun sûresi’nin 52. ve 56. Âyet-i kerime’lerine iyice dikkat ve tedkik edin. Onların dinlerinin ayrı olduğunu, kitaplarının ayrı olduğunu dinin emirlerinden sapmış olduklarını ve birçok gerçekleri bu Âyet-i kerime’lerde bulacaksınız:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıklarıyla başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.”

Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Âyetlerimizi çekişmeye dalanları gördüğünde onlardan yüz çevir.” (En’am: 68)

“Bırak onları, yesinler, zevk alsınlar, arzu onları oyalayadursun. Yakında bilecekler!” (Hicr: 3)

Nitekim dinini dünyaya satan, kendilerine mahsus din kuran, işleri güçleri halkı soymak ve yolmak olan bu bölücüler zevk ve sefâ ile yaşarlar ve bu hayatın hiç bir zaman ellerinden gitmesini istemezler. Allah-u Teâlâ’nın dini yıkılsın, kendi dinleri ayakta kalsın isterler. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın kelâmı, onların dalâlette olduklarını göstermektedir. Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ’ya şirk koşmuşlardır ve bunlar apaçık birer müşriktir.

Ve bunlara meyil dahi eden bunlardandır.

“Onların malları da çocukları da seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla dünya hayatında onların azaplarını artırmayı ve canlarının kâfirler olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” (Tevbe: 55)

Bu Âyet-i kerime’de de görüldüğü gibi, Allah-u Teâlâ gerçekten bunlara o kadar gazaba gelmiş ki; onları büyük bir azapla yakalamak için, nefislerinin arzularını yerine getirmekte ve bol günah işlemelerine imkan vermektedir. Deccal’e vereceği gibi.

Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:

“Allah’ın emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belânın gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nûr: 63)

Bu Âyet-i kerime’lerle, bu gerçeklerle, kendi tuttukları yolun vicdanlarında bir muhasebesini yapıp kararlarını versinler. Ya Âyet-i kerime’lere inanacaklar, bölücülükten vazgeçecekler; ya da inkâr edecekler, yoldan çıktıklarını kabul edecekler. Açık olarak küfrü kabul etmiş olacaklar.

Vay bölücülerin haline!

Ey Refahçılar! Allah-u Teâlâ hakkınızda bu hükmü vermiş. Siz bunun arzusuna ve hükmüne göre hareket ediyorsunuz ve Allah-u Teâlâ’nın hükmünü kabul etmiyorsunuz.

 

Nefislerini İlâh Edinenler:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:

“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dini kaide kılan ortakları mı var?

Eğer azabı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi.

Şüphesiz ki zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.” (Şûrâ: 21)

“Dillerinizin yalan yere vasfettiği şeyler hakkında ‘Bu helaldir, bu haramdır.’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar.” (Nahl: 116)

Yahudi ve hıristiyan ulemâsı bir delile isnad etmeksizin birçok mesele ihdas ederek; dinlerinde haram olan şeye helâl, helâl olan şeye haram demişler, avam tabakası da bunları kabul etmişlerdir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa kendilerine, bir olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti.” (Tevbe: 31)

Bu Âyet-i kerime’nin mânâsını bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendisi açıklamıştır.

Şöyle ki:

Daha önceleri hıristiyan olan Adiy bin Hâtim boynunda gümüşten bir haç olduğu halde, İslâm hakkında bilgi edinmek niyetiyle Medine’ye gelmişti. Şüphelerini gidermek için Resulullah Aleyhisselâm’a bazı sorular sordu. “Bu âyet bizi âlimlerimizi, rahiplerimizi rabler edinmekle suçluyor. Halbuki biz onları kendimize rabler edinmeyiz. Bunun mânâsı nedir.” dedi.

Resulullah Aleyhisselâm “Onlar helâli haram kıldılar, haramı helâl kıldılar. Siz bunu öylece kabul etmiyor muydunuz?” diye sorunca Adiy “Evet böyledir.” diye tasdik etti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“İşte bu sizin onları rabler edinmenizdir.” buyurdu. (İbn-i kesir)

Dolayısıyle bu Hadis-i şerif, Allah-u Teâlâ’nın Kitab’ını kenara iterek; haramı helâl, helâli haram yapanların nefislerini ilâh ve rab ittihaz ettiklerini, onlara uyup peşinden gidenlerin de onları rabler edindiklerini göstermiş olmaktadır. Dolayısıyle müşrik olmuş oluyorlar. Allah’a inandık deseler bile, bu iddialarının inandırıcı olmadığı ortadadır.

Biz size dememişmiydik; imamlara iman eden, Allah-u Teâlâ’ya iman etmemiştir. Binaenaleyh bu imamlar size hep Allah-u Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri mübah gösteriyor, helâl olarak kabul ettiriyorlar. Ve siz de onlara uymakla onlara tapmış oluyorsunuz. İlâhî hükmü bıraktığınızdan ötürü, onlara inanıyorsunuz. Allah-u Teâlâ’nın hükmünü arkaya atıyorsunuz ve böylece dinden imandan ayrılmış oluyorsunuz.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Eğer ümerânız sizin hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehavetli cömert kimseler ise, işlerinizi aranızda istişare ile hallediyorsanız; bu durumda yerin üstü altından hayırlıdır.

Yok eğer ümerânız şerlilerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise; yerin altı üstünden (yani ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır.” (Tirmizi: 2267)

Niçin yerin altı üstünden hayırlı olacak? Kâfir küfrünü icra edecek, kimi İslâm’ı kaldıracak, kimi din-i İslâm’ı kendine mal edecek.

Bakıyorsunuz, kimi dini kaldırıyor, kimi kendine mâlediyor. Bir diğeri namazı, bir diğeri orucu, bir diğeri zekatı. Zira İslâm dinine o kadar saldırılar olacak ki, kâfirler toplanıp Kur’an-ı Azimüşşan’ın hükmünü kaldıracaklar, yani değiştirecekler.

Kimi ulûhiyet, kimi peygamberlik, kimi dabbet’ül-arz, kimi mehdilik dâvâsında bulunacak. Kimi zinayı, kimi fâizi, kimi içkiyi mübah sayacak. Hırsızlar alkışlanacak, hazine yağmalanacak, soygun alenen olacak. Sapıklar türeyecek. Türemeler bir bir, arka arkaya türeyecek. Hepsi emr-i ilâhiyi değiştirip kendi dinlerine, kendi hükümlerine göre karar verecekler. Onlar münafık olduklarını göstermemek için ve din-i İslâm’ı bozmak için, bu emri almışlar. Ve bu icraatlarını yapıyorlar.

“İşte böyle, inkâra sapanlar bâtıla uydular, iman edenler ise Rabblerinden gelen hakka uydular.” (Muhammed: 3)

“Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah’ı kızdıracak şeylerin ardınca gittiler ve O’nu râzı edecek şeylerden hoşlanmadılar.

Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed: 28)

Şimdi kimi destekleyin dediğini ve kimi desteklediğinizi size açıyorum, önünüze seriyorum.

•


| İçindekiler | Yayınlarımız | Ana Sayfa |