VAHDET-İ VÜCUD’DAN
KİM BAHSEDEBİLİR?

 

Vahdet-i vücuda gelince; bu mevzuda ancak bilenin konuşması lâzımdır, diğerlerinin değil.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, ne bir bilgiye, ne de bir rehbere ve ne aydınlatıcı bir kitaba istinad etmeksizin Allah hakkında mücadele (münakaşa) eder.” (Lokman: 20)

Bir şeyi anlatmak için o işin hakikatını bilip konuşmak şarttır, aksi halde yalandır. Bu şartlar size Âyet-i kerime’lerle bir bir belirtilecek.

Allah-u Teâlâ kime o hayatı yaşattı ise, yaşadığı kadarını bilir. Diğerleri ise o hayatı zan ile kaleme alır. Alır da halka “Biliyormuş, yaşıyormuş...” gibi izaha kalkar. Bu ise diri ve ölü misaline benzer. Birisinin ruhu hayatta, nefsini öldürmüş; diğerinin ise nefsi hayatta, ruhu ölmüş. Fakat beşeriyet bunları ayırt edemiyor.

Meselâ kamış iki türlüdür: Bir pekmez kamışı vardır, sıktığın zaman pekmez çıkarır. Bir de süpürge kamışı vardır, ne kadar sıksan bir şey çıkmaz, çünkü içi boştur.

Ve size şimdi Âyet-i kerime ile temsil getireceğiz.

Vaktaki Firavun’un sihirbazları sihirlerini yere attı, Musa Aleyhisselâm da asasını atınca, sihirbazların sihirlerini yutmaya başladı.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Bunun üzerine Musa da asasını attı, onların uydurduklarını yutmaya başlayıverdi.” (Şuarâ: 45)

İşte size arzedeceğimiz Âyet-i kerime’ler, bunların sihirli kalemlerini yutmuş olacak.

Hazret-i Allah’ın varlığı ile övünürüm
Varlığımdan utanırım.
Hükümsüz ve değersiz mahlukum
Hüküm ve değer Sahibim’e aittir.

Tasavvufsuz Vahdet-i vücud olamaz. İyi bilin ki tasavvufun en son merhalesi, Vahdet-i vücud’un bidayetidir.

Şimdi size bunun iç sırrını ve ölçülerini arzedeceğiz. Bu ölçülere dikkat ederseniz, bir çok şeyleri öğrenmiş olursunuz.

Vahdet-i vücud’dan konuşabilmek için, arzedeceğimiz Âyet-i kerime’lerin tecelliyâtına bizzat mazhar olmak şarttır.

Daha sıfat-ı hayvaniyesinden sıyrılmamış, ahlâk-ı zemimeden kurtulamamış bir kimse Vahdet-i vücud’dan nasıl bahsedebilir?

Biraz evvel denilmişti ki “Arzedeceğimiz Âyet-i kerime’ler bunların sihirli kalemlerini yutmuş olacak.”

•

Ve Âyet-i kerime’lere geçiyoruz:

“İçinizde... Görmüyor musunuz? (Zâriyat: 21)

Ne oldu şimdi? İçinizi bir yoklayın, kimler var acaba? İşte bu Vahdet-i vücud’çular bunu bilmeyerek bahsediyorlar. Allah-u Teâl⠓İçinizdeyim, görmüyor musunuz?” buyurunca duruyorlar. Demek ki bu Âyet-i kerime bütün bu kalemleri yutmuş oldu.

Eğer bir insan görüyorsa “Görüyorum yarabbi!” dediği zaman, bu Âyet-i kerime’nin sırrına mazhar olmuştur, başkalarına şamil değildir. Ancak “Ben ben değilim, bir benliğim var benden içeri” diyenlerin işidir, lâf işi değildir.

Yani kendisini ifnâ etmiş, Hakk’ı görüyor, kendisini görmüyor.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde:

“Ey akıl ve basiret sahipleri! İbret alın.” buyuruyor. (Haşr: 2)

•

Bir Âyet-i kerime’sinde de buyurur ki:

“Allah göklerin ve yerin nûrudur.” (Nur: 35)

Göklerin ve yerin nur olduğunu görebiliyor musun? Göremiyorsan vahdet-i vücuddan nasıl bahsediyorsun? Hem Vahdet-i vücud’dan bahsediyorsun, hem de kendini görüyorsun, dağı, taşı, denizi görüyorsun, kendi kendini yalancı çıkarmış oluyorsun. Kendi varlığın Hakk’ı görmene, hakikatı bilmene mani oluyor.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Ancak selim akıl sahipleridir ki, iyice düşünürler.” (Rad: 19)

Bu Vahdet-i vücud mevzusu her velinin işi dahi değil. Bunlar nadiren gelenlerdir. Zahirî ulemânın hiç işi değil, cühelânın ise asla işi değil. Bu kesin olarak bilinmeli.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)

Bu yalnız vahdet-i vücudçulara ait değil, şimdi kendimize dönelim. Allah-u Teâl⠓Ben size sizden yakınım.” buyuruyor. Acaba bu yakınlığı biz neden hissedemedik, neden göremedik, neden bilemedik? Karşımızda Âyet-i kerime var.

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Resulüm! Kullarım sana beni sorunca haber ver ki, ben onlara yakınım.” (Bakara: 186)

Allah-u Teâlâ her şeyden her şeye yakındır, her şeyde O’nu görebiliyor musun? Senden de sana yakın, O’nu içte hissedebiliyor musun? Yoksa perdede mi kaldın? Eğer hissediyorsan kendinin bir maske olduğunu bilmen ve görmen lâzım. Bunu göremiyorsan, bu hale gelmemişsen, sen Vahdet-i vücud’dan nasıl bahsedebilirsin?

Bu hale gelmeyen kimsenin bunlardan bahsetmesi, nefsine zulmetmesi demektir.

Cenab-ı Hakk Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Onlardan kimi nefsine zulmedendir.” (Fâtır: 32)

Hem nasıl bir zulüm biliyor musunuz? Hiç engeli olmayan bir uçurumdur, insanı cehenneme atar. Çünkü Vahdet-i vücud’u hiç bilmiyor, böyle iken kalemine ve diline dolamış.

•

Allah-u Teâlâ:

“Evvel O, âhir O, zâhir O, bâtın O...” (Hadid: 3)

Âyet-i kerime’si ile her şeyde zâhir olduğunu sana buyuruyor. Bâtın O, sen hâlâ kendini görüyorsun, ağacı taşı denizi görüyorsun, amma O’nu göremiyorsun!

Bu tecelliyâta mazhar olmayan insanlar ancak hakikat ehlinin karşısında cehaletini ortaya koyar.

Kendini gören Vahdet-i vücud’dan bahsetmeye de sahib-i salâhiyet hiç değildir.

Hiç olduğunu bilen, zerre hakir olduğunu gören Hakk’ı görür, Vahdet-i vücud’dan ancak o bahseder. Allah-u Teâlâ dilerse esrarını ona açar. Bunlar da dünya yüzünde yok denecek kadar nadirdir. Her velinin işi değildir.

Sıddıkiyet makamına çıkardığı kimseyi dilerse; kendisini ifnâ ettirir, kendi varlığını husule getirir. O görür, başka hiç kimse görmez, o da Hazret-i Allah’ın göstermesiyle görür, kendisi göremez.

Amma bakıyorsunuz ki, vitrinler Vahdet-i vücud’dan bahseden kitaplarla dolu. Bütün bunlar bilinmeyerek, menfaat için yazılmış veya zanla konuşulmuştur.

Bu Âyet-i kerime’lerin bir tanesinin tecelliyâtına dahi mazhar olamamışsa, hep boşuna konuşmuştur. Hakikat ancak Hazret-i Allah’ın bildirmesiyle ve duyurmasıyla mümkün olur.

Zira Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cumâ:4)

Bu tecelliyât-ı ilâhî işidir, lâf işi değil.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sâdıklarla beraber olunuz.” buyuruyor. (Tevbe: 119)

Mürşid-i hakiki Hazret-i Allah’tır. Bunlar Hazret-i Allah’ın talebesi olduğu için Hazret-i Allah’ı bunlar bilir. Hazret-i Allah onlara ne öğrettiyse ve ne gösterdiyse onu bilir ve görür, o esrarı ancak onlar çözer ve çözdürmeye çalışır. Onlar Hazret-i Allah’a ulaştırır, başkasına şâmil değil.

Âyet-i kerime’de:

“Allah’tan korkar, takva sahibi olursanız, mualliminiz Allah olur.” buyuruluyor. (Bakara: 282)

Bunlar Hazret-i Allah’ın tayin ettiği Mürşid-i kâmil’lerdir. Ezelde nasibdar olanlara nasibini verirler.

Nasıl verirler?

“Mümin kulun kalbi, Rahman olan Allah’ın arşıdır.” buyuruyor Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz.

O, Allah-u Teâlâ’nın manevî arşı olduğu için, manevî arşa ne tevdi etmişse nasibdar olanlara nasibini verir. Diğerleri ise bu kuvvete haiz değildir.

Nasıl ki tasavvufta “Fenâfişşeyh” olmadan “Fenâfirrasul” olmuyorsa, “Fenafirrasul” olmadan “Fenâfillâh” olmuyorsa, “Fenâfillâh” olmadan da “Vahdet-i vücud” a geçilmiyor. Fenafillah’ta hiç olur, hiç olduğunu bilir.

Burada insan asliyeti olan âyân-ı sabitesini görür. Bu bir zerredir. Bir atomdur. Bu zerrenin ne hükmü var? Hiç.

Var olan da, var eden de Hazret-i Allah’tır. Vahdet-i vücud bundan sonra başlar. Bu hiçlikten sonra Allah-u Teâlâ dilerse kendi varlığından onu kendi dilediği kadar haberdar eder.

Bu da ancak Allah-u Teâlâ’dan başka bir mevcud olmadığını gören ve bilenin işidir.

Bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruluyor:

“Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?”

(Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu:)

“Onlara ilk vereceğim şey, nuru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” (Müslim - Hâkim)

“Bu Allah’ın fazl-u ikrâmıdır, kime dilerse ona verir.” (Cuma:4)

Buradan da anlaşılıyor ki tasavvufun en son basamağı Vahdet-i vücud’un ilk basamağıdır. İlk merhale bu olduğuna göre daha bir çok tecelliyâtlar ve merhaleler mevcuttur. Bu merhalelerin her birinin Âyet-i kerime’si mevcuttur. Bu Âyet-i kerime’lerle anlaşılır ve bilinir.

•

“İçinizde... Görmüyor musunuz?” (Zâriyat: 21)

Âyet-i kerime’sinin sırrı; onlar Vahdet-i vücud’dan bahsedeceği zaman, açık olarak ifade edeyim, Hazret-i Allah’ı görür. İçte de O’ndan başka bir vücud, bir mevcud olmadığını görür. Allah-u Teâlâ’nın göstermesiyle Vahdet-i vücud’u O’nun dilediği kadar bilir.

“Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur.” (Nur: 35)

Bunlar kendisine çektiği ve nuruna kavuşturduğu kimselerdir. Bu da ayrı bir tecelliyâttır Vahdet-i vücud’da.

•

“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)

Vahdet-i vücud’dan bahseden insan, Allah-u Teâlâ’nın göstermesiyle bunu kendinde görür ve bilir. Bütün tecelliyâtlara mazhardır.

“Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.” (Vâkıa: 85)

Yani biz her şeyden her şeye yakınız, fakat siz bunu görmüyorsunuz.

•

Ve size Vahdet-i vücud’un nerede biteceğini ifşâ edeceğim.

“O’nun varlığından başka her şey helâk olacaktır.” (Kasas: 88)

Size âyân-ı sâbiteden bahsediyoruz. Bu Âyet-i kerime’nin tecelliyâtına geldiği zaman, o âyan-ı sâbite de parçalanır. Atom parçalanır burada. En son merhaleyi size izah ettim. Fakat bundan sonrasını anlatmama imkân yok.

•

Bu Vahdet-i vücud’cular hangi Âyet-i kerime’nin tecelliyatına mazhar ki Vahdet-i vücud’dan bahsediyorlar!

Henüz fazilet kapısından alınmamış, Tasavvuf’un basamağına basmamış bir kimsenin Vahdet-i vücud’dan bahsetmesi büyük bir cehalet ve dalâlettir.

Size vasiyetim olsun ki, Vahdet-i vücud’dan mevzubahis etmeyin. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın hususi kullarıdır. Tecelliyât-ı ilâhîye mazhar olanlardır. Bunlar müstesnâdır. İçinizde böyle bir kimse yok ki, bundan bahsetsin. Zan ile kaleme veyahut diline alan, çok iyi bilsin ki, kendisini helâk ettiği gibi etrafını da helâk etmiş olur. Kendisini zehirlediği gibi, okuyan ve dinleyenleri de zehirler.

“Bunlar müstesnâdır.” dediğimizin içyüzünü açalım. Allah-u Teâlâ bunları kendisi için yaratmıştır. Yüzü ile yöneldiği işte bunlardır. Hakk’ın tercih ettiği bunlardır, Hakk’ı tercih edenler de bunlardır. Bunlar doğrudan doğruya Hazret-i Allah’ın Resul’ünün vârisidirler.

Ve şimdi bir Kudsî Hadis-i şerif’le bu mevzuyu kapatıyoruz:

“Muhakkak ki Ebrâr’ın benimle mülâki olmaya iştiyakları çoğalmıştır. Halbuki benim onlarla mülâki olmaya iştiyakım daha kuvvetlidir.”

Allah-u Teâlâ onları kendisi için yaratmıştır. Onlar Hazret-i Allah’a Hazret-i Allah ile bakar, Hazret-i Allah’ın nuru ile Hazret-i Allah’ı görür. Çünkü Hazret-i Allah kendi nuru ile onlara gösteriyor. Bunlar gözle, ilimle bilinecek işler değil.

Hazret-i Allah’ın veli kulları var, onlar Hazret-i Allah’a âşıktır. Bir de kendisi için yarattığı “Ebrar” kulları var. Hem onlar Hazret-i Allah’a âşıktır, hem de Hazret-i Allah onlara âşıktır. İşte Kudsî Hadis-i şerif. Bunlar müstesnâ kullardır. Allah-u Teâlâ’nın yüzü ile yöneldiği işte bunlardır. Hakk’ın tercih ettiği bunlardır, Hakk’ı tercih eden de bunlardır. Bunlar vâris-i nebidir.

İşte bunları da bilmediklerinden inkâra kalktılar.

Bunlar Hakkal-yakîn ilim sahipleridir. Bunların muallimi Hazret-i Allah’tır.

“Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)

Bunun içindir ki bu ilmi bilemediler ve inkâra kalktılar. Bunlar sadır ilmi sahipleridir. Başkası bunu görmez ve bilmez.

“Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.” (Bakara: 269)

Buradan anlaşılıyor ki Hazret-i Allah dilediğine bu lütfu bahşediyor.

Bunun içindir ki Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’de şöyle buyurur:

“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)

Bakınız burada işaret var, onlar doğru yoldadır. Bunlar Hakk’a bağlıdır, halka rağbet etmezler. Bunların her ihtiyacını ve işlerini bizzat Hazret-i Allah görür, kimseye muhtaç değillerdir.

Âyet-i kerime’sinde Cenâb-ı Hakk buyurur ki:

“Salihlerin işini O görür.” (A’raf: 196)

Diğer halk da bu ilimden habersiz olduğu için bu ilmin karşısında donup kalıyor. Fakat biz bu ilimle bölücülerin karşısına çıkmasaydık ne siz anlardınız, ne de onlar anlardı dalâlette olduklarını... Bunun sebebi sırrı budur.

Bu ilimler boş yere meydana çıkmadı. Bu zamanda her gün bir bölücü türüyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız, O size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir marifet bir nur verir.” (Enfal: 29)

İşte bu Allah-u Teâlâ’nın bahşettiği marifetullah ilmi olduğu için anlamıyorsunuz. Burada görüyorsunuz ki, Âyet-i kerime’den de anlaşılacağı üzere bunların muallimi bizzat Hazret-i Allah’tır.

“Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)

•

Mevzuyu daha iyi dimağınıza yerleştirmek için Âyet-i kerime’ler ve Hadis-i şerif’ler tekrar tekrar arzediliyor. Şaşırmayasınız diye.

•

 

“Hakikat ehli”nin ve “Hareket ehli”nin mihengi:

Hakikat ehli Liveçhillâh’tır, her işi yalnız ve yalnız Allah içindir. Yalnız ve yalnız Allah için çalışır. Kimseden bir şey beklemez, talep etmez. Dünya menfaatı için çalışmaz. Onlar derler ki “Bizim ücretimiz Rabbül-âlemin’e aittir.” İbadet ve taata devam ederler ve bu suretle Hazret-i Allah’a yakın olmaya çalışırlar. Hazret-i Allah’ın rızasını kazanmak için gayret ederler.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bir Hadis-i kudsî’de bunların vasıflarını beyan ediyor ve inananlara duyuruyor:

“Velilerimden birisine düşmanlık eden kimseye ben harp ilân ederim. Kulumu bana en çok yaklaştıran şey, farz kıldığım ibâdetleri yapmasıdır. Nâfile ibadetlerle de bana o kadar yaklaşır ki, nihayet ben o kulumu severim. Sevince de artık onun duyan kulağı olurum, o benimle işitir. Gören gözü olurum, o benimle görür. Eli olurum, o benimle dokunur. Ayağı olurum, o benimle yürür, (Kalbi olurum, o benimle anlar. Söyleyen dili olurum, o benimle konuşur.) Ne dilerse onu yerine getiririm. Herhangi bir şeyden bana sığınırsa ben onu muhafaza ederim.” (Buharî. Tecrid-i sarih: 2042)

Hareket ehli ise halka yakın olmaya çalışır, onların Hazret-i Allah ile hiç bir ilgileri olmaz.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:

“İnsanların bir takımları vardır ki inanmadıkları halde ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık.’ derler.” (Bakara: 8)

“Bunlar güya Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar, oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar da bunun farkında değillerdir.” (Bakara: 9)

Allah-u Teâlâ onların iddiâlarını reddetmektedir. Her ne kadar müminleri aldatmaya çalışıyorlarsa da, aslında aldanan bizzat kendileridir, en büyük zararı yine kendileri görürler.

 

 

VAHDET-İ VÜCUD

HIRSIZI

 

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde:

“De ki: O Allah bir tektir. Allah Samed’dir, herşey O’na muhtaç, O hiç bir şeye muhtaç değildir.” buyuruyor. (İhlas: 1-2)

Vücud O, mevcud O. O’ndan başka ne vücud ne de mevcud var. Bütün mevcudat vücud nurunun zerrelerinin zuhur mahallidir. Ama sen yaratılmışlarda kaldın. Hakk’ı bilemedin, bildiğini sandın.

Halbuki vücud elbisesini çıkarırsan O var. Vücud elbisesini giydiğin zaman sen varsın. O halde onu nasıl göreceksin?

Farz-ı muhal ki bütün kainat bir tepsi, üzerinde de birçok nimetler var. Sen ise görebildiğin kadar tepsiyi görebiliyorsun. Kainat tepsisinin üzerindeki nimetleri de görüyorsun.

Fakat o nimetleri yaratanı, o tepsiyi tutanı görmüyorsun. “L┠da, yaratılmışlarda kaldın. Bir de utanmadan Vahdet-i vücud’tan dem vuruyorsun. Bu büyük bir yalan değil midir?

Çünkü O “Ehad” buyuruyor. Ondan başka hiçbir mevcud yok.

O birdir. Her şeyi O yarattı ve herşey O’na muhtaçtır. Zira O yaratıyor, O yaşatıyor, O öldürüyor ve yine O diriltiyor. Ama sen O’nu göremedin.

“Kulhüvallâhü ehad” diyorsun, fakat isimde kaldın, kelamda kaldın, amma onu göremedin.

Zerreden kürreye kadar herşey herşeyi kuşatmıştır. Kimini zar ile kuşatmış, kimini deri ile, kimini kabuk ile...

Yani Allah-u Teâlâ her zerreyi bir şey ile çevirmiştir. Yerler de böyledir, gökler de böyledir. Arşurahman ile de her şeyi kuşattırmıştır. Hazret-i Allah ise her şeyi kuşatmıştır, bütün âlemleri çepeçevre çevirmiştir.

“O herşeyi çepeçevre kuşatandır.” (Nisa: 126)

Sen “L┠da kaldın, yeri göğü gördün.

Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruyor. (Nur: 35)

Gösterdikleri bunu görüyor, böyle olduğunu da biliyor. Ama sen yeri gördün, göğü gördün. O’nun nuru olduğunu göremedin.

Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“O zahirdir.” (Hadid: 3)

O ki “Ben zahirim.” buyuruyor.

Böyle buyurmasına rağmen O’nu gördün mü? Göremedin. Fakat gösterdiği ve bildirdiği kimseler bunu böyle olduğunu biliyor. O’ndan başka bir mevcud olmadığını da görüyor.

Ve yine buyuruyor:

“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)

Senden sana yakın olduğunu söylüyor. Bunu görebildin mi? Fakat bildirdiği ve gösterdiği kimseler bunu hem görüyor ve hem biliyor. Sen bunları nereden görüp bileceksin? Çünkü senin içinde nefsin var, masiva putları mevcud. Sen bu hakikatı nasıl bileceksin?

Allah-u Teâlâ yine buyuruyor:

“Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.” (Vâkıa: 85)

Yani Allah-u Teâlâ herşeyden herşeye yakındır. Sen bunu görebiliyor musun? Bunu gösterdiği kimseler bunun böyle olduğunu biliyor ve görüyor.

Bunların hepsi Allah-u Teâlâ’nın bildirdiği kullara mahsustur. Bunu yalnız onlar görür ve bilir. Zira onlar Cenâb-ı Hakk’ı görür, O’ndan başka bir şey görmez.

O biliyor... Vücud O, mevcud O...

Sen ise bu kadar körlükten sonra Vahdet-i vücud’tan bahsediyorsun.

Allah hırsızı, sahte Vahdet-i vücud’çu! Âyet-i kerime’lerin tecelliyatına varamadan bu mevzulardan nasıl bahsedebilirsin?

Buradan görülüyor ki Allah-u Teâlâ senden de sana yakın. Herşeyden herşeye yakın. Bunu bizzat O buyuruyor. Sen ise O’nu göremediğin için göklerde veyahut başka yerlerde olduğunu zannediyorsun. Ve O’nu kıt düşüncenle hâlâ mülkün içinde olduğunu sanıyor, hem de Vahdet-i vücud’tan bahsediyorsun.

O ise bütün kâinatı çepeçevre kuşattığını beyan buyuruyor:

“O herşeyi çepeçevre kuşatandır.” (Nisâ: 126)

Ama sen Yaratan’ı göremedin, yaratılmışları gördün.

Oysa Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“İçinizde... Görmüyor musunuz?” (Zâriyat: 21)

“İçinizdeyim!” buyuruyor. O bunu buyurduğu halde, içinde olduğunu görebildin mi? Göremediğini iyi biliyorum. Çünkü senin içinde nefsin var. Nefis putuna dayandın, O’nu gördüğünü sandın, şeytanı rehber edindin.

Nitekim Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Muhakkak ki şeytan size daima kötülüğü, hayasızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara: 169)

Hakikat yolunda gittiğini sanıyorsun, şeytanla arkadaşlık yapıyorsun. Ve bir gün uykudan uyanacaksın, kiminle olduğunu göreceksin.

Ve diyeceksin ki:

“Ey şeytan! Keşke benimle senin aranda gün doğusu ile batısı kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü arkadaşmıssın sen.” (Zuhruf: 38)

Sen bu esrar-ı ilâhiyi nasıl bileceksin ve nasıl göreceksin? Zira aklın Akl-ı meaş, ilmin zandan ibaret. Bildiğini sandın, kibrin sana kendini bir allâme olduğunu gösterdi. Ama bir gün gelecek gerçekten cahil olduğunu anlayacaksın.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuracak:

“Andolsun ki sen bundan gafildin. İşte şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.” (Kaf: 22)

Ama dönüş yok.

Kalp kulağının açılması lazım, hakikatı duyman için. Ama senin açılmadı.

Kalp gözünün açılması lazım. Esrar-ı ilâhiyi görmen için.

İlmin Ulül-elbâb’a varması lazım, bu hakikatları öğrenmesi için. Ama sen zanda kaldın, İlmel-yakin’de kaldın.

Senin aklın Akl-ı meaş’tır. Akl-ı meaş’tan sonra Akl-ı mead, Akl-ı nurani, Akl-ı kül var. Ulül-elbâb’a varanlar ise Allah-u Teâlâ’nın duyurması ile duyar. Ne duyurmuşsa, ne göstermişse onu görür. Bu da ancak zâhiri ilimden sonra tarikat ilmine, tarikat ilminden sonra hakikat ilmine, hakikat ilminden sonra marifetullah ilmine geçtiğin zaman husule gelir. Bunu ancak dilediğine lutfeder. Rabbanî’lerden kime bildirdiyse yalnız onlar bilir. Zira onların muallimi Hazret-i Allah’tır.

Kalbinin kilidi kapalı, kalp gözün kör, kalp kulağın duymuyor. Bu ilimlerin olduğunu dahi bilmiyorsun. Çünkü ilmin ilm-i cehil olup da zandan ibaret. Dan dan edip duruyorsun! Ve bunun büyük bir mesuliyet olduğunu da bilmiyorsun.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“De ki: Allah hakkında yalan uyduranlar elbette iflâh olmazlar.” (Yunus: 69)

Ey Vahdet-i vücud hırsızı!

Bir düşün, giydiğin elbise vücudun yanında ne ise, vücud elbisesi de Hazret-i Allah’ın yanında budur.

Kâinat da böyledir. Sen elbisede kaldın. Gördüğünü, bildiğini sandın. Kendi vücudunu ilâh edindin.

Niçin bunlara Allah hırsızı dendi? Çünkü kendi nefislerini dahi bilemiyorlar. Bütün âlemleri yaratanı tarif etmeye çalışıyorlar. Ve böylelikle kitap yazıp para kazanıyorlar. Bu bir sahtekarlık değil midir?

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, hiçbir bilgisi olmadığı halde Allah hakkında mücadele (münakaşa) eder ve her bir inatçı şeytanın ardına düşer.” (Hacc: 3)

Allah-u Teâlâ kime murad ettiyse, kime duyurup kime gösterdiyse bu hakikatı ancak onlar bilir. Yüz senede bir gelenlerin içinde dahi nadir kimseye bu sırrı açmıştır, bunu ancak onlar bilir. Bilebilmesi için de Allah-u Teâlâ o kişinin:

1- Kalb kilidini açmıştır.

2- Kalb kulağını açmıştır.

3- Kalb gözünü açmıştır.

4- Nurunu akıtmıştır.

5- Bütün esrarını kalbine nakşetmiştir.

Bunu da ancak kendi has kulları olan Rabbanî’lerine bildirmiş ve duyurmuştur. Çünkü bunların muallimi bizzat Hazret-i Allah’tır.

Ama Allah hırsızları bu varlıkların mevcudiyetinden dahi habersizdirler. Bunları hayatında hiç duymamıştır, hiç bir bilgileri yoktur. Kendilerini dahi bilmezler. Çünkü “Men arefe”nin sırrından mahrumdurlar. Kendisini bilmeyen, nefsini tanımayan, Marifetullah ilmi ile aşina olmayan kimseler bunları nasıl bilebilirler? Bir de âlemlerin Rabbini güya tarife çalışmak cehaletinde bulunuyorlar. Hiç şüphe yok ki bu da ahir zamanda türeyecek olan ahir zaman ulemasının icraatıdır.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, İslâm’ın yalnız ismi, Kur’an’ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum kalacak.

Onların âlimleri gök kubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir.” (Beyhaki)

İşte bu icraatları ile bu duruma düştüklerini göstermiş oluyorlar.

 

•

 


| İçindekiler | Yayınlarımız | Ana Sayfa |