HAKİKİ VAHDET-İ VÜCUDÇULAR
VE SAHTELERİ

 

Zerreyi zirveye çıkaran ve yine murad ettiğinde denize düşüren Allah.

O damla denize düştüğünde ne olur? Hiç olur. Denizden çıkmıştı, yine denize düştü.

İşte, bunu bilen gerçek mânâda hiç olur, var olan Hazret-i Allah’tır. İşte bu hâle getirdiği kimse ancak Vahdet-i vücud’dan konuşabilir, başkası sahib-i salâhiyet değildir.

Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buharî)

Yine de öyledir.

Bu Hadis-i şerif’e çok dikkat edin, ilerideki mevzuları bununla çözersiniz. Bütün gayemiz Hazret-i Allah’ı size duyurmak.

Bu Hadis-i şerif ile de görülüyor ki, var olan yalnız Hazret-i Allah’tır. Bunu bilen ve görebilen Vahdet-i vücud’dan bahsedebilir. Ve fakat bu hale gelmeyen ise Kelime-i tevhid’i dahi söyleyemez, söylemesini dahi bilmez, “L┠da kalır.

Niçin? Size bunun izahını yapalım:

Yaratılmış hiç bir şey Allah değildir. Bir kimse Hazret-i Allah’ı görmeyip yaratılanları görüyorsa, o “L┠da kalmıştır. Her şeyi yaratan Hazret-i Allah’tır. Amma sen O’nu göremedin, kendi içinde olduğunu da bilemedin. Yaratılanları gördün ve O’nu O’nun yarattığı mülkün içinde zannediyorsun. İşte bunun için “L┠da kaldın. Hem de Vahdet-i vücud’dan dem vuruyorsun.

Âyet-i kerime’de:

“Allah kime nûr vermemişse, onun nûru yoktur.” buyuruluyor. (Nur: 40)

Halbuki ise vücud O, mevcud O... Bütün kâinat vücud nûrunun zerrelerinin zuhur mahalli olduğunu görmüyorsun, bilmiyorsun, amma Vahdet-i vücud’dan bahsediyorsun.

Sen bunu nasıl bilip nasıl bahsedersin? Hem de O’nun mülkün içinde olduğunu sanıyorsun. O ise senden sana yakın olduğunu görmüyorsun ve bilmiyorsun. Kendini Hazret-i Allah’tan ayrı olduğunu sanıyorsun da, Vahdet-i vücud’dan bahsediyorsun. Bu ne büyük bir körlüktür ve fakat bilmiyorsun. Kendini bilmiyorsun, bütün kâinâta yaratanı bildirmeye çalışıyorsun.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:

“Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile hararet bir değildir.” (Fâtır: 19-20-21)

“Dirilerle ölüler de bir değildir. Allah dilediği kimseye işittirir. Sen kabirlerde olanlara işittiremezsin.” (Fâtır: 22)

Ne idrak ederler, ne de anlarlar.

 

Vahdet-i vücud nedir? Buna mazhar olan kimlerdir?:

Vahdet-i vücud, Hazret-i Allah’tan başka hiç bir mevcut olmadığını görene ve bilene mahsustur. Başkası bilemez. Konuşsa da yalan ve yanlış konuşur.

Vahdet-i vücud’dan bahseden kimsenin “İsm-i Âzam”ı bilmesi lâzımdır.

İsm-i Âzam’ı mı merak edersin? Allah dediğin zaman ve O’ndan başka hiç bir mevcut olmadığını gördüğün zaman, onu söylemiş olursun.

“Lâ ilâhe illallah” da İsm-i Âzam’dır ve fakat O’ndan başka bir mevcut olmadığını gördüğün zaman... -Demek ki görülüyormuş!- işte o zaman gerçek mânâda Kelime-i Tevhid’i söylemiş olursun. İman-ı kâmil de budur. O’ndan başka bir şey görmediğin zaman iman kemale erer.

Bu esrar-ı ilâhiyi ancak marifetullah ehlinden dilediği kimseye bildirmiş, her veli kuluna dahi beyan etmemiştir. Yüz senede bir gönderdiği kullarından bazısına açmıştır. Bunun içindir ki bu husus, pek az kişinin bilebileceği iştir.

Bildirdiklerinin dahi tecelliyâtları ayrı ayrı olduğu için kişi kendi bilgisini ortaya koymuştur.

Bunlar pek az gelmiştir, fakat bunların dahi tecelliyâtları ayrı ayrıdır.

 

İlimde Derinleşenler:

Allah-u Teâlâ bir insandan idrak ve kavrayışı kaldırdığı zaman ne zâhirî mânâyı, ne de asıl mânâyı anlayamaz. Ancak Allah-u Teâlâ’nın kavrayış verdiği kimseler öz mânâyı anlarlar. Bu ise zâhirin altındaki iç mânâdır.

Âyet-i kerime’sinde:

“Bunlara ne oluyor ki hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyorlar.” buyuruyor. (Nisâ: 78)

Halbuki Kur’an-ı kerim nazil olduğu zamandaki Arap topluluğu Kur’an-ı kerim’in dış mânâsını anlıyorlardı, fakat o hitap ile kastedilen asıl mânâyı anlayamıyorlardı. İşte Allah-u Teâlâ onları bu iç mânâyı anlamamakla zemmediyor.

Neden? Bunlar faydalı olan marifetullah ilminden mahrum olduğu için... Onlar da bunlar da, bu ilimden mahrum oldukları için gerçeği bilmiyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“İlimde derinleşenler ise ‘Ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafından!’ derler. Bu inceliği ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.” (Âl-i imran: 7)

İşte Allah-u Teâlâ ancak ilimde derinleşen, aklı “Ulül-elbab”a varan, ehlinin hakikatı kavrayacağını beyan buyuruyor.

Bu Âyet-i kerime’de çok derunî mânâlar var. Onun içindir ki, izahı bu an için mümkün değil.

Ancak şu kadarını arzedelim: Allah-u Teâlâ kalbinin kilidini açmış, “Yakınlık” ve “Sıddîkıyet”e nail etmiş, dilediğini bildirmiş, hakikatı duyurmuş ve göstermiş. Gösterdikleri ancak gösterdiği kadarını bilir ve söyler. Bunlara “Allah ehli” denir. Allah-u Teâlâ’nın bu hakikatları bildirmediği kimseler yalan yanlış konuşur dururlar.

•

Vahdet-i vücud mevzusu dıştan bakanların bilebileceği mevzu değildir, bu ancak içten görenlerin bilebileceği ve görebileceği bir hakikattır.

Ki bu da ancak:

“Ben değilim ben,

Bir benliğim var benden içeri.” diyebilenlerin işidir, başkasına şamil değildir.

Fakir der ki:

“Allah’ım! Sensiz kuvvet olmaz, sensiz vücud olmaz, sensiz mevcud olmaz, lâ mevcude illâllah.

Sen Sübhan’sın, sen Sultan’sın, sen Hâlik’sın, sen Râzık’sın, sen çok Gani’sin Allah’ım!”

Bu söylediklerimizi, bu Vahdet-i vücud’dan bahsedenler anlıyorlar mı? Tabii ki anlamıyorlar. Zira bu, ancak Allah-u Teâlâ’nın fazilet kapısından içeriye aldıklarının bilebileceği bir hususiyettir. Zira kalbin kilidi de içeriden açılır.

Dıştan bakanlar perdeyi görür, orada kalır.

Onlar:

“O zâhirdir.” (Hadid: 3)

Âyet-i kerime’sini bilip okuyamaz.

Bu ancak “Ulül-elbâb”ın işidir. Bir insan mânevî terakkilerle “Akl-ı meaş”tan “Akl-ı mead”a, “Akl-ı mead”dan “Akl-ı nurânî”ye, “Akl-ı nurânî”den “Akl-ı kül”e çıktığı zaman:

“Yeryüzünde bulunan her şey fenâ bulacak, ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin vechi baki kalacak” (Rahman: 26-27)

Âyet-i kerime’si tecelli eder.

Sahte Vahdet-i vücud’çu! Hadi bu Âyet-i kerime’nin gerçek tecelliyâtını izah et!

Bu tecelliyâta mazhar olan kimsenin aklı da kendisi de kül haline gelir, varlığa ait hiç bir şeyi kalmaz. Allah-u Teâlâ’nın bir kimseyi “Ulül-elbab”a çıkarması, O’nun bildirmesi ve göstermesi ile kaimdir. Bu, ilimle ibadetle olacak bir şey değildir. Burada artık mahlukun hükmü yoktur. Var olan Hazret-i Allah husule gelir. Vücud O, mevcud O... Bu mevzu “Bütün mevcudâtın O’nun vücud nûrunun zerrelerinin zuhur mahalli olduğunu” bilenin ve görenin bilebileceği bir esrar-ı ilâhîdir, başkası bunu bilemez.

Diğerleri ismini duymuştur, olduğunu sanmıştır.

•

Bir kimse bütün varlığını ifnâ etmedikçe Var’ı bilemez ve göremez:

Bir kimse bütün varlığını ifnâ etmedikçe Var’ı bilemez ve göremez. Zira kendisinindir zannettiği vücud varlığı, Var’ı bulmaya mânidir. Bu mevzu iman-ı kâmil olanların işidir. İmanı suretâ, ilmi de zandan öteye geçmeyen kimse ancak cehaletini ortaya koyar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:

“Onlar hakikaten kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancıdırlar.

Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı bile unutturmuştur. Onlar şeytan fırkasıdır. İyi bilin ki asıl kayba uğrayanlar şeytan taraftarı olanlardır.” (Mücadele: 18-19)

Enes -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Şüphesiz ki insanlardan Allah’a yakın olanlar vardır.” buyurmuştu.

Ashab-ı kiram:

Yâ Resulellah! Bunlar kimlerdir? diye sordu.

Buyurdular ki:

“Onlar Kuran ehli, Allah ehli ve Allah’ın has kullarıdır.” (Kütüb-ü sitte Muhtasarı Tercümesi. C.16 sh: 541)

Bunlar;

“Ben değilim ben,

Bir benliğim var benden içeri.” diyenlerin işidir.

O ise henüz kendisini bilmiyor, Yaratan’ını tarife çalışıyor. Nefis putunu eline almış, o put ile irşada kalkmış. Yarın mahşerde bu nefis putu ile huzura çıkacak. O zaman kime taptığını görecek, görünce de ayılacak.

Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“İnsanlar uykudadırlar, öldükten sonra uyanırlar.” (K. Hafâ)

Bunlar o zaman uyanacaklar.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır.” (Nisâ: 126)

Zerreden kürreye kadar, her şey her şeyi kuşatmıştır. Kimini zar ile kuşatmış, kimini deri ile, kimini kabuk ile... Yani Allah-u Teâlâ her zerreyi bir şey ile çevirmiştir. Yerler de böyledir, gökler de böyledir. Arşurahman ile de her şeyi kuşattırmıştır. Hazret-i Allah ise her şeyi kuşatmıştır, Vahdet-i vücud’dur. O’ndan başka ne vücud var, ne de mevcud. O Habir’dir, her şeyden haberdardır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Allah onların geçmişlerini de geleceklerini de bilir. Kulların ilmi ise bunu kavrayamaz.” (Tâhâ: 110)

Vahdet-i vücud’dan bahsedenlerin bunlardan haberi var mı?

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyurmaktadır:

“Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. O’nun ilmi ise her şeyi kuşatmıştır.” (Tâhâ: 98)

•

Sahte Vahdet-i Vücudçular kendini görür:

Hakiki Vahdet-i vücud’çular ile sahte Vahdet-i vücud’çuları size Âyet-i kerime’lerle ve Hadis-i şerif’lerle ayırt edeceğiz. Hakikatı bilmeniz, dalâlete düşmemeniz için. Hakiki Vahdet-i vücud’çular Hazret-i Allah’ı görür, kendisini görmez. Bu, Fenâfillah’a çıkanların işidir. Hani az evvel demiştik ki “Zerreyi zirveye çıkaran, sonra o zerreyi tekrar denize düşüren O’dur. O zerrenin ne hükmü var?”

Sahte Vahdet-i Vücud’çular ise kendini görür, Hazret-i Allah’ı görmez. Hazret-i Allah’ı mülkün içinde arar, hem de Vahdet-i vücud’dan bahseder. Bunlar sahtedir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Kör oldular, sağır kesildiler.” (Mâide: 71)

Zan ile hareket eder. Vahdet-i vücud’un ismini duymuştur ve bildiğini sanmıştır.

Oysa bu Allah-u Teâlâ’nın fazl-u ikramıdır. Ancak dilediğine ihsan eder.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cuma: 4)

Bu Âyet-i kerime ile “El-ilmü ilmâni...” Hadis-i şerif’i çok geçmiştir. Bunun sebebini ve sırrını açayım.

Bu ilim tahsille ibadetle olacak iş değildir. Allah-u Teâlâ kimi severse onu kendisine çeker, kimi de çekerse ona lütfeder, ihsan eder. Bu başka türlü olmaz. Ancak ve ancak Hazret-i Allah’ın ihsanıdır ve o “Faydalı ilmi” bilmesiyle kâimdir. Buna her veli dahi vakıf olamaz. Ancak dilerse Allah-u Teâlâ yüz senede bir gönderdiklerinden bazılarına bu sırrı ifşâ eder ve bunu yalnız onlar bilir.

Arzettiğimiz gibi onlar Hazret-i Allah’ı bilir. “Vücud O, mevcut O...” olduğunu bilir, görür ve söyler. Amma vitrinlere bak! Vahdet-i vücud için çok yazılmış kitaplar görürsün. Bunun gerçeğini bilmediklerini kendileri de çok iyi bilirler.

Âyet-i kerime’ye gelince, Allah-u Teâlâ buyurur ki:

“Biz kitapta açıkça belirttikten sonra indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet ediciler lânet eder.” (Bakara: 159)

Bir madde, menfaat ve şöhret için buna cüret etmişlerdir.

Hele hele kendini henüz daha öğrenmemiş, nefsin ne olduğunu bilmiyor. Bu gibi kimseler “Men arefe”nin sırrından mahrum olduğu halde Vahdet-i vücud’dan bahsederler.

Ehl-i hakikatın yanında bu ne kadar gülünçtür.

•

Sahte Vahdet-i Vücudçu’lar hiçbir Âyet-i kerime’nin tecelliyatına mazhar değildir:

Bu Vahdet-i vücud’dan bahsedenler, acaba hangi Âyet-i kerime’nin tecelliyatına mazhardır?

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Zancılardan önce, yani zanlarıyla konuşanlardan önce ilim öğreniniz.” (Buhari)

Bu bir emr-i peygamberidir. Şimdi bu hakikat aynasına bak da durumunu gör. Zira hakikatlar hep Âyet-i kerime ile belirtiliyor.

Ve şu Âyet-i kerime’yi bu sahte Vahdet-i vücud’çulara ayna olarak göstereceğiz:

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur: 35)

Bu Âyet-i kerime’nin aslını izah edebilir mi? Yoksa hakikat âleminde kör müdür? Buradaki esrarı bilmeyen, Hazret-i Allah’tan nasıl bahsedebilir? Bildiğini ne ile ispat eder, bilmiyorsa nasıl bahseder? Bu gerçekten büyük bir cehalettir.

•

“Çünkü insan çok zâlim ve çok câhildir.” (Ahzab: 72)

Hem kendi nefsine zulmeder, hem de bu cehaletiyle beşeriyete yanlış yön vermekle Hakk’tan ayırır ve yetmişiki yoldan bir yola sevkeder. Bu ise manevi bir katliamdır. Bunun için hem zâlimdir, hem câhildir. Hem kendisine zulmediyor, hem de beşeriyete zulmetmiş oluyor.

Şimdi Âyet-i kerime’ler bir bir geliyor.

Allah-u Teâlâ buyurur ki:

“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)

Bunu hissedebiliyor musun? Bunu görebiliyor musun? Hissettiğini ne ile ispat edebilirsin? Ve bunu nasıl tarif edersin? Bunun izahı lâzım.

•

Hemen ikinci Âyet-i kerime geliyor.

Allah-u Teâlâ buyurur ki:

“İçinizde... Görmüyor musunuz?” (Zâriyat: 21)

Hitab-ı ilahiye bak! “İçindeyim, görmüyor musun?” buyuruyor Cenâb-ı Hakk.

Bunu görebiliyor mu? Yoksa kalbinin içine yerleştirdiği, birer put mesabesinde olan Hakk’tan gayrı sevgilerle mi meşgul? Nazargâh-ı ilahi olan kalbi bunlarla işgal edip bunlarla meşgul olan Vahdet-i vücud’dan ne anlar? Daha kendisini dahi bilmiyor, içini tahliye edip temizleyememiş, bir de Vahdet-i vücud’dan bahsediyor!

Bunların işi suretadır ve zan ile konuşurlar. Gerçekte ise hakikatten mahrumdurlar, mahrum olduklarını da bilmezler.

Onlar hakikatı niçin bilmiyor? Çünkü ehl-i hakikatın muallimi bizzat Hazret-i Allah’tır, bu ilim ise “Sadır ilmi” dir. Onun muallimi ise benibeşerdir, ilmi de “Satır ilmi”dir. Arada bu kadar muazzam farklar var. Ya satırdan almıştır, yahut kulağı ile duymuştur, olduğunu sanmıştır. Onun için gerçek mânâda hakikata kördür.

Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helâk eder misin Allah’ım!” (Araf: 155)

İşte gerçekten bu beyinsizlerin bu kadar ileri gidip tasavvuftan ve Vahdet-i vücud’dan bahsetmeleri gerçekten Hazret-i Allah’ı çok kızdırmıştır.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“O Lâtiftir, Habirdir.” (En’am: 103)

Allah-u Teâlâ Lâtif’tir; en ince işleri yapan, bütün işlerin inceliklerini bilendir.

Sen ise hâlâ Hazret-i Allah’ı O’nun yarattığı mülkün içinde arıyorsun, hem de Vahdet-i vücud’dan bahsediyorsun! Gerçekten bu bir sapıklık ve cehalet değil midir?

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Her şeyden haberdar olan Allah gibi sana hiç kimse haber veremez.” (Fâtır: 14)

Bütün sır buradan geliyor, sen bunları nereden bileceksin?

Amma sen Allah-u Teâlâ’nın hükmünü bırakıyorsun, kendi zannınla hareket ediyorsun, ilâhi hükmü bilmiyorsun.

İşte buradan da anlaşılıyor ki; ancak Hazret-i Allah’ın duyurduğu, bildirdiği kimseler bu esrar-ı ilâhiyi bilirler. Diğerleri ise kendi kuru zanlarıyla konuşurlar.

Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak Ârif billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Azîz ve Celîl olan Allah onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbaîn - Ebu Hüreyre’den)

İşte bu Ârif-i billâh olanlar marifetullah ehlidir. İlmi gerçekten Hakk’tan almıştır. Ve fakat bu zancılar bu ilmi kimden aldı? Bunların muallimi ise şeytandır.

Bu Hadis-i şerif’i biraz izah edelim. Size bu izah edilenler gizlenmiş mücevheratlardandır. İlminiz İlmel-yakin, aklınız da Akl-ı meaş olduğu için kavrayamıyorsunuz. Zira ilimlerde de akıllarda da dereceler vardır.

Âyet-i kerime’de:

“Her ilim sahibinin üstünde daha üstün bir bilen vardır.” buyuruluyor. (Yusuf: 76)

Bunu size biraz açalım. Büyük bir elmas parçası var. “Bunu satıyoruz, yüzbin liraya alır mısınız?” deseler, bu mücevheratın kıymetini bilmeyen kimse “Ben ne yapayım bu taşı, beni kandırmaya mı çalışıyorsun, hiç ben kanar mıyım?”der. İşte bu da bir akıldır. Fakat anlayanın eline geçtiği zaman, parça parça yapar milyarlara satar. Bu da bir akıldır. Çünkü biliyordu, bilgisini kullandı, mücevheratın kıymetini takdir etti.

Bu bir temsildir ve bu temsilde gizli sırlar var. İyi bilin ki bu insanların her biri bir taş değildir. Elmas olanlar da vardır. Amma kimde olduğu belli olmaz.

•

“Mümin kulun kalbi, Rahman olan Allah’ın arşıdır.”:

Daha evvel arz edildiği gibi her şeyin bir özü vardır. Dağların özünde elmas var. Kâbe-i muazzama’nın özünde Hacer-i esved var. İnsanın özünde de Hazret-i Allah var.

İnsan-ı Kâmil’in Âlem-i ekber oluşu bundandır.

Bunun ispatı:

Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsi’de buyurur ki:

“Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” (K. Hafâ: 2256)

Bir Hadis-i şerif’te ise:

“Mümin kulun kalbi, Rahman olan Allah’ın arşıdır.” buyuruluyor.

Marifetullah ehli Hakk’ı bildi, Hakk’ın bildirmesi ile hakikatı bildi.

“Ben âlimim, ben biliyorum.” diyenlere gelince; onlar nefsini bildi ve onun arzusuna uydu. Gerçekten Allah-u Teâlâ’yı gerçek mânâsı ile bilemedi. Zira kalbinin kilidi açılmadı. Zâhirî ilim dışta kalır, marifetullah ilmi kalbin içine akıttırılır.

Daha önce bir temsil getirmiştik ve demiştik ki:

Zâhirî ilim yumurtanın dış kabuğudur, tarikat ilmi beyazıdır, hakikat ilmi sarısıdır. Kudsi ruh ile desteklenmiş olanlar da marifetullaha nâil olduğu zaman ene kabuğunu deler, hiç olduğunu anlar, misal âlemine uçar.

İşte bütün bu lütuf, fazilet ve meziyetler, Allah-u Teâlâ’nın o kimseyi o kudsi ruh ile desteklemesinden doğmuştur. Geldiği makama dünyada iken çıkar, peygamberler meclisine girer;

“Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücadele: 22)

Bu lütuflar hep oradan geliyor.

Bu sırlara mazhar olabilmek için Hazret-i Allah’ın bu ilmi, görüldüğü gibi kalpte yazması ve ikinci bir ruh ile desteklemesiyle mümkün olur.

Âyet-i kerime’de:

“Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız, mualliminiz Allah olur” buyuruluyor. (Bakara: 282)

Zira Allah-u Teãlâ bunların kalbine nûru akıtmış, kalbine ilmi yazmış, kendi lütfundan bir ruh ile desteklemiş.

Burada görülüyor ki, Hazret-i Allah bizzat bunlarla ilgileniyor, bilmediklerini öğretiyor. Bunun içindir ki bunların muallimi Hazret-i Allah’tır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız, O size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir marifet bir nûr verir.” (Enfâl: 29)

İşte hep bu iki şey: Bir marifet, bir nûr...

Bunlar Allah-u Teâlâ’nın has kullarıdır.

Ve fakat onlar zulmaniyeti Nûr’a tercih ettiler ve zulmaniyette kaldılar, nûrdan mahrum oldular. Böylece de halkı şaşırtıyorlar. Bu ise Allah-u Teâlâ’nın indinde çok büyük mesuliyettir.

•

“Allah o kimselerle beraberdir ki, onlar takvâ sahibidirler ve onlar öyle kimselerdir ki muhsinler vasfını almışlardır.” (Nahl: 128)

Bu Âyet-i kerime’den de anlaşıldığına göre bu yolda takvâ gerek. Takvâ ise her türlü haram ve şüphelerden kaçınmak demektir. Kaçınmadıkça takvâya ermek mümkün değildir.

Bunun içindir ki hem zâhiri hem bâtıni ilim lâzımdır. Zâhiri ilim dış nizamı sağlar, bâtıni ilim iç nizamı sağlar. İç nizamı sağlayan faydalı ilim de marifetullah ilmidir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“İlim ikidir. Biri dilde olup (ki bu zâhiri ilimdir.) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (marifetullah ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizî)

Şayet bu faydalı ilim tahsil edilmezse, karatahtada kalır. Çünkü nefsin dıştan okudukları kalbin dışında kalır. Onun için onları okudukça kendisinin âlim olduğunu sanır.

Ve fakat Allah-u Teâlâ, kalbe akıttığı nûr sayesinde dilediği kadar esrarını duyurur, kendisinden haberdar eder, kalbinin kilidini açar, yakınlık ve sıddıklık hasıl ettirir. İşte bu sebepledir ki, gerçekten faydalı olan ilim de budur. Çünkü o artık zâhirden hakikate geçti. Hiç bir şey bilmediğini öğrendi.

Zâhirde iken insan hep bildiğini söyler, hakikate geçince içeriye nüfuz eder, hiç bir şey bilmediğini itiraf eder. Marifetullaha geçmesi ile de hiç bir şey olmadığını bilir. Çünkü kurbiyete ve sıddıkiyete nail oldu. Zaten aslında var olan Hazret-i Allah’tır. Var’ı bulunca varlık ifnâ oldu, hiç olduğunu öğrendi, cehalette kalmadı.

“Kim Allah içinse, Allah da onun içindir.”

En kestirme yol budur.

Zira nefis kendi payını daima almak için kendi varlığını ortaya koyar. Fakat Allah ehli hep Allah’tan konuşur.

“Biz sadece Allah’a rağbet edip gönül bağlayanlardanız.”der. (Tevbe: 59)

Hakikat ehli Hakk iledir. Her lütuf ve ihsanın O’ndan olduğunu bilir.

Zira:

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir.” (Nisâ: 79)

Bütün kötülükler nefisten olduğuna göre, bilmeyerek Vahdet-i vücud’dan bahsedenler nefislerine uymuşlar; bir madde ve menfaat için Hazret-i Allah’tan biliyormuş gibi bahsetmek cüret ve cesaretini göstermişler; hem konuşurlar hem kitap yazarlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Onlar ise bunu arkalarına attılar ve az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kötü!” (Âl-i imran: 187)

•

Vahdet-i vücud ancak Allah-u Teâlâ’nın çok nadiren duyurduğu kullara mahsustur. O ise Vahdet-i vücud şöyle dursun, henüz kendini bilmiyor, Hazret-i Allah’ı tarife çalışıyor ve Hazret-i Allah’ı bu mülkün içinde arıyor, hem de Vahdet-i vücud’dan bahsediyor.

Bütün bunlar cehalet ve dalâletten ileri gelir. Çünkü imanı suretâ, ilmi de zandan ibarettir. Kendisi sapmış, başkalarını saptırmaya çalışıyor. Bunun içindir ki karşılarına bu Âyet-i kerime’leri çıkarıyoruz. Hakikat ehli iseler her Âyet-i kerime’nin tecelliyâtını izah etmeleri lâzımdır. Ve fakat bunu yapamazlar, çünkü marifetullah ilminden mahrumdurlar.

Bunların ilmi zandan ibarettir. Hiç bir hakikata vakıf değildirler. Bunu hayatımda iken açık açık beyan ediyorum; hakikatı bilesiniz, dalâlet ehlini anlayasınız diye.

Doğru sözlü iseler yazımıza cevap verirler. Fakat bunu da ancak Âyet-i kerime’lerin tecelliyât ve izahı ile kabul ederiz. Kuru lâf asla!... Onlar ancak kendi kendilerini aldatırlar.

Onlar takvâ üzerinde yaşıyorlar mı? Allah-u Teâlâ’nın tüm emir ve nehiylerinden kaçınıyorlar mı? Yaşayışlarına bir bakın da ibret alın. Bir söyledikleri söze bakın, bir de yaşadıkları hayata bakın!

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Allah size imanı sevdirdi ve onu kalbinizde süsledi. Küfrü, fasıklığı ve isyanı ise çirkin gösterdi.

İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” (Hucurat: 7)

Hakikat ehli böyledir, amma hareket ehli böyle değildir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Kendinde varlık görmen, diğer günahlarla kıyaslanmayacak kadar büyük günahtır.”

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“İnsanların çoğu bilmezler.” (Mümin: 57)

Bu zancılar bilmedikleri halde konuşurlar. Bilmiş gibi görünürler. Oysa bu Hazret-i Allah’ın yanında büyük bir günahtır ve bunun büyük bir günah olduğunu da bilmezler.

Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba sebep olur.” (Saf: 2-3)

•

Vahdet-i vücud’a işaret eden Âyet-i kerime’lerin beyanına devam ediyoruz:

“Biz ona sizden yakınız, fakat siz görmezsiniz.” (Vâkıa: 85)

Vahdet-i vücud’dan bahsediyorsun, bu Âyet-i kerime’yi nasıl izah edersin? Vahdet-i vücud’dan haberdar olduğunu nasıl ispat edersin? Bunu ispat eden doğru söylemiş olur. İspat edemeyen gerçekten yalancıdır. Hem kendini hem beşeriyeti yanlış yöne sevkeder.

Bu gibi kimseler nasıl bir cehalet girdabına kapıldıklarının hiç farkında değildirler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Kendilerine ‘Yeryüzünde fesad çıkarmayın!’ denildiği zaman ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler.” (Bakara: 11)

Allah-u Teâlâ onların bu cevaplarını şiddetli bir şekilde reddederek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“İyi bilin ki asıl ortalığı ifsad edenler kendileridir. Lâkin anlamazlar.” (Bakara: 12)

•

Allah-u Teâlâ buyurur ki:

“Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak, ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin veçhi baki kalacak.” (Rahman: 26-27)

Bu Âyet-i kerime’yi nasıl izah edebilirsin? Vahdet-i vücud’u burada nasıl izah edersin?

Henüz daha kendi varlığını ifnâ edemedin ki... İsmini duydun, bulduğunu sandın!

Hadi bu Âyet-i kerime’nin tecelliyâtını izah et de görelim, zancılardan mısın, yalancılardan mısın ortaya koymuş olursun.

Zira bunu ancak hakikat ehli bilir. Bütün bu Âyet-i kerime’lerin sırrına mazhardır. Allah-u Teâlâ’nın duyurduğu ve bildirdiği kadarını bilir. Hakikatı gösterdiği kadarını görür. Onlar bilerek ve görerek konuşurlar.

Amma siz ise yalan dolanla Hazret-i Allah’ı kendi zannınız üzerinde anlamış gibi konuşursunuz ve bunun büyük bir günah olduğunu bilmezsiniz.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Onlar Allah’ı lâyıkıyla takdir edip bilemediler.” buyuruluyor. (Hacc: 74)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz süflî arza bir ip sarkıtmış olsanız Allah’ın üzerine düşerdi.” (Tirmizi)

Bu Hadis-i şerif’in içinde de apaçık Vahdet-i vücud mevcuttur. Hadi tarif et, doğru sözlü isen!

Ve fakat bunu izah ve ispat edemediğin takdirde gerçekten yanıldığını, büyük bir cehalet ve dalâlete düşmüş olduğunu bil!

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Siz ona uyun, başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.” (En’am: 153)

İşte dikkat buyurursanız sizi hep Allah-u Teâlâ’nın kelâmı ile, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin Hadis-i şerif’leri ve beyanları ile tenvir ediyoruz. Âyet-i kerime’leri, Hadis-i şerif’leri tekrar tekrar arzediyoruz. Mevzuları size hep bir bir açıklıyoruz. Eğer bunlara iman edip inanırsanız!

Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Bilmediğin şeyin ardına düşme! Doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.” (İsrâ: 36)

•

Arzedeceğimiz Hadis-i kudsî’yi daha iyi anlamanız için şu Âyet-i kerime’yi arzediyoruz:

“Her şeyden haberdar olan Allah gibi sana hiç kimse haber veremez.” (Fâtır: 14)

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Hadis-i kudsî’de şöyle buyurur:

“Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sandınız?

Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu:

“Onlara ilk vereceğim şey, nuru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” (Hâkim)

Bu Kudsî Hadis-i şerif’ten de anlaşılıyor ki, Allah-u Teâlâ’yı yalnız bunlar biliyor. Zira nûrunu kalbine akıtmasıyla sır ve esrarını yalnız bunlara bildirmiştir. Bu sırları onlardan başka hiç kimsenin bilemeyeceğini de yine Hazret-i Allah duyuruyor.

Buna rağmen bilmiş gibi görünerek bunlardan bahsetmen, gerçekten senin büyük cehalet ve dalâletine hamledildiği gibi, yalancılığından ötürü büyük bir azaba müstehak olacağını da bil! Tevbe et ve kurtulmaya bak! Zira hep Âyet-i kerime’lerle Hadis-i şerif’lerle Allah-u Teâlâ’nın buyurduğunu size arzediyorum.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Kendisine Rabbinin Âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Muhakkak biz suçlulardan öç alacağız!” (Secde: 22)

Muhabbetullah’tan gayrı her türlü muhabbet, Hakk’a ulaşmak için birer engeldir, çengeldir, Hazret-i Allah’a ulaşmaya mânidir.

Her varlık da perdedir. Gerçekten hem Hakk’a ulaşmaya ve hem de görmeye mânidir. Eğer bir kimse kendi varlığından bahsederse, kendi bilgisini ileriye sürerse, bu gerçekten büyük dalâlettir. O kendisinden geçememiş ki Vahdet-i vücud’u bilsin veyahut bahsetsin!

Allah-u Teâlâ’nın kelâmını koyuyoruz, onunla hudutlandırıyoruz, bu şaşkınlar haddini bilsinler diye!

Eğer bu Âyet-i kerime’ye tutunurlarsa, tevbe edip kurtulurlar. Fakat buna inanmayıp, inanmayı kibirlerine yediremeyenlerin, Hazret-i Allah ile hiç bir ilgileri kalmaz. Onlar hududu aşan kimselerdir. Bunlar sahte Vahdet-i vücutçulardır.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyuruyor. (A’raf: 181)

İşte bu topluluk, Hazret-i Allah’ın kalplerine nûru akıtıp hakikatı bildirdiği, kendisini duyurduğu ve hakikatı bildirmek için gönderdiği kullardır. Allah yolu lâf işi değil!

Her Âyet-i kerime’nin ayrı ayrı tecelliyâtı var, bu Vahdet-i vücud’dan bahsedenlerin bunlardan haberi var mı? Bu Âyet-i kerime’leri, ayrı ayrı olmak üzere nasıl izah ve ispat edebilirler? Vahdet-i vücud’u bildiklerine ve hakikat ehli olduklarına dair.

Oysa Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onları bize Hadis-i şerif’lerinde şöyle tarif ediyor:

“Her asırda benim ümmetimden sabikûn (Önde gelenler) vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur. Haklarındaki inayet ve merhamet-i ilâhi o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla def ve ref olur.” (Nevadir-ül usûl)

Bunları, hayatımda iken cevap verirler mi diye açıklıyorum. Zira dalâlette olanlara hiç bir zaman yol vermek istemem. Hakikat ile dalâlet karışmasın diye.

Bunun için herkes kendi hududunu bilsin, ifsâda yönelmesin.

Bu Âyet-i kerimeler ve Hadis-i şerif’ler, hududu aşmamaları için birer settir. Bunları inkâr mı edecek, veyahut biliyorum derse izah mı edecek? İzah da ancak Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerin iç mânâsı ile olacak. Lâf asla kabul edilmez.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Yedi kat göğü ve yerden de o kadarını yaratan Allah’tır. Allah’ın fermanı bunların arasından iner ki, böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu, her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talâk: 12)

Burada apaçık Vahdet-i vücud izah ediliyor. Doğru sözlü iseler hadi izah etsinler bu Âyet-i kerime’yi!

Hakikatı bilenler der ki:

“Gerek tasavvuf, gerek Vahdet-i vücud ehline aittir. Biz bu ehl-i hakikatın kitaplarından gördüğümüzü söyleriz. Fakat gerçekten biz bu hayatı yaşamadık. Yaşamadığımız için de bilmeyiz.”

Ve bu hakikatı itiraf edenler gerçekten azdır. Doğru konuşanlar da bunlardır.

Ve fakat ehli olmadığı halde kendisini tasavvuf ve Vahdet-i vücud ehli imiş gibi göstermeye çalışanlar, bu beyanlarımızı ibretle okusunlar. Zira hakiki mutasavvıfların ve Vahdet-i vücud’dan haber verenlerin gerçekten muallimi Hazret-i Allah’tır. Bu halkla olabilecek bir şey değildir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Allah bu ümmetten bir âlimi alırsa, bu İslâm’da açılan bir gedik olur ve kıyamete kadar onun boşluğu kapanmaz.” (Deylemi)

Bunlar bu kadar seyrek gönderilir. Bu Hadis-i şerif, çok defa geçiyor, fakat şu bir gerçek ki her Hadis-i şerif’in ayrı ayrı mânâları vardır.

Niçin o boşluk kapanmıyor? Allah-u Teâlâ her gönderdiği kuluna ayrı ayrı vazifeler veriyor. Vazifeler verdiği gibi tecelliyâtları da ayrı ayrıdır. Birine verdiğini diğerine vermediği için ve aldığında verdiği ile aldığı için yeri boş kalıyor.

Bunlar insan-ı kâmil olanlardır. Hazret-i Allah’ın huzur-u ilâhisine kabul edilenlerdir.

“Onlar sıdk makamında, kudret ve kuvvet sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)

Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyuruyorlar ki:

“Ümmetimin alimleri benî İsrail’in peygamberleri gibidir.”

Bu Hadis-i şerif’lere bakıldığı zaman şu görülür ki, bunlar dünya yüzüne nadiren gönderilmiş kimselerdir. Bunların her birisini ayrı vazifelerle, ayrı bilgilerle, ayrı tecelliyâtlarla ayrı ayrı göndermiştir. Birine verdiğini diğerine vermediği için de yeri boş kalıyor.

İkinci Hadis-i şerif’e dikkat edildiği zaman görülür ki, bunlar Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin nurunu taşıyan, emânât-ı ilâhîyi üstlenen “Kalbülmümin arşurrahman” olanlardır. Bu ise “Sehm-i velâyet”e ve “Sehm-i nübüvvet”e veyahut her ikisine “Hem sehm-i velâyete hem de sehm-i nübüvvet”e vâris olanlara aittir.

Arzedildiği gibi, bu yüz senede bir gelenlerin içinde dahi çoğu Vahdet-i vücud üzerinde durmamıştır. Duranların da tecelliyâtları ve izahları ayrı ayrıdır. Bunlar size izah edilecek.

Nitekim Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i imran: 110)

•

Denmişti ki:

“Mevcudat, vücud nurunun zerrelerinin zuhur mahallidir. Her şey O değil, hiç bir şey O’nsuz değil.”

Vahdet-i vücud’dan bahsedenler, bilgileri olduğuna dair, bunu nasıl izah ve ispat ederler?

Âyet-i kerime’de:

“Ona kendi ruhumdan üfledim.” buyuruluyor. (Sad: 72)

Yani sen Hazret-i Allah ile kaimsin. Her şey perdedir, aslı O; her şey maskedir, gerçek O.

Vahdet-i vücud’dan bahsedenler bu sözlerimizi anlıyorlar mı?

Sen ki bunları anlamıyorsun. Anlamadığını da çok iyi biliyorum. Nasıl olur da Vahdet-i vücud’dan bahsedebilirsin? Sen henüz kendini dahi bilmiyorsun, Hazret-i Allah’ı bildirmeye kalkıyorsun. Kendi vücudunu kendi varlığın zannediyorsun, O’nunla var olduğunu dahi bilmiyorsun.

•

 


| İçindekiler | Yayınlarımız | Ana Sayfa |