HAKİKİ MUTASAVVIFLAR
VE SAHTELERİ

Hazret-i Allah’ın bâtınî ilim verdiği kimselerle, bir de O’nun ilim vermediği kimseler arasındaki farklar:

Bâtınî ilim verdiği kimseler hakkında şöyle buyurur:

“Kur’an kendilerine ilim verilen insanların kâlblerinde parıldayan apaşikâr âyetlerdir.” (Ankebut: 49)

Allah-u Teâlâ müslümanlık üzerine kimin kalbini açarsa, hakikatı ancak o duyar, ona duyurmuş olur.

Hakikatı duyurmadığı kimseler konuşurlar ve fakat hakikatı gerçekten bilmezler, lâf edip dururlar.

Ve bu hususta Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Allah bir kimsenin kâlbini müslümanlık için açarsa, o Rabbinden verilen bir nûr üzerindedir.” (Zümer: 22)

Bir insan helâl lokma yemekle, ihlâsla ubudiyet yapmakla, farz ve nafilelere devam etmekle içini nurlandırabilirse; Allah-u Teâlâ dilerse onda hikmet husule getirir ve hikmetle konuşur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.” (Bakara: 269)

Ve fakat sun’î mutasavvıflar bu hakikatlerin hepsinden mahrumdurlar, Hazret-i Allah ile ilgileri olmaz, bütün icraatları gösterişten ibarettir.

Şu kadar var ki, hakikatı bilenler “Biz tasavvufu yaşamıyoruz, hakikatını bilmiyoruz.” derler. Onlar ancak tasavvufun var olduğunu bilirler ve ehlinin yaşadığını tarife çalışırlar. Zira bu ilâhi bir lütuftur, kime dilerse ona verir. Bunu söyleyenler gerçekten doğru söylemiş olur.

Amma sun’î mutasavvıflar kendilerini her ne kadar bu işin ehliymiş gibi göstermeye çalışırlarsa da; bu Âyet-i kerime’lere dikkat ederseniz, bir bir onların iç yüzlerini öğrenmiş, hakikat ile dalâleti ayırdetmiş olursunuz.

Hakikat ehli Allah-u Teâlâ’nın duyurduğu kimselerdir. Dilediği kadar esrarını onlara duyurur ve bildirir.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Allah kime dilerse ona kat kat verir.” (Bakara: 261)

Amma sun’î mutasavvıflar bu hakikatlardan mahrumdurlar, bilmezler.

Nitekim kitap satırları arasında bulunmayan, ancak Allah’a yakın olanların sadırlarında, kâlblerinin derinliklerinde gizli bulunan ilim marifet ilmidir.

Yolunda bulunup ilâhî haşyetle, ihlâs ve samimiyetle ibadet edenleri Cenâb-ı Hakk her türlü şüphe ve müşküllerden kurtardığı gibi, onları tecrübesiz fıtrat sahibi yapar, talimsiz ilim öğretir, öğrenmeden âlim eder.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir.” (Keşf-ül Hafâ)

Buradan da anlaşılıyor ki, bir insan Allah-u Teâlâ’nın tüm emirlerine sarılır, ubudiyetine ihlâsla devam ederse, Allah-u Teâlâ ona bilmediğini bildirir. Fakat bu hiç bir zaman ibâdetsiz, tâatsız, takvâsız ve ihlâssız husule gelmez.

•

Hikmetin başı Allah korkusudur. Her şeyden evvel Allah-u Teâlâ’dan korkması, emrettiği şekilde hareket etmesi gerekir.

Nitekim Âyet-i kerime’sinde:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” buyuruyor. (Hûd: 112)

Bir taraftan tüm emirlerine riâyet etmedikçe, her nehyettiği şeyden kaçınmadıkça, insan hiç bir zaman hakikat ehli olamaz.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Biz kitapta açıkça belirttikten sonra indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet ediciler lânet eder.” (Bakara: 159)

Hakikatı ikrar ve itiraf etmeyen, veya yapılmasına engel olan, yahut da değiştirip karıştırmak gibi yollarla gizleyen, kim olursa olsun bu lânete müstehak olmuştur.

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız, O size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir marifet, bir nûr verir.” (Enfal: 29)

Dikkat ederseniz marifetullah hep takvâ ile beraber geçiyor, yani takvâsız marifetullah ehli olmak imkânsızdır.

•

Gerçekten bir insanın bütün kalbi ihlâsla, kalb-i selim ile Hazret-i Allah’a yöneldiği zaman, Allah-u Teâlâ dilerse bir çok esrarı ona duyurur.

Nitekim Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“İnsana bilmediği şeyleri O tâlim eyledi.” (Alâk: 5)

Bunlardan da anlaşılıyor ki, ancak Hazret-i Allah’ın öğretmesi ve göstermesi ile bu hakikatlar ve bu esrarlar bilinecek. Bunlar O’nun bildirip duyurması ile kaimdir.

Allah-u Teâlâ onları Âyet-i kerime’sinde şöyle vasıflandırmıştır:

“Allah o kimselerle beraberdir ki, onlar takvâ sahibidirler ve onlar öyle kimselerdir ki muhsinler vasfını almışlardır.” (Nahl: 128)

Fakat kitap okumakla, “Filân kişi şöyle söyledi.” demekle bunun asliyeti bilinmez ve Hakikat’a da vâkıf olunmaz. Bunların işi zandan ibarettir, gerçek hakikatına vâkıf değildirler.

Bunun için her şeyden evvel insan kendi nefsini ıslah etmesi lâzımdır. Emmâre’den Levvâme’ye, Levvâme’den Mülhime’ye, Mülhime’den Mutmainne’ye, Mutmainne’den Râziye’ye, Râziye’den Mardiyye’ye, Mardiyye’den de Sâfiye’ye çıkacak ki:

“Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur.” (Şems: 9)

Âyet-i kerime’sinin tecelliyâtına mazhar olsun.

Bu lâf işi değildir. Ancak Hazret-i Allah’ın duyurması ile bildirmesi ile kaimdir ve bu arzedilen “Nefis dereceleri”ni bir bir geçmekle mümkün olur.

Amma bunlar hakikat’a karşı:

“Kör oldular, sağır kesildiler.” (Mâide: 71)

•

Bir kul rızâ-i ilâhî’yi kazanmak için Allah-u Teâlâ’nın bütün emir ve yasaklarının icraatına gayret ederse, kendisini Hazret-i Allah’a sevdirirse, Hazret-i Allah da onu severse:

“Allah dilediği kulunu zâtına seçer.” (Şûrâ: 13)

Amma gayrı yolda bulunacak, şeytanın izini takip edecek, gayesi ve maksadı peşinde koşacak, cebini dolduracak, şöhret yolunda olacak, hem de tasavvuftan bahsedecek... Bu mümkün değil!..

Bunlar ancak sun’î mutasavvıflardır, gerçek hakikatten mahrumdur. Bütün işleri zandan ibarettir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Onlar hakikaten kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancıdırlar.

Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı bile unutturmuştur. Onlar şeytan fırkasıdır. İyi bilin ki asıl kayba uğrayanlar şeytan taraftarı olanlardır.” (Mücâdele: 18-19)

Ehl-i hakikatın muallimi bizzat Hazret-i Allah’tır, bunların muallimi ise şeytandır.

İşte bu Âyet-i kerime’lerle ispat ediyoruz.

Allah-u Teâlâ’nın bu sevdiği kullarını kendine çektiği için, içini nurlandırmış, her türlü ahlâk-ı zemime’den temizlemiş, ahlâk-ı hamide’ye de nail etmiş:

“Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur.” (Nur: 35)

Âyet-i kerime’si mucibince o kul Allah-u Teâlâ’nın nuruna ve lütfuna kavuşmuştur.

İşte bunlar o kimselerdir ki, gerçekten Hazret-i Allah’ın sevgilileridir. Bunlara nazar etmiştir, bunlara bütün lütuflarını ihsan etmiştir, Sıddıkiyet makamına kadar çıkarmıştır.

Bunlar Allah-u Teâlâ’nın has kullarıdır. Âyet-i kerime’sinde onları şöyle vasıflandırıyor:

“Onlar sıdk makamında, kudret ve kuvvet sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)

Amma sun’î mutasavvıflara gelince, onlar gerçekten şeytanın kucağındadır.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” (A’raf: 181)

Bu Âyet-i kerime mucibince Allah-u Teâlâ hakiki mutasavvıfları, yani mürşid-i kâmilleri hususiyetle irşad için gönderdiğini buyuruyor. Bunlar yalnız Allah-u Teâlâ’nın rızâsı için çalışırlar ve halkı Hazret-i Allah ve Resul’üne bağlamaya çalışırlar.

Her türlü bölücülükten, bulaşıklıktan beşeriyeti kurtarmaya, Hazret-i Allah’a ve Resul’e yöneltmeye gayret ederler. Bunun içindir ki bunlar insanları Hakk’a götürenlerdir.

Bunlar için şöyle bir müjde var:

“Hamd olsun Allah’a, selâm olsun O’nun beğenip seçtiği kullarına.” (Neml: 59)

Gerçek tasavvuf ehli tekâmüliyet için uzun zaman bir şeyhte terbiye ve tahsil görmesi lâzım ki “Fenâfişşeyh” olabilsin. “Fenâfişşeyh” ten sonra “Fenâfirrasül” olsun, “Fenâfirrasül” den sonra “Fenâfillâh”a geçsin.

Bu tekâmüliyet üç merhale üzerindedir.

Fenâfişşeyh’te varlığını, Fenâfirrasül’de yokluğunu, Fenâfillah’ta hiç olduğunu görür ve bilir.

Bu sun’î mutasavvıflar bu hakikat ilmini hangi üniversitede hangi profesörden okudular, veyahut Amerika’dan mı aldılar? Tasavvuftan dem vuran bu sun’î mutasavvıflar bu ilmi nereden tahsil ettiler?

“Vücudî tevhid ehli”, bunlar “Zâhidler” dir. “Şuhudî tevhid ehli” bunlar “Ârifler” dir. “Meşhud tevhid ehli” ise Hakk’tan gayrısını görmez, Allah-u Teâlâ’nın duyurduğundan başka bunu kimse bilmez.

Bu sun’î mutasavvıflar bu esrardan haberdar mıdır? Haberdar iseler, bunu nasıl izah ve ispat edebilirler? Bunlar hangi bir esrar-ı ilâhîye vâkıftırlar?

Her Âyet-i kerime’nin ayrı tecelliyâtı vardır, her Hadis-i kudsi’nin ayrı tecelliyâtı vardır, her Hadis-i şerif’in ayrı tecelliyâtı vardır.

Hayatımda iken bunları ifşa ediyorum ki, doğru sözlü iseler bu Âyet-i kerime’lerle bu Hadis-i şerif’lerle ispat etsinler. Hep Âyet-i kerime ile konuşuyorum, hep Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif bekliyorum, lâf katiyyen kabul etmiyorum, onlarda hep lâf var.

Daha evvel arzettiğimiz gibi; “Sehm-i nübüvvet”e mazhar olması lâzım, “Sehm-i velâyet”e mazhar olması lâzım, hem “Sehm-i nübüvvet”e hem de “Sehm-i velâyet”e mazhar olacak ki esrar-ı ilâhîye mazhar olsun.

İşte bunların muallimi bizzat Hazret-i Allah’tır ve bu nur bu vekâlet bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den gelir.

“Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)

Amma sun’î mutasavvıfların işi kuru lâftan ibarettir. Bu da hakikat ehline göre pek acaip oluyor.

•

Bu yol saptırıcılar için Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:

“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın!” (A’raf: 86)

Bu Âyet-i kerime ihtar-ı ilâhîdir. Hakikatı anlarlar, görürler ve tevbe ederler, hem kendilerini hem de etraflarında bulunanları cehennem azabından kurtarmış olurlar diye bütün bu Âyet-i kerime’leri açıklıyoruz. Zira gerçekten Hazret-i Allah’ın azabı şiddetlidir. Felâha ermek için Allah’tan korkmak ve emirlerine sarılmak lâzımdır.

Nitekim Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar lânetlenmekten kurtulmuşlardır. Ben onların tevbesini kabul ederim ve ben tevbeleri daima kabul ederim, merhamet ederim.” (Bakaka: 160)

Hiç kimseye garazımız yok ve fakat hakikat ile dalâleti karıştıranlardan değilim. Bunu ayırt etmeye çalışıyorum.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Hakk’a yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rûm: 30)

Bunun içindir ki bunlar kendi zanlarını esas olarak tutarlar. Hakikatın o olduğunu zan ve iddiâ ederler. Hakikatı yalnız kendilerinin bildiğini, başka kimsenin bilmediğini zannederler.

Ve böylece hem kendilerini hem de başkalarını gerçekten sapıtırlar. Niçin? Hazret-i Allah’ın âyetlerini ve ahkâmını hiçe saydıkları, kendi zanlarını esas tuttukları için.

Amma Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde bu gibiler hakkında buyurur ki:

“Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışırcasına uğraşanlar için, iğrenç ve acıklı bir azap vardır.” (Sebe: 5)

•

Allah-u Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki bunları yüz senede bir gönderir. Bunlar o kimselerdir ki; dini eğriltmeye çalışana, yanlış yollara sapana hakikatı göstermek için, hakikat ile dalâlet arasında bir berzah mesabesindedir. Allah-u Teâlâ onları bunun için gönderiyor.

Bunların işi Hakk iledir. Resulullah Aleyhisselâm’ın sünneti üzerinde bulunurlar. Ahkâm-ı ilâhiyi güçleri yettiği kadar yerine getirip ibâdet ve taatla meşgul olurlar. Halktan hiç bir menfaat beklemezler, her türlü varlık ve şöhretten kaçınırlar.

Zira onlar Hakk iledir, halka hiç rağbet etmezler, onlara iltifat da etmezler. Ancak emrolundukları şekilde hareket ederler, hiç kimseden de çekinmezler.

Onlar şunlar ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onların vasıflarını beyan ederken şöyle buyurur:

“Her asırda benim ümmetimden sâbikûn (önde gelenler) vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki inâyet ve merhamet-i ilâhiye o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukûu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla def ve ref olur.” (Nevâdirül-usûl)

Âlem-i billâh olanlarda Allah-u Teâlâ nasıl tecelli etmişse öyledir.

O Rabbül-âlemindir. Kuluna tecelli edince O’nun tecelliyâtı ile âlem olur.

 

Bir veli “Âlem” nasıl olur?

Onlar “Elhamdü Lillâhi Rabbil-âlemin” dedikleri zaman kendilerinden zerre kalmaz. “Rabbül-âlemin” husule gelir.

Bir kar tanesi denize düştüğü zaman eriyip hiç olduğu gibi, onlar da “Elhamdü Lillâhi Rabbil-âlemin” dedikleri zaman, Allah-u Teâlâ’nın tecellisi ile hiç oldukları zaman “Âlem” olurlar. Fakat demir parçası denize düştüğü zaman erimez. Ene kabuğunu delemeyen bir âlim de bunları bilemez. Yumurtanın kendisini dahi atsan yine erimez. Bozulur, fakat erimez.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücâdele: 22)

Herkeste bir ruh var, onlarda iki ruh var. Sun’î mutasavvıflar bunlardan nasıl haberdar olur? Bu ilâhi bir lütuftur.

Kudsî ruhla desteklenen, ene kabuğunu delen, denize düşen kar tanesine benzer, Onun cinsi ayrıdır. Çünkü O “Rahmeten lil-âlemin” den geliyor. O Nûr’unun nûru, kehribarın tozu, daha doğrusu “El-fakru fahrî” nin sırrına mazhar.

Cenâb-ı Hakk sevdi de seçti, kendisine çekti, yüzüne yüzü ile tecellî etti, dilediğini lütfetti.

Bir Hadis-i kudsî’de Hakk Celle ve Alâ Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istidiğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?”

(Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu.)

“Onlara ilk vereceğim şey, nûru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” (Hâkim)

İşte burada görün ki, verilene böyle veriliyor.

•

Onlar o kimselerdir ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onları şöyle tarif buyuruyor:

“Allah bu ümmetten bir âlimi alırsa, bu İslâm’da açılan bir gedik olur ve kıyamete kadar onun boşluğu kapanmaz.” (Deylemî)

Niçin o boşluk kapanmıyor? Allah-u Teâlâ her gönderdiği kuluna ayrı ayrı vazifeler veriyor. Vazifeler verdiği gibi tecelliyâtları da ayrı ayrıdır. Birine verdiğini diğerine vermediği için ve aldığını da verdiği ile aldığı için yeri boş kalıyor.

Buradan da anlaşılıyor ki Allah-u Teâlâ yüz senede bir gönderdiği her kulunu ayrı bir tecelliyâtla gönderir. Bir daha o tecelliyâtla o ilimle göndermediği için kıyamete kadar onun yerinin boş kalacağı beyan buyuruluyor.

•

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunları tarif ederken bir başka Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Ümmetimin âlimleri, beni İsrail’in peygamberleri gibidir.”

Bu Hadis-i şerif’ten de anlaşılıyor ki, bunlar Allah-u Teâlâ’nın hususi kullarıdır. Sevdiği seçtiği kullarıdır.

Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsi’de buyurur ki:

“Açlığa devam et beni görürsün, insanlardan uzaklaş bana kavuşursun.”

Demek görülüyormuş.

Âyet-i kerime’de buyurur ki:

“Seni kendim için seçtim.” (Tâhâ: 41)

Buradan da anlaşılıyor ki Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bunları kendisi için yaratmış, sevmiş seçmiş, kendisine çekmiş hususi has kullarıdır. Sun’î mutasavvıfların bundan nasıl haberleri olur? Onlarınki kupkuru zan ve lâftan ibaret, imanları suretâ, ilimleri zandan ibaret.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Her birine âlemlerin üstünde meziyetler verdik.” (En’am: 86)

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri onları bütün âlemlere duyurmuştur, fazilet ve meziyetlerini bildirmiştir.

Bunlar İnsan-ı kâmil olanlardır. Hazret-i Allah’ın huzur-u ilâhîsine kabul ettiği kimselerdir.

“Onlar sıdk makâmında, kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)

Gerek Hadis-i kudsî ve gerekse Âyet-i kerime size bunu izah ve ispat ediyor.

Bu lütuf umum velilere âit değildir, hususa aittir. Yani kimi severse onu seçer, kimi de seçerse onu kendisine çeker. Huzur-u İlâhî’ye ancak sevdiğini seçtiğini alır.

Bu makama gelenler huzur-u ilâhi’ye alınır. Yüzünün maskesini, vücud elbisesini atar, hiç olur. Aklı da vücudu da kül olur. Var olan husule gelir. Kudsî ruh bâkî kalır.

O artık Hazret-i Allah’ın nûru ile Hazret-i Allah’a nazar eder. O’na bakar, O’nunla bakar.

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cumâ: 4)

•

Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bu nûr sahibi vekillere öyle büyük lütuflarda bulunmuştur ki; Onları zâtına çekmiş, onlara her şeyin en güzelini vermiş, onları takvanın en yüksek derecesine yükseltmiş, gönüllerini marifetullah nûrlarıyla nûrlandırmıştır.

Onlar da Hazret-i Allah’a gönülden bağlanmışlar, hükmü Hakk’tan beklemişler, daima iltica halinde olmuşlar, fazl-u ilâhiye ve feyz-i Samedaniyeye bağlılık halinde bulunmuşlardır.

Allah-u Teâlâ’nın tevfik-i onların refikidir. Tefrika ve çekişmelerden, muhalefet ve ihtilâflardan kurtuldukları için, bütün mahlukata şefkat ve merhamet nazarıyla bakarlar.

Onların ilmi mükâşefat ve müşâhedat ilmidir, ilâhî ilhama dayanan bir ilimdir. Naklî ve aklî delillerle teyid olunmuştur. Onların hâl ve ahvallerini, ilim ve irfanlarını kelime ve kalıplara sığdırmak mümkün değildir.

Onlar gerçekten Allah yolunu bulan kimselerdir. Gidişleri gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol yolların en doğrusudur. Ahlâkları ahlâkların en temizidir. Niçin? Çünkü onlar Habibullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmışlar, tabiatı ile tabiatlanmışlar, onun boyasına boyanmışlar, yani onda hiç olmuşlardır.

Bunu size izah edeyim. Bir münafık kâfirlerin içine girdiği zaman “Ben sizdenim” der, onların boyasına boyanır. Bir münafık masonların içine girdiği zaman “Ben sizdenim” der, onların boyasına boyanır. Bir müslüman da müslümanların arasına girdiği zaman “Elhamdülillah ben müslümanım” der, Fenâfişşeyh’e çıkmış bir kimse şeyhte fani olur. Fenâfirrasul’e varmış olanlar Resulullah Aleyhisselâm’ın boyasına bürünür. Fenâfillah’a çıkmış olanlar da Hazret-i Allah’ın boyasına boyanır. Kendisinden zerre kalmaz artık.

Onlara düşmanlık eden veya haklarında suizan besleyen kimse, farkına bile varmadan helâkine vesile olur. Çünkü onların üzerinde titreyen bir Allah-u Zülcelâl Hazretleri var. Onlar Hazret-i Allah’ın yardımına ve desteğine mazhardırlar. İşte bunlar hakiki mutasavvıflardır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“(Hakikat) tohumlarını yaydıkça yayanlara yemin olsun ki!.” (Mürselat: 3)

•

 


| İçindekiler | Yayınlarımız | Ana Sayfa |