Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (157)

 

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî Serhendî -Kuddise Sırruh- (15)

 

Ağustos 2019
Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s. 42-43

 

İfşaatın Açıklaması (2)

 

"O zâtı tanıyan ve ona karşı ihlâs sahibi olan bir tâlip, onu düşünür ona teveccüh ederse; veya o zât bir tâlibi sever, ona teveccüh eder, onun terakki etmesini isterse, o kimsenin kâlbine bir pencere açılır. Sevgisi, teveccühü ve ihlâsı nisbetinde anlatılan bu yol ile o deryâdan feyz alır."

Allah-u Teâlâ onu sevdiği için, o kimse de O'nun sevdiğini sevdiği için, Allah-u Teâlâ da onu sever.

 

"Bir kimse Allah-u Teâlâ'nın zikrine müteveccih olur da; inkâr ettiği için değil de o zâtı tanımadığı için bu zâta hiç teveccüh etmezse, yine ondan feyz alır. Fakat birinci anlatılanın istifadesi, bu ikinci anlatılanın istifadesinden daha fazla olur."

Güneş her meyveyi olgunlaştırır. Bazı meyveler var ki güneşi görmediği halde, güneş onu da olgunlaştırır. Fakat bu olgunlaşmadan o meyvelerin haberi olmaz.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in nuru âlemleri ihâta etmiştir. O nur onda olduğu için, o da "Sirâc-ı münîr" olduğu için, "Nur saçan kandil" olduğu için, onun nuru da âlemleri ihâta ediyor.

 

"Bir kimse o zâtı inkâr eder beğenmezse, veya o zât bu kimseye incinmişse; Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri'nin zikri ile meşgul olsa bile, irşadın ve hidayetin hakikatinden mahrumdur. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, bir set olur ve feyiz yolunu kapatır. O şânı büyük kutup onun istifade etmemesi için teveccüh etmemiş olsa bile, onun zararını istememiş olsa bile, hidayete kavuşamaz. Onda irşad ve hidayetin ancak sureti vardır, hepsi o kadar, faydası çok azdır."

Allah-u Teâlâ onu sevmiş, seçmiş, öne koymuş. Sen ise sevmiyorsun, onu sevmediğin için O da seni sevmiyor. Bu durumda bu gibi kimselere buğzeder ve yolunu keser. Niçin? Allah-u Teâlâ sevip seçmiş, o ise seçmemiştir. Allah-u Teâlâ da onu seçmez.

Meselâ bir dâvâcı dâvâsından vazgeçse bile, bazı durumlarda hâkim suçluya yine de cezâ veriyor. Bu ise ilâhî bir hükümdür. O dilediği gibi yürütür, mahlûk bir kukla mesabesindedir.

Allah için sevgi, Allah için buğz imanın en sağlam kulpudur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Amellerin en üstünü Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir." (Ebu Dâvud)

Zira kişi sevdiği ile haşrolur.

 

"Amma o zâta, o kutb-u irşâda inanan ve sevenler, ona teveccüh etmeseler de, Allah-u Teâlâ'nın zikrinden hâlî olsalar dahi, yalnız bu sevgileri sebebiyle irşad ve hidayet nuruna kavuşurlar."

Allah-u Teâlâ'nın sevdiğini o da sevdiği için, o sevgi onun Hakk'a tekarrüb etmesine vesile olur.

 

"Bu Tarikat-ı aliye'ye sülûk etmek, girip ilerlemek, kendisine uyulan şeyhe karşı muhabbet râbıtası iledir. O zât bu yolda murad olarak seyretmiş, kuvvetle çekilerek bu kemâlâta kavuşturulmuştur."

Bu yolda her ne kadar şeyhin sülûkü ile yol alınıyorsa da, Allah-u Teâlâ kendisi bizzat cezbe ile onu çekmiş, kendisi terbiye etmiştir.

 

"Onun nazarı kalp hastalıklarına şifâdır, teveccühü mânevi hastalıkları giderir.

Böyle kemâl sahibi bir zât zamanının imamı, asrının halifesidir."

O, o zamanın mânen imamıdır, o asrın da halifesidir.

 

"Kutuplar ve büdelâ onun bulunduğu makamın gölgesine kavuşmak için can verirler."

Gelmiş geçmiş bütün evliyâullah bir araya gelseler, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e denk olur mu? Onun nurunu taşıyan da böyledir.

 

"Evtad ve nücebâ, onun kemâlât denizinden gelen bir damla ile kanaat ederler."

Çünkü o nurdan alıyorlar, o nurun ışıklarından istifade ediyorlar.

Nitekim 317. Mektub'unda da:

"Onların ilimleri, bu ilimlere nisbetle kabuk kalır." buyurmuşlardır.

Bunun da özü Resulullah Aleyhisselâm'ın nurundadır.

 

"Onun hidayetinin ve irşadının nuru, güneş ışıkları gibi, o istese de istemese de herkese gelmektedir."

Allah-u Teâlâ öyle tecellî etmiştir, kula âit bir husus değildir. Bir ağaç istese de istemese de güneş ona vurmaktadır. Allah-u Teâlâ'nın nuru da vurduğu zaman, değil dünyaya, bütün âlemlere vurur. Nasibi olan da nasibini alır. Tâ arşın çevresinden, yerin zeminine kadar...

Çünkü Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattığı ve âlemleri de onun nurundan halkettiği için böyle oluyor.

 

"Fakat istediklerine daha çok gönderir. Onun iradesi kendi elinde değildir."

Onu idare eden Allah-u Teâlâ'dır, o kendisini idare etmiyor, kendisinde hiçbir irade yoktur.

Bir arabanın idaresi arabada olmayıp şoförde olduğu gibi, onun idaresi de tamamen Allah-u Teâlâ'ya âittir. O da araba mesabesindedir, bu arabayı O idare eder.

Nitekim Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri:

"O, Allah-u Teâlâ'nın kabzasında (hususi himâyesinde) hareket eder." buyurmuşlardır.

 

"Çok olur ki iradeyi ister, amma bu irade onun için hâsıl olmaz."

Öyle olur ki insan nefsânî arzuları isteyebilir. Fakat Allah-u Teâlâ istediğini verir, istediğini vermez. Mahlûkun hiç hükmü yok. O kul O'nun istediğine râzı olur, kendi isteğine değil.

 

"Onun nuru ile hidayete erenlerin ve onun istemesi ile yükselenlerin bu kazançlarını bilmeleri de gerekmez. Onun vesilesi ile irşad olup hidayet nuruna kavuşan kimse onun durumuna muttali olur. Hatta onlar hidayete erip irşad olduklarını dahi olduğu gibi anlayamazlar. Çünkü halleri bilmek herkese vergi değildir, makamları birer birer geçmenin mârifetini herkese ihsan etmezler.

Evet, kavuşturan yollardan birinin önderliği kendisine verilmiş olan bu zât elbette ilim sahibidir. Yolun inceliklerini bilir. O bildiği için yolcuların da bilmesine lüzum görülmemiştir. Onlar da yardım ederler, fena ve beka ile şereflenirler."

Onlar tünelde gider gibi kapalı yürütülürler. Allah-u Teâlâ onlara bu şekilde en kestirme yolu bahşetmiştir.

Açık gidenler bir şeyler görürler, bazı yerlere takılır, yoldan kalırlar. Kapalı gidenler ise mütemadiyen yol alır.

 

Bir şiir:

"Allah'a ne zorluğu olur

Âlemi bir şahsa doldurur."

Görebilen için bütün sır bu sözün içindedir. Mahlûkun hükmü yoktur, o bir deriden, bir maskeden ibarettir. Sahibi onda öyle tecelli etmiştir.

 

"Nübüvvet makamı Hâtemü'r-rüsul, yani peygamberlerin sonuncusu olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizle mühürlenmiştir. Lâkin ona tâbi olma yolundan ona uyanlara, bu makam ve kemâlâttan kâmil mânâda bir nasip vardır. Bu kemâlât ve yüksek dereceler, diğerlerine nazaran Ashâb-ı kiram tabakasında daha ziyadedir.

Bu devlet daha sonraları Tabiîn ve tebe-i tabiîn'den çok az kimseye de sirayet etmiştir. Bundan sonra gizlenmiş, saklılığa geçmiştir.

Bundan sonra velâyet kemâlâtının gölgesi yayılıp üstün gelmeye ve çokça görülmeye başlamıştır.

Bununla beraber Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in vefatından bin sene geçtikten sonra, saklı olan bu makamın yeniden ortaya çıkması beklenir. Ona bir üstünlük verilip her tarafta duyulur."

Bu saklı devlet bugün çıktı meydana. O öyle murad etmiş, öyle olmuş.

Muhyiddin İbn'ül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli'ye verilecek olan makamın, kendisine ve kendisinden önce gelmiş hiçbir veliye verilmediğini beyan ederek;

"Allah-u Teâlâ bu Hâtem-i velâyet'i ne bize, ne bizden evvelkilere nasib etmeyip, bu makamı bizden saklamıştır." buyurmuşlardır.

Ve İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri bu mevzuyu şöyle bağlamışlardır:

"Böylece kemâlâtın aslı tekrar zuhur eder ve yayılır, gölge olanlarını örter. Hazret-i Mehdi -aleyhimürrıdvan- da asla bağlı olan bu yüksek yolu zâhir ve bâtın ile yayar."

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |