Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (149)

 

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî Serhendî -Kuddise Sırruh- (7)

 

Aralık 2018
Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s. 38-39

 

Hâtem-i Veli'deki Fazilet (2)

Nitekim Karabaş Veli -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

"Peygamberlerin ve velilerin bu iki Hâtem'ine tahsis edilenin, ikisinden başkasına akıtılması bahis mevzuu olamaz. Bilâkis onun hâlinin ve elde edilişinin zorluğu apaçıktır.

Çünkü kanal ikidir:

Nebilerin ve risâletin kanalı, onlarla ilgili olan her şeyin elde ettirildiği ve emânet edildiği Efdâlü'l-Kâinat Muhammed Mustafâ Aleyhisselâtü vesselâm'dır.

Velâyet kanalı ise Hâtemü'l-evliyâ olan bir imamdır. O Hâtemü'r-rüsul'ün bir parçası, tâbisi ve aynı zamanda onun bâtın şeriati hususundaki vârisidir." ("Kâşifü'l-Esrâr"; Hacı Mahmud ef. no: 225, 24b yaprağı)

Velâyet denilince umumî olarak velilerin velâyeti anlaşılıyor, halbuki burada kastedilen velâyet o velâyet değildir. Bir Hâtem-i nebi'nin velâyeti var, bir de Hâtem-i veli'nin velâyeti var, iki velâyet mevcut. Allah-u Teâlâ mahlûkatı yaratmadan önce bu kandilleri yaratmıştır. Onun için diğer velilere şâmil değildir. Yalnız bu iki kandile şâmildir. Değil velilerin, peygamberlerin velâyetine dahi şâmil değil. Niçin şâmil değil? Peygamberler dahi oradan aldıkları için. O velâyet onlara verilmemiş.

Velâyetin küllîsi burada toplandı ve burada kesildi. Olduğu gibi intikal eden bu velâyet, bundan sonra da hiçbir şekilde intikal etmeyecek.

Allah-u Teâlâ öyle murad etmiş, o kandili O koymuş, o nuru O koymuş. "Oradan alacaksınız." buyurmuş. Yoksa kişide hiçbir şey yok.

Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî" isimli eserinde:

"Havass için bir sır olan bu makam." buyuruyor. (142a yaprağı)

Bu ilim onlar için de bir sır.

Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri de şöyle buyururlar:

"Bu dikkat sonunda elbette bileceklerdir ki, bu mârifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyânın da mârifeti ötesindedir.

Hatta onların ilimleri, bu ilimlere nispetle kabuk kalır." ("Mektûbât"; 317. Mektûb)

Bunun hikmetini şöyle arzedelim. Allah-u Teâlâ ona bildirdiğini başka bir kimseye bildirmediği için, onun bildiğini başka bir kimse bilmediği için, o "Hikmet-i ulyâ"ya vâsıl olmuştur. Bu ise doğrudan doğruya yakınlık makamıdır. Tahsil ile elde edilmesi mümkün değildir.

Allah-u Teâlâ en gizli hikmeti ona bildirmeyi, ona duyurmayı murad etmiş, onunla olmayı murad etmiş.

Diğerlerinin ilmi ilme'l-yakîndir, bu ilimler ise Hakka'l-yakîne âittir.

Müeyyedüddîn Mahmûd el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri aynı eserinde:

"Onlar resullerden ve nebilerden olan velilerin daha da üzerinde bulunan 'Enbiyâü'l-evliyâ'; yani 'Peygamberler gibi olan veliler'dir. İyi anla!.." buyuruyor. (142a yaprağı)

Bu iş aslâ mahlûka âit değildir, Hâlik'e âit olan bir iştir.

 

•

 

Abdülganî en-Nablûsî -kuddise sırruh- Hazretleri "Cevâhirü'n-Nusûs" adlı eserinde, velâyet ilimlerinin alındığı asıl kaynak olan Hâtem-i velâyet kandili ile ilgili olarak şu malûmatı vermiştir:

"Kıyamet gününe kadar her devirdeki veliler bu ilmi ancak Hâtem-i veli'nin, o zamandaki velâyet kandilinin nurundan görebilirler." ("Cevâhirü'n-Nusûs"; s. 36)

Yani Allah-u Teâlâ onu halkettiği zaman ona bir nur bahşetti. Bu nur bir kandil mesabesine konursa, kıyamete kadar gelecek bütün veliler, o kandilin nur ışığından görebilecekler, eserlerini ve hakikatleri oradan çözebilecekler.

Onun velâyeti Resulullah Aleyhisselâm'ın velâyetidir. Resulullah Aleyhisselâm'ın velâyetinin üstünde hiçbir velâyet olmadığı için, diğer peygamberlerin velâyeti dahi ondan aşağı kalıyor. Çünkü onun velâyeti.

Allah-u Teâlâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e nübüvvetine göre tecellî etmiş, Hâtem-i veli'ye ise velâyetine göre tecellî etmiştir. Çünkü her birinin kalbinin vüs'atı ayrı ayrıdır.

Nitekim Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

"Âhir zamanda Mehdi yokken, henüz yaklaştırılıp seçilmemişken; aradaki boşlukta, Hâtemü'l-velâye'den başka adâleti (hakkâniyeti) ayakta tutacak kimse olmaz. Ve o, bütün veliler üzerine o devirde, Allah'ın hücceti olmaya muvaffak olur.

İşte bu son evliyâ âhir zamanda; Allah-u Teâlâ'nın bütün peygamberler üzerine hücceti olan ve kendisine Hâtemü'n-nübüvvet verilmiş olan, son peygamber Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- gibi olur." ("Hatmü'l-velâye"; Fâtih no.: 5322, 168b yaprağı)

Allah-u Teâlâ bu Zevât-ı kirâm'a asırlarca evvel bu durumu bildirmiş ve göstermiş, göre göre konuşmuşlar.

 

 

Ulü'l-azm Peygamberlerin Zamanı Gibi Bir Zaman (1)

 

Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Allah-u Teâlâ bu ümmete, her yüz yıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir." (Ebu Dâvud: 4391)

Fakat bin seneden sonra gönderdiği ikinci bin yılın müceddidi onlara katiyyen benzemediği için ona o ilim verilmiştir. Ona verilen kemâlât çok büyüktür. Yüz senede bir gönderilenlerle bin seneden sonra gönderilen arasındaki farkın büyüklüğü buradan doğmaktadır.

Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususa işaret ederek şöyle buyurur:

"Bilesin ki, her yüz başında bir müceddid gelip geçti. Ne var ki, yüz senelerin başında gelen müceddid ile, bin senenin başında gelen müceddid bir değildir. Bunların arasındaki fark, bin ile yüz arasındaki fark gibidir. Hatta daha da fazla...

Müceddid o zâttır ki: O müddet içinde ümmete her ne gibi feyz varidatı gelirse onun vasıtası ile gelir. İsterse o vaktin kutupları, evtadı, ebdali ve nücebası bulunsun." ("Mektûbât"; 317. Mektûb)

Yani bu zaman ayrı bir zamandır, ulü'l-azm peygamberlerin zamanı gibi bir zamandır. Allah-u Teâlâ ikinci bir devri açmıştır.

İşte beşeriyetin içinde bu ikinci ilimden yararlananlar bunlardır. Hakikat ehlinden ona yakın olanlar bundan istifade eder ve bu hakikatleri çözebilir.

Bunlar Allah-u Teâlâ'nın kendi dinini ayakta tutmak için hüccet verdiği kimselerdir.

Diğer bir beyanları da şöyledir:

"Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki ulü'l-azm peygamberlerin işini görür." ("Mektûbât"; 234. Mektûb)

Allah-u Teâlâ ulü'l-azm peygamberlerine vazife yaptırdığı gibi, bunları da vazifeli kılar ve dininin emirlerini hatırlatmaya, hidayetinin artırılmasına, nurunun yayılmasına vesile eder.

Hadis-i şerif'te geçtiği üzere yüz senede bir gelecek irşad memurları vardır. O devir başka idi, bu devir başkadır. Burada tarif edilen, bin senede bir gelecek olandır. Gelen ulü'l-azm peygamberin vazifesi ile geliyor. Artık o zaman geride kaldı, yeni zamanı tanıtmaya çalışıyoruz.

Bin seneye kadar hudut vardı, bin sene sonraki icraat ise budur. Ulü'l-azm peygamberleri gönderdiği gibi, ona denk olan vazifedarları da gönderir.

Bunlar bu devirdeki bozukluğu düzeltmek için gönderilmiştir. Ulü'l-azm peygamber gibi.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri ahirete intikal ettikten sonra zamanın uleması, onu gördükleri için ikinci bin yılın müceddidi olarak onu ilân ettiler, ilerisini göremediler.

O ise çok ilerisini gördüğü için "O benim." demiyor, kendisinden dört yüz sene sonra gelecek zâtı tarif ediyor ve ona neler verileceğini de ifşâ ederek şöyle buyuruyor:

"Kutb-u irşad, ferdî kemâlâtı dahi üzerinde topladığı için pek değerli bir şahıstır.

Nice uzun asırlardan ve çok uzun zamanlar geçtikten sonra böyle bir cevher dünyaya gelir." ("Mektûbât"; 260. Mektûb)

Bu büyük veli bu ilmin geleceğini görmüş ve bu ilmi duyurmak istiyor. Aynı zamanda kendisinin o olmadığını belirterek Hâtem-i veli'ye işaret ediyor. Çok ileriyi görmüş ve çok ileriyi tarif etmiş. Kendisinin "İkinci Bin Yılının Müceddidi" olmadığını, onun çok uzun asırlardan sonra geleceğini beyan ediyor. Nitekim dört asır sonra geldi.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |