TASAVVUF'UN ASLI
HAKİKAT VE MARİFETULLAH İNCİLERİ

İbtilâ ve İmtihan (25)

 

Ekim 2018
Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s. 44

 

Bir Müminin Hayatında İbtilânın Yeri ve Önemi (12)

 

İbtilâ Rızık Gibidir:

 

Allah-u Teâlâ insanlara mal ve can vermiş, insanları bunlarla imtihan etmektedir ve her müslümana bir ibtilâ taksim etmiştir.

"Andolsun ki mallarınıza ve canlarınıza ibtilâlar verilerek imtihan olunacaksınız." (Âl-i imrân: 186)

Dilediği kuluna mal ve servet verir, onunla kendisini imtihan eder. Tâ ki emr-i ilâhî'ye uyup uymadığı, o serveti nereden elde edip ne gibi yerlere sarf ettiği, zekâtını verip vermediği meydana çıksın. Kimisini fakir düşürür, çeşitli musibetlere uğratır, o şekilde imtihan eder. Bazen de sıkıntı ve hastalık vererek canları hususunda imtihana çeker.

Herkes bu imtihandan geçmektedir. Kişi dininde kuvvetli ise imtihanı arttırılır.

Bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:

"Bu dünyada güzel işler yapanlara güzellik vardır, âhiret yurdu ise onlar için daha hayırlıdır. Takvâ sahiplerinin yurdu ne güzeldir!" (Nahl: 30)

Rızâ gösteren kulundan da râzı olur.

"Kim Cenâb-ı Hakk'ın takdir ve taksiminden râzı olursa, Allah da ondan râzı olur." (Câmiu's-sağîr)

Allah-u Teâlâ'nın her türlü hükmüne râzı olmak, hoşnutluk göstermek amellerin en faziletlisi, ahlâkın en güzelidir. İnsan için kader yayından atılan oku müdafaa hususunda, rızâ gibi bir zırh ve kale bulunamaz.

Ezelde takdir edilen ibtilâlar, rızık gibi kulun başına mutlaka gelir. Kul imtihan sahnesinde olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Sahnedeki oyuncu olduğunu bilmeli ve: "Bu derdi veren Allah'ım, beni deniyor." diye de sevinmelidir. O verdi, O biliyor. Şu hâlde O'nu O'na şikâyet mi edelim?

O Mevlâ ki; Hadis-i kudsî'de:

"Bir kimse hükmüme râzı olmaz, verdiğim belâlara sabretmezse kendisine benden başka bir sahip arasın." buyuruyor. (Câmiu's-sağîr)

O'ndan gelene bütün kalbimizle teslim olacağız. Nefis ise bu noktada hiç durmaz. İşine gelmediği yerlerde: "Bunu haksız yaptın." gibi vesveselerle Allah-u Teâlâ'ya bile karşı çıkmak ister.

Bu küçülüşlere kişi tahammül edemediği için, terakki edip yükselmesi de mümkün olmuyor. Tasavvufun şartlarından birisi de cefâya sabır, eziyetlere tahammüldür.

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimiz buyururlar ki:

"Derviş yük çeken ata benzer, yükledikçe çeker, yükledikçe çeker..."

Yükten maksat ibtilâdır. Meselâ sırtımızda bir heybe ile yürüyoruz. On kilo yük koydular, biraz sonra beş kilo daha koydular. Biz yolumuza devam ediyoruz. Beş kilo, on kilo... derken yük ağırlaşıyor. Nihayet elli kilo olunca artık iyice ağır gelmeye başlar. Nefse mânevî yük ağırlık verir. O anda, o elli kilo yükün altın olduğunu ve bize verildiğini söyleseler, sırtımızda yük diye bir şey kalır mı? Kalmaz ve hemen hafifler değil mi? Çünkü o altın, nefsin arzusu olduğu için, madde hırsı o yükü hafifletir.

Her bir ibtilâ yükünün içine Allah-u Teâlâ'nın mânevi bir cevher yerleştirdiğini bilsek o yükten kaçınır mıyız, yoksa severek mi yükleniriz? Çünkü o yükün içinde hayat-ı ebediyenin sermayesi var. Heybeyi atarsak bu sermaye kaybolacak. Yükle beraber sımsıkı tutarsak, belki ahiret saâdetini tamamen satın alacak bir sermayeye sahip olacağız.

Nefislere ağır geliyor, yoksa Allah-u Teâlâ ne yüklettiyse bir kimsenin menfaati içindir. O öyle dilemiş, o cevheri yakıcı ateşin içine yerleştirmiştir.

Eğer Allah'ımız bizi rahatlığa bırakırsa bizimle alâkayı kesmiş mânâsı anlaşılır. Bunun için evliyâullah, ibtilâdan azıcık uzaklaştıkları zaman: "Acaba ne suç işledik ki Allah-u Teâlâ bizimle alış-verişi kesti?" diye düşünürler. Hayat dalgalıdır. İnsan bir gün güler, üç gün ağlar. Bir insan her gün gülüyorsa ondan uzaklaşmak lâzımdır.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |