Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (144)

 

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî Serhendî -Kuddise Sırruh- (2)

 

Haziran 2018
Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s. 42-43

 

O Kehribarın Tozu:

 

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zâhirde Mirac-ı şerif'e üç vasıta ile çıkmıştı ve fakat gönül yoluyla çok defa çıkmıştı.

Bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Benim Allah ile öyle vaktim olur ki, oraya ne yakın bir melek sızabilir, ne nebi ne de resul sokulabilir."

Hazret-i Allah'a varan bu mutlu yolcular Sıddîkiyet makamındadırlar. Bu onlara mahsus bir makamdır.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

"O zât bu yolda murad olarak seyretmiş, kuvvetle çekilerek bu kemâlâta kavuşturulmuştur." (260. Mektub)

Bu, Hakk'ın huzuruna alınanlar, dünyaya nadir gelenlerdendir.

Buna âmil olan da o kehribarın tozu oluşlarıdır. Bütün meziyet ve faziletin hepsi o kehribardadır, yani Resulullah Aleyhisselâm'dadır.

Çünkü Allah-u Teâlâ onları sevmiş, seçmiş, huzuruna kadar almıştır.

Nitekim bir Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Allah dilediği kulunu zâtına seçer." (Şûrâ: 13)

Bütün bu lütuflar hep O'nun ihsanı ve ikramı ile mümkündür.

Hiç şüphesiz ki bu lütuflara mahlûkun aklı hem ermez hem almaz.

 

 

Ulü'l-azm Peygamberin Vazifesine Benzer Bir Vazife İle Gönderilen Veli:

 

Müeyyedüddîn Mahmûd el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri bir noktada; nübüvvetlerin hepsinin velâyetler üzerine tertip edildiğini beyan buyuruyor. Çünkü o temeldir, nübüvvet ve risalet o temelin üzerine kurulmuştur. Velâyet bâtınîdir. Bâtıniyet Hakk'a yakın, nübüvvet ve risalet halka yakındır. Bu arzettiğimiz husus gizli bir ilimdir, sırrın da sırrıdır.

O bir taraftan Resulullah Aleyhisselâm'ın velâyetini, bir taraftan vekâletini taşıdığı için; hem o vazifeyi, hem o vazifeyi görüyor.

Nitekim İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:

"Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki ulü'l-azm peygamberlerin işini görür." buyuruyor. (234. Mektup)

İşte buraya işaret ediyor; velâyetiyle de meşgul, risâletiyle de meşgul.

Bu hususu biraz daha açalım:

Risâlete, nübüvvete, velâyete âit her şeyin özü Resulullah Aleyhisselâm'da mevcuttur. Diğerleri de peygamberdir amma, bu hassalar onlarda yok. Niçin yok?

Allah-u Teâlâ onu kendi nurundan yarattığı için, âlemleri de o nurdan donattığı için.

Nur kaynağı odur. Allah-u Teâlâ kendi nurundan o nuru parlatmış, o nurdan âlemleri donatmış.

Nur kaynağı odur.

Hâtem-i veli hakkında ifşaatta bulunan zevât-ı kiram'ın buyurdukları gibi; Resulullah Aleyhisselâm'ın vazifesi çok ağır olduğu için, meşguliyetinden ötürü risâletle meşgul oldu, velâyetle fazla meşgul olmadı. Onun bu vazifesi doğrudan doğruya Hâtem-i veli'ye intikal etti. O ise diğer vazifelerle de vazifeli olduğu halde velâyeti kullandı. Velâyet Allah-u Teâlâ'nın verdiği o güçle yapılıyor.

Ağırlıkta velâyet var, yorumda risalet var. Bu yazılar ve bu neşriyat risalete dayanır. Velâyetten aldığı destekle, Allah-u Teâlâ'nın verdiği kuvvetle, risâlet vazifesini de ona yaptırıyor.

Resulullah Aleyhisselâm'da ağırlık risaletteydi. Bizdeki ağırlık velâyettedir, risâlette değil. Allah-u Teâlâ böyle vazifelendirmiş, böyle tecellî etmiş, böyle murad etmiş, o kadar. Mahlûk mahlûktur, bir tulum gibidir.

Ulü'l-azm peygamberin vazifesini yapması işte budur. Diğer peygamberlerin de değil. Yani yeni bir safha açılıyor.

Bu vazife Allah-u Teâlâ'nın verdiği güçle oluyor. Ağırlıkta velâyet var, fakat zâhirde bu vazife de görülüyor. Hiç kimse farkında bile değil.

Şu anda yürütülen vazife o vazifedir. Çünkü biz sadece ihvan halkası ile meşgul değiliz, biz efkârla meşgulüz, hem de bütün efkârla meşgulüz.

Bölücülerle mücadele etmemiz, küfrün üzerine gitmemiz, bütün bu icraatlar hep onun işaretidir.

Nebinin vazifesi de böyle değildir. Allah-u Teâlâ'nın ona duyurduğu şeyi, ister halka duyurur ister duyurmaz, kendi çerçevesi içinde kalır.

Resul ise yayar. Şimdiki bu umum irşad vazifesi, Ulü'l-azm peygamberlerin icraatıdır. İşte Ashâb ile ihvanın yanyana gelmesi bu sebepledir. Niçin?

Ulü'l-azm peygamberin vazifesini gördükleri için. O onun ihvanı, o onun Ashâb'ı.

•

O nübüvvetten almış, öyle ki Allah-u Teâlâ dilediğini ona bildiriyor. O bildirilen şeyi ister kendinde bırakır, isterse ilân eder. Velâyet ise zaten doğrudan doğruya ilâhî bir ilhamdır.

"Aynı hâl onda da var, bu üçü de onda var, ona bunları lütfetmiş, ikramda ihsanda bulunmuş." diyor.

Bu öyle bir sır ki, orada kişi dahi bulunmaz. Değil bir peygamber, değil bir melek; kişi dahi orada bulunmaz.

Çünkü Allah-u Teâlâ'nın o anda nasıl tecellî edeceğini kişi dahi bilmez, onu kimse bilmez.

Nerede ve nasıl tecellî edeceğini ancak O bilir. Bunu ifşâ etmemiştim. Çünkü yok olacak ki, O husule gelsin.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |