Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (139)

 

ABDÜRREZZÂK EL-KÂŞÂNÎ -Kuddise Sırruh- (6)

 

Ocak 2018
Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s. 42-43

 

Abdürrezzak el-Kâşânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Şerhü'l-Kâşânî alâ Fusûsu'l-Hikem" adlı eserinde beyan ettiği en mühim ve en esrarlı hususlardan birisi de; risâlet, nübüvvet ve velâyet'in Hatemiyyet'ini elinde bulunduran Muhammed Aleyhisselâm'ın, risâlet ve nübüvvetin Hâtem'i sıfatıyla zuhur edince velâyet yönünün geri plânda kaldığını, onun velâyet'inin müstakil bir biçimde ancak Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın zuhûru ile ortaya çıkacağını haber veren beyanlarıdır.

Hazret, eserde hususiyetle bu noktaya dikkati çekerek şöyle buyurmuştur:

"Allah-u Teâlâ Zât'ı, sıfatları ve isimleriyle; başka bir şeyle değil, ancak gerçek Varlık'la varolan Hâtemü'l-velâye'nin aynındaki 'Veli' ve 'Hamîd' isimleriyle adlandırıldığı için, bu sıfatlar ancak velâyet'in Hâtem'inden elde edilebilir.

Hâtemü'r-rüsul'ün velâyeti bakımından velâyet'in Hâtem'ine olan nisbeti, nebi ve resullerin kendisine olan nisbeti gibidir. O bâtın yönüyle Veli, ahkâm ve şeriatı tebliğ etmesi yönüyle Resul, ilâhî gizliliklerden ve hikmetlerin bilgilerinden haber vermesi yönüyle de Nebi'dir. Bâtını Hâtemü'r-rüsul'ün bâtını olan Hâtemü'l-evliyâ ise; bâtın yönü ile Veli'dir.

O, şeriat ve ahkâmını vasıtasız olarak Asıl'dan elde ettiği Peygamber Aleyhisselâm hakkında;

'Kuluna vahyedeceğini vahyetti.' (Necm: 10)

Şeklinde vârid olan; Hâtemü'r-risâle'nin velâyetindeki kemâle erişip de, mertebeleri vasıtasız olarak müşâhade etmedikçe Hâtemü'r-risâle'ye vâris olamaz.

Zira herkese fayda sağlayan ve veren; onları vasıtalı olarak da, vasıtasız olarak da feyizlendiren ancak odur.

İşte o (Hâtemü'l-evliyâ) da, cemaatin öncüsü olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in hasenâtından bir hasenedir. Çünkü o (Hâtemü'r-rüsul), risâlet makamında bir şeriatla zuhurunu daimî kılan ve Hakk'ın 'Hâdî' isminin içine sığdırılan isimlerin hepsini biraraya toplayan, Zât-ı ehadiyyet'le ilgili olan kendi Velâyet'ini izhâr etmemiş; dolayısıyla da onun bâtın velâyeti olan bu hasene, velâyet'in Hâtem'ine vâris olan mazharda zuhur edinceye kadar bâki kalmıştır. Zira onun zâhiri nübüvvet, bâtını ise velâyet'tir." (Şerhü'l-Kâşânî alâ Fusûsu'l-Hikem; Ayasofya, nr.: 1901, 22a-22b yaprağı.)

Zâhirinin nübüvvet oluşu bu kitapların yayılışıdır. Velâyet ise hiçbir şey bilmediği hâlde Allah-u Teâlâ'nın ona lütfetmesidir. Tek kelime ile onu ona vermiş, onda öyle tecellî etmiş. O'nun tecellîsi nerede ise orada O var. O da o lütfu o kendisine verilen velâyetten yaymaktadır.

Nitekim Muhyiddin-i İbnü'l-Arabî -kuddise sıruh- Hazretleri bir işaret veriyor ve "Fütûhâtü'l-Mekkiyye" isimli eserinde şöyle buyuruyor:

"İnsanların çoğu aynı zamanda onun, mutlak bir biçimde 'Hâtemü'n-nübüvve' olduğunu da bilmez."

Bu zât-ı muhterem bu mevzuyu o kadar güzel açıklamış ki, âdetâ hiç izaha lüzum yok.

Velâyet'inin müstakil bir biçimde ancak Hâtem-i veli'nin zuhûru ile ortaya çıkması, irşadın bütün dünyaya yayılmasıdır.

"O, şeriat ve ahkâmını vasıtasız olarak Asıl'dan elde eder." sözünün mânâsı, doğrudan doğruya onun Allah-u Teâlâ'nın halifesi olmasından dolayıdır.

Hâtemü'r-rüsul'ün velâyeti bakımından velâyet'in Hâtem'ine olan nisbeti, nebi ve resullerin kendisine olan nisbeti gibi olmasının mânâsı ise; vasıtasız olarak Allah-u Teâlâ'nın desteği demektir, bunu böyle bilin. Burada hiç kimsenin dahli olmaz.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Benim Allah ile öyle vaktim olur ki, oraya ne yakın bir melek sızabilir, ne nebi ne de resul sokulabilir." (Keşfü'l-Hafâ)

En ince sırlardan bir tanesi budur, anlaşılması mümkün değildir. Sakın anladığınızı sanmayın. Bunlar sırrın sırrıdır, bunları ilim almaz, akıl almaz, hiçbir şey almaz. İlim yetmez ki anlatılsın ve anlaşılsın. Bu ancak yaşayana âittir, işitene âit değil. O bildirdiği zaman, O gösterdiği zaman görülür ve bilinir. O anda ne lütuf buyuracağını mahlûk dahi bilmez.

Velâyet denilince umumî olarak velilerin velâyeti anlaşılıyor, halbuki burada kastedilen velâyet o velâyet değildir. Bir Hâtem-i nebi'nin velâyeti var, bir de Hâtem-i veli'nin velâyeti var, iki velâyet mevcut. Allah-u Teâlâ mahlûkatı yaratmadan önce bu kandilleri yaratmıştır. Onun için diğer velilere şâmil değildir. Yalnız bu iki kandile şâmildir. Değil velilerin, peygamberlerin velâyetine dahi şâmil değil. Niçin şâmil değil? Peygamberler dahi oradan aldıkları için. O velâyet onlara verilmemiş.

Velâyetin küllîsi burada toplandı ve burada kesildi. Olduğu gibi intikal eden bu velâyet, bundan sonra da hiçbir şekilde intikal etmeyecek.

Nitekim Karabaş Veli -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

"Peygamberlerin ve velilerin bu iki Hâtem'ine tahsis edilenin, ikisinden başkasına akıtılması bahis mevzuu olamaz. Bilâkis onun hâlinin ve elde edilişinin zorluğu apaçıktır.

Çünkü kanal ikidir:

Nebilerin ve risâletin kanalı, onlarla ilgili olan her şeyin elde ettirildiği ve emânet edildiği Efdâlü'l-Kâinat Muhammed Mustafâ Aleyhisselâtü vesselâm'dır.

Velâyet kanalı ise Hâtemü'l-evliyâ olan bir imamdır. O Hâtemü'r-rüsul'ün bir parçası, tâbisi ve aynı zamanda onun bâtın şeriati hususundaki vârisidir." (Kâşifü'l-Esrâr, Hacı Mahmud ef. no: 225, 24b-27b yaprağı)

Hakk'ın desteği olduğu için bu "Velâyet" hepsinden üstündür. Diğer velilerin velâyetinde vasıta var. Onda ise vasıta yok. Üstünlük oradan geliyor.

Allah-u Teâlâ öyle murad etmiş, o kandili O koymuş, o nuru O koymuş. "Oradan alacaksınız." buyurmuş. Yoksa kişide hiçbir şey yok.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin memleketinden sürülme noktası işte burasıdır. Onlar Hakk ile halkı ayıramadılar. O ise ayırdığı için, ortaya koyduğu için sürüldü.

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ- Hazretleri Talâk sûre-i şerif'inin 12. Âyet-i kerime'si hakkında:

"Eğer bu Âyet-i kerime'nin tefsirini yapacak olsam, beni mutlaka taş yağmuruna tutarsınız!" buyurmuştur.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri açmış, taşladılar. Fakat fakir bunların hepsini bir bir açıyoruz, kimsenin kılı kıpırdamıyor. Allah-u Teâlâ öyle bir üslup vermiş ki, o üslupla gidiliyor. Bunların hepsi açılıyor. Açılmayan hiçbir sır yok. Fakat hiçbir kimsenin de kılı kıpırdamıyor. Âyet-i kerime gösteriyoruz, Hadis-i şerif gösteriyoruz, mevzu gösteriyoruz, bakıyor ki tamam, hiçbir itirazı olmuyor. Amma altında derya var, onu kimse görmüyor.

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhü'l-Gayb" adlı eserinde buyurur ki:

"Allah-u Teâlâ birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. Hiç kimsenin erişemeyeceği sırları ona sezdirmiştir." (33. Makale)

O'nun sezdirmesiyle O'nun bildirmesiyle bunlar oluyor. O kandile ne koyduysa o oluyor. İsim de o oluyor, cisim de o oluyor, nur da o oluyor. O kandile ne lütfettiyse o kandilden o çıkıyor. Özü hülâsası bu.

O dilediği zaman hem gösterir, hem bildirir. İbrahim Aleyhisselâm'a tecellî ettiği gibi tecellî eder. Fakat onu kimse bilmez. Bilmesi, aklının yetişmesi mümkün değildir. Arasında perde var, istediği zaman O'nunla konuşur. Yemin ederim ki kâinat da bir perdedir. Hep O, hep O... Değil o kimse, kâinat da bir perdedir.

İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh Hazretleri: "İhyâu Ulûmi'd-Din" adlı eserinde:

"O melekten gelen ilham ile, şeytanın vesvesesini ayırdedecek hassayı elde eder." buyurarak, onun hiç yanılmadığını beyan ediyor.

Kalp nur olunca, Allah-u Teâlâ ona vukûfiyet kesbettirdiği zaman ibre o anda sağlanır. Kalp onun Rahmânî mi şeytânî mi olduğunu hassasiyetle ayırdeder. Halkın anlaması güç olan şeylerin tefriki onun için çok kolaydır. Çünkü o Allah-u Teâlâ'nın tasarrufundadır. Bütün bu sırlar kendiliğinden akar.

Allah-u Teâlâ Mürselât sûre-i şerif'inin 4. Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"(Hak ile bâtılın, hakikat ile dalâletin, doğru ile eğrinin) arasını ayırdıkça ayıranlara andolsun ki!" (Mürselât: 4)

Mülkün sahibi Hazret-i Allah dilediği zaman dilediği şekilde mülkünü yönettiği gibi, dinini yönetmek için de dilediği zaman dilediğini gönderir. Hüküm O'nundur.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |