Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (136)

 

ABDÜRREZZÂK EL-KÂŞÂNÎ -Kuddise Sırruh- (3)

 

Ekim 2017
Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s. 38-39

 

Hâtemü'r-Rusül ve Hâtemü'l-Evliyâ'nın İlim ve Kandili:

 

Kemâleddîn Abdürrezzâk el-Kâşânî -kuddise sırruh- Hazretleri, Şeyhü'l-ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin eserlerindeki müşkül ve karmaşık meseleleri çözüme kavuşturmak için, onun zevk ve meşrebine ışık tutan son derece ciddî eserler kaleme almıştır. Bunların en önemlisi, "Fusûsu'l-Hikem"deki "Hâtemü'l-velâye" mevzusunun çözümünde "Fusûs" şârihlerine kaynak olan ve bu beyanları ilk defa sağlam ve köklü temeller üzerine oturtan "Şerhü'l-Kâşânî alâ Fusûsu'l-Hikem" kitabıdır.

Bu muhteşem eser, zâhirî ulemânın uyandırdığı şüpheleri ortadan kaldıran kesin bir burhan olduğu kadar; aynı zamanda, "Hâtemü'l-velâye" mertebesiyle ilgili kilit noktaları açan bir anahtardır.

Hazret bu eserinde, Hâtemü'l-evliyâ olan zâta ihsan buyurulan ilmi Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'ın bizzat kendi bâtınından, peygamberlerin ve velilerin ise Hâtemü'l-evliyâ mişkâtından elde ettiklerini beyan etmiş; peygamber olarak zuhur eden Hâtemü'l-enbiyâ'nın zâhir sıfatıyla izhar edemediği bu ilmi, onun bâtınıyla zuhur edecek olan Hâtemü'l-evliyâ'nın izhâr edeceğini haber vermiştir.

Buyurur ki:

"Resullerin hepsi bu ilmi Hâtemü'r-rüsul'den elde etmiş; Hâtemü'r-rüsul de, aynı zamanda Hâtemü'l-evliyâ olması bakımından, onu kendi bâtınından elde etmiştir. Lâkin risâlet vasfı kendisini ondan menettiği için onu izhâr etmemiştir. O'nun bâtını Hâtemü'l-evliyâ sûretinde zuhûr edince onu izhâr eder. Velhâsıl, resullerin ve velilerin hepsi de onu ancak, Hâtemü'l-evliyâ mişkâtından görebilirler." ("Şerhü'l-Kâşânî alâ Fusûsu'l-Hikem"; Ayasofya, nr.: 1901, 20b-21a yaprağı.)

Allah-u Teâlâ öyle koymuş, oraya koymuş. Hem nasıl bir kandile koymuş? Hiçbir şey bilmeyen bir kandilin içine koymuş. Kimsenin ümit etmediği bir kandilin içine koymuş. Bunun bir sırrı da azamet-i ilâhîyi bilmeleri ve görmeleri içindir. Artık kendisinde varlık görmez, benim diye göstermez. Dikkat ederseniz "Hiç"ten alıyorsunuz. Aldığınız yere bakın! Bir hiç! Fakat o "Hiç"i hiç yapan Hazret-i Allah'tır. Siz de o hiçlikten numune alın. Bu ilâhî gizli bir tâlimdir.

Bu kandile konulacağını kim ümit ederdi? Halkı şaşırtan durum işte bu. Fakat ortada bu kadar eser olduğu için bir şey diyemiyor. "Biz onun hiçbir şey bilmediğini biliyoruz." diyor. Evet öyledir. "Peki bu kitaplar ne?" diyorsun: "Herhalde başkası yazdı." diyor. Başkası da yok ortada. Bunun ilâhî bir lütuf olduğunu zâhir ehli hiçbir şekilde kabul edemiyor. Bunu ancak yakın olana nasip etmiş, dışarıya nasip etmemiş.

Bu çok mühim hususu biraz daha açalım:

Burada gizli bir sır var. Niçin Allah-u Teâlâ ezelden iki kandil halketmiş? Eğer bir kandil halketseydi, buna lüzum yoktu. İki kandil halkettiği için lüzumu var. Evvel, sonra. İki kandilden murad da budur.

Velilerin "Şeyhü'l-Ekber"i Muhyiddin İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri'ne Allah-u Teâlâ Hâtem-i veli'yi o kadar net bildirmişti ki, onun hiçbir tahsili olmadığı, hiçbir kimseden tek bir harf öğrenmediği halde bu Hâtem-i velâyet'e eriştirileceğini biliyordu.

Bunu öğrenmek için onun "Anka-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ" adlı eserindeki şu sözleri ne kadar mühim bir hususu ortaya koymaktadır:

"Bil ki, Hâtem velâyet bayrağının taşıyıcısı ve makamın ve gâyenin nihayeti olur. Nitekim o, hiç bilmezken Hatm oldu ve cesedlenmiş bir ruhâniyet ve müteaddit bir ferdâniyyet içinde, dilemeksizin ve tasarruf etmeksizin iş onda vâroldu."

Yani kendisinde varlık taşıyacak zerre kadar bir şey bulunmaz.

Fakat O öyle dilemiş, o kandile koymayı murad etmiş. Peygamberler de o ilmi kendisine mâletmesin. İşin inceliği burada. Niçin? "Siz o hiç bilmez kandilinden aldınız." Burada iki gizli nokta var. "O kandile ben koydum, o kandilden siz alıyorsunuz. O kendisinin hiç olduğunu biliyor, siz de bilin." Mânâsı çıkıyor.

Burada insana âit bir şey yok. Burada mahlûkun hiçbir dahli, hiçbir yeri ve değeri yok. Ne var? Öyle murad etmiş, bu var. Rabbü'l-âlemîn öyle dilemiş öyle olmuş. Yoksa onun aklına hayâline gelen birşey değil. Bu hakikati düşündüğünüz zaman bulmak çok kolay olur. Neyi bulmak? Hakk'ı bulmak!

"Cesedlenmiş rûhâniyet"in mânâsı; bir usta tulumunu giyer, o tulum o ustanın işaretidir. Amma tulum iş yapmaz, ancak o yapılan işleri seyreder.

Ruhâniyet konuşuyor, o görünüyor. Açık mânâsı bu. Kudsî ruh'la desteklediği kimsede Kudsî ruh konuşuyor, fakat ona mâlediliyor. Niçin? Kudsî ruh'u onun emrine verdiği için. Halbuki işi gören Allah'tır. O işi Kudsî ruh'a gördürüyor, onu gösteriyor. "O gördü!" diyor.

Fakat bunun aslı şudur:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Bedir'de Cebrâil Aleyhisselâm'ın tavsiyesi üzerine yerden bir avuç kum alarak müşriklerin üzerine attı. Bu atış onların hezimetine vesile oldu.

Âyet-i kerime'de ise:

"Resul'üm! Attığın zaman sen atmadın, Allah attı." buyuruluyor. (Enfâl: 17)

Görünüşte Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz attı. Fakat Allah-u Teâlâ: "Ben attım!" buyuruyor. O attı, O ulaştırdı.

Yaptığı işler ne kadar büyük olursa olsun, Allah-u Teâlâ'ya hamletmek lâzım, nefse değil. Çünkü Kudsî ruh'u veren de O, destekleyen de yine O.

O görülüyor, halbuki Allah-u Teâlâ öyle murad etmiş, onda tecellî etmiş, O'nun tecelliyâtı yürüyor, bütün işi O görüyor. Başka türlü olması mümkün değildir. O'ndan başka her şey âcizdir, O bir tulum mesabesindedir. Amma halk tulumu görüyor, robotu görüyor, içindekini göremiyor.

Bütün işi yapan Allah-u Teâlâ'dır, bütün icraatı O yaptırıyor. Amma: "O yapıyor!" diyor. Ben de diyorum ki: "Hayır O yapıyor!" Bilen bilir kimin yaptığını. Yalnız şu kadar var ki, insan varlığını ifnâ etmesi gerektir ki "Var" husule gelsin.

Ben bir robot şeklindeyim, O öyle murad etmiş, öyle tecellî etmiş. Cesetlenmiş bir ruhâniyet. Fakat hiç kimsenin bu ruhâniyeti görmesi mümkün olmadığı için kişiyi görüyor, kişiye mâlediyor.

Diğerlerine de ruhâniyet veriyor, fakat ona verilen rûhâniyet cesetlenmiş bir ruhâniyettir. O ruhâniyet de Allah-u Teâlâ'nın emrindedir, başlıbaşına değildir.

Bu ruhâniyet velilerin dahi giremediği bir ruhâniyettir, tamamen esrardan ibaret olan bir ruhâniyettir. Bu ruhâniyeti bizzat Allah-u Teâlâ idare eder, onun iradesi elinde değildir, bütün irade O'nun kudret elindedir. Kısacası; O idare ediyor, irade O'nundur, O dilediğini dilediği şekilde kullanır. Mahlûk bir resim gibidir.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |