EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (203)

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (7)

 

Ekim 2017
Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s. 36-37

 

 

Menâzilü'l-Ubbâd mine'l-İbâde:
Yedinci Menzil: Yakınlık Menzili /1

 

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Hâtemü'l-evliyâ"nın vasıfları hakkında bilgi verdiği pek çok risâlesi arasında "Menâzilü'l-Kâsıdîn ilâllâh" ismiyle de meşhur olan "Menâzilü'l-Ubbâd mine'l-İbâde" adlı eserinin varlığı dikkati çekmektedir. Kütüphanelerde kimileri mecmua arasında bulunan birkaç nüshası tespit edilen bu eserde Hazret, yaptıkları ibadetlere göre kulların menzillerini açıklarken ibadetin menzillerini yedi kısma ayırmış ve yedinci menzili "Yakınlık menzili" diye isimlendirerek, bu seçkin makamın "Ferdâniyyet" makamına kadar ulaştığına vurgu yapmıştır.

Hazret, zirvesinde Hâtemü'l-velâye'nin bulunduğu bu seçkin menzili ve onu elinde bulunduran zâtın hususiyetlerini risâlesinde şu ifadelerle nazar-ı dikkate sunmaktadır:

"Allah, (nefislerinin baskı ve sıkıştırması karşısında) kendisine haykırışta bulunan kullarını, bunun akabinde kendisine doğru iletip çeker ve hevâ ve heveslerinin zulmüne karşı onlara yardım eder. Onların içleri O'nunla hayat bulur; onlara kendileriyle ilgili İclâl'in gözüyle nazar eder. Onlar O'na ulaşmak üzere seçilip ayrıldıkları için ihlâsla desteklendiklerini ve hâlis kılındıklarını bildikleri vakit onlardan perde kaldırılır; O'nunla kendileri arasında hiçbir sebep kesintiye uğramaksızın O'nun azâmeti onlarda tecellî eder. (Böylelikle O), onların nefislerinin şehvetlerini paramparça kılar, hevâ ve heveslerini öldürüp atar.

Bununla ilgili olarak şöyle buyurulmuştur:

"Rabb'i dağa tecelli edince, onu paramparça etti; Musâ ise bayıldı." (A'râf: 143)

Dağ un ufak olup parçalandı ve dört parçaya bölündü. İşte onu da, içindeki yeşilliklerin gümüşü kendisinden ayrılıp meydana çıkıncaya dek parçalar. Ondaki altın, kendisinde karar etmeyeceği dünyanın içinde bulunan bir şey değildir. Onun parçalanışından daha güzeli olamaz.

İşte nefislerin ahlâkları, şehvetleri, lezzetleriyle ilgili olarak meydana gelen şeyler de böyledir. Musâ düşüp bayıldığı gibi, aynı şekilde hevâ ve heves de düşer ve baygın bir hâle gelir.

"Ayılınca: 'Allah'ım! Seni tenzih ederim, sana tevbe ettim.' dedi." (A'râf: 143)

Akıl uyandığı için, hevâ ve hevesten tevbe etmek de aynen böyle olur; o da akıl lisanı üzere: "Seni tenzih ederim, sana tevbe ettim!" diye konuşur.

İşte buna göre Allah, kendilerine yönelip onları idare eder ve onları kendi himâyesi içinde bulundurur. Onları kendi [94] işleri üzerinde takviye edip ikâme eder. Her gün onlara hayat verir, onları edeplendirip terbiye eder ve kendilerini gözetir; yarattıklarından hiçbirini buna iliştirmez.

O, onların kalplerini kendi nimetleriyle ihyâ edip diriltir. Şehitler, Allah'ın fazl-u kereminden onlara verdiği şeyler nedeniyle ferahlık duyup sevinirler. Bunlar bu azaptan ayrılmayı istemeleri nedeniyle hevâ ve heveslerini öldürüp, kendi hevâ ve heveslerinin katili olurlar.

İşte bunlar Allah'ın dâvetine icâbet edip kalplerini diriltenlerdir. Şehitler O'nun katında ancak, onlar sayesinde O'nun mânevi faydaları, iyilikleri, nûru ve lütuflarıyla rızıklanırlar; birbirleriyle müjdeleşip sürûra kavuşurlar. Nitekim damarları çekilir, hareketleri sükûna dönüşür, arzu ve istekleri artık son bulur.

Onlar Sahib'lerinin huzurunda durup O'na nazar edenlerdir. İşlerinde O'nun nâipleridir. Beşeri haz ve duygularından sıyrılıp, içlerinden süratle O'na doğru yürürler; hevâ ve heveslerinden, nefislerinden tâ ki öldürünceye dek halâs bulup arınırlar ve Allah ile hayat bulurlar.

Onlar Rahmân'ın hürleştirdiği "Hürriyete erişen kerem sahipleri"dir; hevâ ve hevese kulluk etmekten yana hür kılınmışlar, (onun) esâretinden kurtulmuşlardır.

O'nun melekleri işte bu kalplere hürmet edip saygı gösterirler. Onların yeryüzünün en şereflileri olduğunu ve göklerin dahi onların altında gölgelendiğini müjdelerler.

Onlar Rahmân'ın evliyâsı, yeryüzünün direkleridir. Allah'ın örtüsü altında saklayıp gizledikleridir.

Onlar Allah'ın rahmetine hapsedilmişlerdir.

Allah onları kendi kalesinin içinde muhafaza eder; zira onlar Allah'ın kendi himâyesinin içinde koruyup gözettiği kimselerdir.

Onlar Allah'ın lütfuyla titreyip ürperirler.

Onlar Allah'ın saraylarının en seçkin erleridir. Yarın Allah'ı ziyaret [95] yurdunda yakınlığa erişenler; Allah'a sabah-akşam nazar etme ilâhi keremini elde edenlerdir.

Onlar Naîm cennetlerinde söz sahibidir.

Allah'a yakınlığın lezzetini tadanlar, gerçek mânâda Allah'tan korkanlar onlardır. Nitekim onları O'na vâsıl kılan da budur.

Onlar hevâdan yana içlerinde bulunup, damarlarınının içinde kıpırdayan her şeyi öldürmüş, âzâlarını O'na karşı korkuya sevketmişlerdir.

Onlar O'nun meydana getirdiği bu hâller üzere devam ettikleri vakit, vasfettiğimiz bu şeye karşılık, Allah da kendilerine olan minnetinden ötürü onlara yapacağını yapar, onları kavuşturacağına kavuşturur, gerçek hayata götürür, nefislerini gözlerine göstermeyip onları yok eder.

Onlar marifet denizlerinde O'na ayrıştırılıp, O'nunla ünsiyet kuranlardır.

Onlar en büyük Fenâ'nın içinde O'nunla büyürler; O'nun tedbir ve idâresi içinde dönerler.

Onlar büyükler, cebredenler, O'nun kibriyâsının içinde ululuğa erişenlerdir. O'nun nimetleri onları adetâ sarhoş etmiştir.

İşte onlar, O'nun Ferdâniyyet'i sayesinde eşyaya nispetle büyüyerek, Allah'ın yeryüzündeki gözcüleri olurlar.

Onlar Allah'ın kibriyâ ehlidir; ne dağlar, ne denizler, ne yeryüzünün hükümdarları onlara aslâ güç yetiremez!

Onlar O'nun kendi heybet elbisesini giydirdikleridir. O'nun rızâsının ağır ve paha biçilmez elbisesini, hikmetinin tâcını üzerlerine giymişlerdir.

Onlar O'na yakınlığa yönelenlerdir; kendilerine olan nazarının kahrıyla darmadağın olanlardır.

Onlar gördüklerine muhabbet ile bağlanırlar. Kendilerine likâ erişince çözülüp parçalanırlar.

Onların kalplerine yerleşen Allah'tır. Hakk, onların sadırlarını (göğüslerini) mesken tutmuştur.

İşte kullar arasında bizler için var olan ve kendisine muttali olunan menzillerin en son noktası budur. Ben, Kitap'tan ve haberden araştırıp tahkik etmemle buna [96] râzı oldum. Zira Allah'ın dilemesiyle biz bâb bâb (onlarda) bunu mevcut bulduk.

Kuvvet kudret ancak, üstün ve çok yüce olan Allah'a mahsustur." (Menâzilü'l-Ubbâd mine'l-İbâde/Menâzilü'l-Kâsıdîn ilâllâh, neşir ve tahkik: Ahmed Abdürrahîm es-Sâyih, Beyrut 1990, s. 93-96)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |