EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (201)

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (5)

 

Ağustos 2017
Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s. 34-35

 

 

"Bâbu fî Beyânü'l-Müferridîn" (5)

 

"O'nun kalbi ve sadrı O'nunla doludur. Bütün âzâlarında ilâhi nurla meşgul olur. Artık o şaşkın, sarhoş ve kuruyup çekilmiş bir haldedir. Şu kadar var ki onun sarhoşluğunun mânâsı; kalbinin O'ndan gayrı her şeyden çözülmesidir.

O'nun sarhoşluğu her yanı sarar. Nihayet onu kendisiyle diriltir, o kalbi Allah ile dirilmiş kimse olur. Sonra O'nun emrine ve nehyine döner. O'nun nehyinin nihayetine kadar gitmek ona ağır gelmez. O'nun emrine riâyet eder; sevabın sevinciyle kalbinde yayılma ve kendini bırakma olmaz.

Artık burada sevabın sürûrunun kendini göstermesi muhâl değil midir?

Nitekim o, İlâh'ının ve Melîk'inin sevinç ve sürûru ile dolup taşmıştır. Cenneti yaratır da, bu mümini nasıl sona bırakmak ister? Kendisinin sürûr ve sevinçten beri olması gereken bir durumda, O'nun yarattığı bir kulda sevinç ve sürûr ortaya çıkması nasıl mümkünleşir? Bu muhâl oluş ya da O'nu talep ediş, tıpkı güneşin aydınlık parıltılarının yakınında, yıldızlardan bir yıldızı görmeyi talep etmenin muhâl oluşu gibi değil midir? Güneş ışığı tarafından bu görüntüye bakılması karşısında sönük kalacağı için, yıldızın ışığı da artık ondan nüfûz edecektir. Tâ ki ondan sonrasında, yıldızın aydınlık ışığının tutulmasından dolayı daha da yakınlaşabilsin. İşte uzaklaşan kalplerin farklılaşması da bu şekilde gerçekleşir.

Nitekim sözünü ettiğimiz şeyi bizim için doğrulayan bir rivâyete göre; cennet ehli ne zaman ki Rabb'lerini görürler, sonrasında rücû ederler, artık bir daha sekiz yüz sene nimetlere iltifat etmezler. Zaten bedenleri nimetlere yeterince kanmıştır. Akıllı olan artık burada yiyip içme nimetlerini hesap edebilir mi?

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den bize ulaşan rivâyete göre ona şöyle denildi:

- Yâ Resûlellâh! Cennet ehline verilecek olan en üstün nimet nedir?

Şöyle buyurdu:

"İzzet ve ululuk Sahibi olan Allah'ın veçhine nazar etmektir!"

Şu Hadis'i ise bize Allah rahmet eylesin, babam Ahmed bin Yûnus'tan, o Ebû Şihâb'dan; Muhammed bin Cafer'in, Hâlid bin Dînâr ed-Deylî'ye İbn Ömer'den merfû olarak haber verdiği üzere rivâyet etmiştir.

Buyurmuştur ki:

"Cennet ehli nimetlerden erişebilecekleri her şeye eriştikleri vakit, ondan daha büyük bir nimet bulunmadığını zannederler. Nitekim Rabb'leri onlara ismiyle tecelli eder; Rahmân'ın veçhine nazar edip her nimeti unuturlar. O'nun veçhini gözleriyle gördükleri an:

"Ey cennet ehli! Beni tehlîl edin!" buyurur, onlar da tehlîl ile karşılık verirler.

Bunun üzerine:

"Yâ Dâvud! Kalk, beni dünyada temcid etmiş olduğun gibi temcîd et!" buyurur, Dâvud da Rabb'ini tıpkı dünyadaki gibi temcîd eder."

Onlar kendilerine makamlarında verilen nimetlerle ilâhi huzurda sağlam bir şekilde durur ve artık herhangi bir şeyi yiyip içmeyi unuturlar. [187b] O'nun korkusu onlara azâbın korkusunu da unutturur. İkisine iltifat etmiş bulununca, artık nefsiyle de O'nunla meşgul olur. Daha sonraki şey ise, O'nunla meşgul olmakla O'ndan meşgul olmak arasındadır. Artık onlar sevap konusunda rağbet gösterir; azaptan ise korkuya kapılırlar. Ateşin taşın içinde gizlenmesi gibi, tâ ki tâkatten düşünceye dek kalplerinin ve nefislerinin içinde onu gizler. O'nun zikriyle zindeleşen kalpler artık onu da bırakır. Heyhât!.. Onlar artık sevabı da, günahı da gördüklerinden kalplerine delil olan şeyin sınır noktasında duracaklardır. Herhangi bir kimse bu vasıf üzere bulunmaya nasıl güç yetirebilir?

Sevabı görmek; O'nun refetinden, rahmetinden, kereminden ve fazlındandır. Azap ise O'nun öfkesinden ve hâkimiyetinin hiddetindendir. Onlar O'nun sevabına da, azâbına da O'nun nuruyla bakarlar. İlâhi vergilerin Nûr'uyla hareket edenler ise, iki farklı nûr arasında kalmış gibi her ikisine birden bakarlar. Havf ve recâ, rağbet ve rehbet (çekinme) arasında kalmak da tıpkı bunun gibidir. Korkak ve ümitli bir kimse de buna güç yetiremez; veya gördüğü şeye güç yetiremedikçe hem rağbet eder, hem de çekinir, nihayetinde ise kendisine bir Nûr verilir.

İşte bu tabaka ehli ilâhi tefvîz, tevekkül ve iltifatın sıdkiyeti, zâhidlerin sâfiyeti, verâsının sıhhati ve takvâsının netliği üzere kuvvet bulmuşlardır; onunla da Rabb'lerinin rızâsına nâil olup, O'nunla sarhoş olurlar. Kendileri için, hevâlarıyla başbaşa kaldıklarında ahlâklarını yüksek tutarlar.

Şu halde hem O'nun katında kurtuluşu tasdik edip, hem hevâsı ile birlikte olup ona meyletmesi nasıl olur? Öyle böyle, onun şehveti yaptığı için işindedir. O hâlâ şehveti ve rağbeti ile birlikteyken, O'na karşı tevekkül veya zühd ile katında O'nu tasdik etmesi nasıl mümkün olur?

O, O'na itâati vaktinde kulunun üzerine müstevli olur; tâ ki böylesi bir masiyetin yanında, O'nun sevkettiği bir gözcü ile kendi zikri onun üzerine gâlip gelsin. Zira o büyük bir tehlike üzerindedir!

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den rivâyet edildiğine göre, şöyle demiştir:

"Allah-u Teâlâ buyurdu ki:

'Her kim benim dilememden dolayı benim zikrimle meşgul olursa, benden isteyenlere verdiğim en üstün şeyi ona veririm.'" (Tirmizî, Sevâbü'l-Kur'an, s. 25; Dârimî, Fezâ'ilü'l-Kurân, s. 6)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |