İbn-i Teymiyye'nin, İbn-i Abdülvehhab'ın Attığı Fitne-Fesat Tohumları
Bugün Müslümanlara Çok Büyük Zarar Veriyor.
Hem İtikadları Bozuyor, Hem Tefrika Çıkarıyor,
Hem de Katliama ve Zulme Sebebiyet Veriyor.

Bunlar Her Ne Kadar İslâm Adı Altında Çıkmışlarsa da
Gerçekte İslâm'ın Yıkıcı ve Parçalayıcılarıdırlar.
İslâm'mış Gibi Görünüp, Din-i İslâm'a ve Müslümanlara En Büyük Darbeyi Vuruyorlar,
Birçok İslâm Memleketini İfsad Ediyorlar!
Kendileri Saptıkları Gibi, Başkalarını da Saptırıyorlar.

"Şüphesiz ki Sen Ölülere Söz Duyuramazsın.
Hakikata Arkalarını Dönmüş Kaçarlarken Sağırlara da Dâvetini İşittiremezsin.
Sen Körleri Sapıklıklarından Çevirip Doğru Yola Getiremezsin,
Sen Ancak Âyetlerimize İman Edenlere Duyurabilirsin. Onlar Teslim Olanlardır."

(Neml: 80-81)

"İşte Bunların Cezası:
Allah'ın, Meleklerin ve Bütün İnsanların Lâneti Onların Üzerinedir.
Bu Lânete Ebediyyen Gömülüp Gidecekler."

(Âl-i İmran: 87-88)

 

İsmail Yavuz - Eylül 2014
Başyazı - Hakikat Aylık İslâm Dergisi

 

Ey Vehhâbî türemeleri! Allah-u Teâlâ'yı ve Resulullah Aleyhisselâm'ı bırakıp da İbn-i Teymiyye'lere, İbn-i Abdülvehhab'lara mı uyuyorsunuz? Gittiğiniz bu yol Allah-u Teâlâ'nın ve Resulullah Aleyhisselâm'ın yolu değildir. Bütün hâl ve ahvâliniz ilâhî hükümlere karşıdır. İlâhınıza uymuşsunuz, şeytana tapmışsınız. Allah-u Teâlâ kalplerinizi döndürmüş ve mühürlemiştir.

"İşte onlar Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir ve onlar gafillerin tâ kendileridir. Hiç şüphesiz ki onlar ahirette hüsrana uğrayacaklardır." (Nahl: 108-109)

Allah-u Teâlâ: "O Peygamber müminlere öz nefislerinden evlâdır, canlarından da ileridir." (Ahzâb: 6)

Buyururken, onu daha önde tutmanız gerekirken siz İbn-i Teymiyye'yi, İbn-i Abdülvehhab'ı ve onun izinden gidenleri seçtiniz. Siz hiç şüphe yok ki seçtiklerinizle berabersiniz, siz ahirette onlarla haşrolacaksınız, amma Allah ve Resul'ü ile beraber olamazsınız. Cehennem ateşinden sizi kim kurtarabilir? İlâhî emirlere bir bakın, bir de tuttuğunuz yola bakın!" (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini")

 

Kendilerine "Selefî", "Cihadcı", "Vehhâbî" gibi isimler veren; "İbn-i Teymiyye"nin, "İbn-i Abdülvehhab"ın sapkın fikirlerini benimseyen; İslâm'mış gibi görünüp din-i İslâm'a ve müslümanlara en büyük darbeyi vuran bölücü güruhlar, birçok İslâm memleketini ifsad ediyorlar!

Bunlar Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz'in devrinde ortaya çıkan "Haricîler" ve Osmanlı devrinde ortaya çıkan "Vehhâbîler" gibi İslâm dininin bölücüleridir. Zira bunların en evvelâ en büyük zararı müslümanlaradır. Kendilerine biat etmeyenleri hemen tekfir ederler ve ilk hükümleri "Katl"dir.

Hariciler kendilerinden olmayan herkesi tekfir edip katl fetvası vermişler, Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz'i de şehid etmişlerdi. Bugünkü bu fitne grubu da kendilerinden olmayan herkesi tekfir edip katlediyorlar. Canına, malına, namusuna kastetmeyi meşru görüyorlar. Zulüm ve vahşet yapıyorlar.

"Onlar yanından ayrılıp yeryüzünde idareci olurlarsa, fesat, anarşi ve terör çıkarırlar. Ekonominizi ve neslinizi helâk ederler. Allah fesadı sevmez." (Bakara: 205)

Yeryüzünde fesat çıkarmak küfürdür. Kim Allah'a isyan ederse yeryüzünde fesat çıkarmış olur.

Müslümanlara en büyük zararı bunlar veriyorlar.

Küffarın dıştan yapamadığı tahribatı içeriden yaptıkları için dış düşmandan daha tehlikelidirler.

"Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir." (En'am: 159)

Hazret-i Allah tardetmiş, Resul'üne de emir buyuruyor: "Bunlarla senin hiçbir ilgin yoktur."

Bu zâlimleri Allah-u Teâlâ elbet yıkacak, amma bugün amma yarın.

"Zulmedenler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını, hangi deliğe tıkılacaklarını yakında bileceklerdir." (Şuarâ: 227)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Sizin için Deccâl'den daha çok Deccâl olmayandan korkarım.

– Onlar kimlerdir?

Saptırıcı imamlardır." (Ahmed bin Hanbel)

Niçin Deccâl'den daha korkunç ve daha tehlikelidir?

Deccâl resmen Deccâl olarak çıkacak. İşaretleri de bellidir, doğrudan doğruya allahlık dâvâsı ile çıkacak. Kâmil iman sahipleri hiçbir zaman ona aldanmaz, tuzağına düşmez.

Ve fakat bu sapıtıcı imamlar, sahte halifeler, âhir zaman uleması, hepsi de sûret-i haktan göründüler, İslâm'ın önderi, kurtarıcısı gibi göründüler.

"Siz bize sağdan gelir, sûret-i haktan görünürdünüz!" (Sâffât: 28)

"İnsanlardan öyleleri de vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri söz senin hoşuna gider. Hatta böyleleri, söylediklerinin kalpten geldiğine (samimi olduğuna) Allah'ı şâhit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır." (Bakara: 205)

Saf ve temiz müslümanlar büyük kitleler halinde onlara iltihak etti ve intisap etti.

İşte Deccâl bunu yapamaz. Deccâl'den beter oluşları, sûret-i haktan görünüşlerinden oldu. Böylece birçok müslümanları hem imanlarından soydular, aldılar, hem dünyalarını hem âhiretlerini yok ettiler.

"Böylesine: 'Allah'tan kork!' denilince, benlik ve gururu kendisini günaha sürükler. Ona cehennem yeter. O ne kötü yataktır!" (Bakara: 206)

Dikkat ederseniz benlik ve gurur bunları tepeden aşağı istilâ etmiştir. Hiçbir sözü anlamaya yanaşmazlar.

"Kendilerine: 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!' denildiği zaman: 'Biz ancak ıslah edicileriz.' derler." (Bakara: 11)

Kendilerinin ıslah edici kimseler olduklarını iddia ederlerken, yaptıkları anarşiyi örtmek isterler.

Çünkü onlar doğruyu ve gerçeği seçemedikleri için, hakikati bilemedikleri için; bozmayı düzeltmek sanırlar, dalâleti de hakikat zannederler. Kalplerindeki hastalık sebebiyle fesadı ıslah şeklinde tasavvur ederler ve gizli gizli hâinlik yaparlar. En büyük zararı da İslâm'a ve müslümanlaradır.

Nitekim küffar ajanları en çok bunların arasındadır, bunların arasında rahat hareket eder. İslâm'a ve müslümanlara hâinlik bunların baş icraatı olduğu için küffar en çok bunlardan memnundur. İslâm'a ve Peygamber Aleyhisselâm Efendimiz'e düşman olan küffarın en büyük gayesi müslümanı müslümana kırdırmak, İslâm'ı içten çökertmektir.

•

Bu Vehhabiler İslâm'ın ahir zamandaki en büyük düşmanı ve fitnecisidir. Bunlar Hazret-i Allah'ın emir ve nehiylerindeki mânâları anlayamayacak kadar kör ve sağırdırlar:

"Kör oldular, sağır kesildiler." (Mâide: 71)

Hazret-i Allah onların kalplerini mühürlemiştir:

"İşte bunlar Allah'ın kalplerini mühürlemiş olduğu, hevâ ve heveslerine uyan kimselerdir." (Muhammed: 16)

Bu gibilerin ahiretteki durumları çok vahimdir. Gidecekleri yer de esfel-i sâfilîn'dir.

İslâm hukukunda olmayan şiddet, barbarlık, katliam yöntemlerini masum insanlara ve müslümanlara karşı uygularlar, en ufak bahanelerle öldürmeye cevaz verirler. Namaz kılsa da, kelime-i şehadet getirse de kendilerince bidat saydıkları şeyleri yapan bir müslümanı tekfir edip, kâfir damgasını vururlar. Ve mürted diye hemen katline cevaz verirler, canını ve malını helâl sayarlar.

İbn-i Teymiyye ve İbn-i Abdülvehhab'ın kitaplarındaki öğretisi budur. Bunlar sadece kendilerinin müslüman, sadece kendilerinin tevhid ehli, sadece kendilerinin cihadcı olduklarını, diğer müslümanların ise katlinin vacip olduğunu söylerler. Böylece dinde bir fitneci, bir bölücü ve bir yıkıcı olduklarını ilan ettiler. İnsanlık nezdinde de İslâm'ın nezafet ve şerefine de halel getirmiş oldular.

Din-i İslâm bunu reddeder. Hazret-i Allah'ın Kelam-ı kadim'indeki Âyet-i kerime'lerinde, Hazret-i Resulullah Aleyhisselâm'ın Hadis-i şerif'lerinde ve "Selef-i Sâlihîn"in uygulamalarında bunların yeri yoktur.

Bu gibiler hakkında Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Onların çoğu Allah'a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar." (Yûsuf: 106)

Müslümana yapılan eziyet ve işkencenin karşılığı cehennem azabıdır:

"İnanmış erkek ve kadınlara fitne yoluyla işkence edip, sonra tevbe etmeyenlere cehennem azabı vardır ve onlar için yangın azabı vardır." (Bürûc: 10)

İslâm ülkelerinde "Tevhid" adı altında "Ehl-i sünnetiz" diye çıkıp "Teymiyyecilik, Selefîlik, Vehhâbîlik" zihniyetini müslümanlara zerkeden bu güruhların bölücü hareketleri; Nijerya, Mali, Somali, Libya, Suriye, Irak, Pakistan ... gibi birçok İslâm ülkesindeki birlik ve beraberliğin yıkılmasına, fitne ve teröre sebep olmuştur. Çeçenistan davasına en büyük zararı bunlar vermiştir. Küffarla savaşan mücahidlerin dağılıp parçalanmalarının ve küffarın iyice buraya yerleşmesinin sebebi bunlardır.

Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Cemaatte rahmet, tefrikada azap vardır." buyuruyorlar. (Münâvi)

Bosna'da, Arnavutluk'ta ve muhtelif Avrupa ülkelerinde Vehhâbîlerin maddi desteği ile zemin bulan bu zihniyet, samimi, saf ve temiz müslümanları, gençlerimizi zehirleyerek bugün bu duruma gelmiştir.

Gaye ve hedefleri; Hazret-i Resulullah'ın yolunda yürüyen Hulefa-i Raşidin'in izini takip eden tasavvuf ehlini seven müslümanları, kendi sapık selefî, vehhâbî yoluna çekmeye çalışmaktır.

Onlar Hazret-i Allah'a ve Resulullah Aleyhisselâm'a iman etmezler. Onlar imamları "İbn-i Teymiyye"ye "Abdülvehhab"a iman ederler. İmanları imamlarınadır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde hem kendileri azan, hem de başkalarını azdırıp saptıran İblis tabiatlı önderlerin, kendilerine uyanlarla birlikte cehenneme atılacaklarını beyan buyurmaktadır:

"Onlar ve azgınlar tepetakla oraya atılırlar. İblis'in bütün askerleri de." (Şuârâ: 94-95)

"Onlar" halkı peşlerinde sürükleyen imamlardır. "Azgınlar" ise etrafında olanlardır.

Güya İslâm adına çıkıyorlar, İslâm'ın yasak ettiği zulmü, katliamı yapıyorlar... Kime? Müslümanlara...

Her icraatları İslâm'a mâl edildiğinden İslâm için en büyük zarardır. Hem İslâm'ı küçük düşürüyorlar, hem de müslüman olabilecek nice insanların hidayetine engel oluyorlar. Gerçekten çok büyük vebal altındalar. Hem zulüm ediyor, hem katlediyorlar.

Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlerinin kabirlerini, türbelerini, onlar adına yapılan camileri dozerlerle yıkıyor, bombalarla patlatıyorlar. Şit Aleyhisselâm'ın, Dâvud Aleyhisselâm'ın, Yunus Aleyhisselâm'ın türbesini ve camiini, Veysel Karani Hazretleri'nin türbesini, buna mümasil türbe ve camileri yıkıyorlar, bombalıyorlar. Evliyâullah Hazerâtı'nın da türbelerini yıkıp yakıyorlar. Daha evvel de bu yıkma, yok etme işini Suud-i Arabistan'da Vehhâbîler yapmıştı... Harici zihniyet onca sahabeleri, tabiini hayatlarında şehit ettiler, Haricilerin bugünkü torunları da onların kabirlerini yerle bir ediyorlar.

Gerçek şu ki hepsinin ehl-i sünnet diye çıkıp tabi oldukları kişi İbn-i Teymiyye'dir. Bunların yoluna "Teymiyyecilik" de denilebilir. Allah ehli Evliyâullah Hazerâtı'na muhabbeti puta tapmaya benzetirler, fakat kendileri İbn-i Teymiyye'nin sözlerine peygamber buyruğu gibi sarılırlar. Ehl-i sünnet akaidini İmam-ı Maturidi'yi kabul etmezler. Selefîliği ehl-i sünnet mezheplerinden üstün görürler. Bunların "Ehl-i sünnetiz" diye yaptıkları iddia doğru değildir. Hem ehl-i sünnet'in itikat ve amellerini inkâr edeceksiniz, hem de "Ehl-i sünnet" olacaksınız. Hayır. Bunlar ehl-i bidattir. Yaptıkları da İslâm dini'nde bölücülüktür.

 

Bu "Selefîyiz" Diyenlerin "Selef"leri; "Selef-i Sâlihin" Değildir,
İbn-i Teymiyye'dir:

Bunlar "Selefîyiz" derler ve fakat İslâm'ı Resulullah Aleyhisselâm'dan öğrenen ve tatbik eden hiçbir "Selef-i Salihin"in izinden gitmezler, onların içtihad ve amellerini beğenmezler, kendi kısır zanlarıyla ve laftan öteye geçmeyen nâkıs ilimleriyle Kur'an-ı kerim'den hüküm çıkarmaya kalkarlar. Çünkü bunlar "Selef-i Salihin"i değil "İbn-i Teymiyye"yi, "Muhammed bin Abdülvehhab"ı selef kabul edenlerdir. Bunların Selefîlik'i bunlaradır, "Selef-i Salihin" ile hiçbir ilgileri yoktur.

"Selef-i Sâlihin" ile ilgileri olmadığı içindir ki;

Zühd yolunu, Resulullah Aleyhisselâm'ın "Büyük Cihad" buyurdukları "Nefisle cihad"ı, nefis terbiyesini bilmezler ve kabul etmezler. "Büyük cihad"ı kazanmış evliyâullahı inkâr ederler. Nefislerini, arzularını İslâm'a uydurmak yerine; İslâm'ı nefislerine, arzularına ve vahşetlerine uydurmaya çalışırlar. İçlerinde ne kadar önder varsa adeta hepsi birer müctehid(!)dir. Her birisi kendine göre ahkâm keser, fetva verir, önüne geleni öldürür.

"Nefisle mücadele çok mühimdir. Çünkü nefis ıslah edilmedikçe yapılan cihad yersizdir. Bu hususta demişizdir ki: 'Ey zahid! Fethetmek için seni kuşanmış görüyorum. Fakat sen fethedildiğini bilmiyorsun. Evvela kendi içine dön, içindeki düşmanı öğren, evini ve odalarını işgaliyetten kurtar.'

Onun için insan evvela nefsini fethedecek, fetihten sonra yapacağı işleri rızâ yoluyla yapacak. Yoksa içindeki putla fetholunmaz. Evvelâ iç putunu kır, ondan sonra fethe çık." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)

Bunlar "Zâhid" bile olamayan "Fâsık"lardır. Çünkü ahkâmı kendi nefis putlarına göre çevirmeye çalışırlar.

"Resul'üm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)" (Furkân: 43)

Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:

"Sakın sizden birinizi emrettiğim veya nehyettiğim hususlardan biri kendisine ulaşınca, koltuğuna yaslanıp 'Bilemiyorum! Biz Allah'ın kitabında ne buluyorsak ona uyarız.' derken bulmayayım." (Tirmizi)

Niçin? Çünkü Allah-u Teâlâ onun hakkında buyuruyor ki:

"Resulullah size ne verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının." (Haşr: 7)

Bu bir emr-i ilâhî değil midir? Bu emr-i ilâhî'ye en küçük bir itaatsizlik yapmak ve itiraz etmek kişinin dinden imandan çıkmasına vesile olur.

 

Küffarın Desteklediği Din Bölücüleri:

İslâm dini'nin baş düşmanları, küffar milletleri, İslâm'ı yıkmak, müslümanları yok etmek için; müslümanların arasına fitne sokmak, birbirlerine düşürmek, birbirlerine kırdırmak isterler. Bu sebeple bu gibi bölücüleri kendi çıkarlarına zarar vermediği müddetçe büyük bir heves ve iştiyakla desteklerler. Arabistan'da Vehhâbîleri Osmanlı'ya karşı destekledikleri gibi bugün de bunları el altından desteklemektedirler.

İnsanlık tarihi aynı zamanda bir iman-küfür mücadelesidir.

"Birbirine hasım iki zümre." (Hac: 19)

Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz tevhid inancı ile gelmişler ve küfür ile mücadele etmişlerdir.

İslâm mücahidleri her asırda İslâm'ı yok etmek isteyen küffarın küfrünü söndürmek ve imanı yaymak için mücadele ve mücahede etmişlerdir.

Bu mücadeleye en büyük zararı İslâm'ın iç düşmanları, bölücüler ve fitne ehli vermiştir.

Hulefa-i Raşidin devrinde İslâm mücahidleri Asya ve Afrika'da bu uğurda mücadele ederken ortaya çıkan Hariciler içeriden yıkıma kalkıştılar. Müslümanlara küfür damgası vudular. Yahudi kalelerinin, müşrik beldelerinin fatihi "Allah'ın Arslanı", Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz'i dahi küfürle itham ederek şehit ettiler. Müslümanlar küffarla cihad ederken bunlar müslümanlara küfür damgası vurup İslâm orduları ile savaştılar.

İslâm'la şereflendikten sonra bayrağı teslim alan Türkler; hem Selçuklular hem de Osmanlılar devrinde Haçlı küffar sürüleri ile cihad ettiler. İslâm'ı Avrupa'nın ortasına kadar yaydılar. Birçok kimsenin hidayetine vesile oldular. Hususiyetle Osmanlı Asr-ı saadet'ten sonraki parlak İslâm asırlarından sonra ikinci bir saadet devrini başlattı. Sonra İbn-i Teymiyye'yi ilâh edinen Vehhâbîler çıktılar, Osmanlı'yı ve kendilerine tâbi olmayan Mekke ve Medine ahalisini kâfir ilan ettiler. Canlarını, mallarını, ırzlarını helâl gördüler. Silahla, kılıçla saldırdılar. Terör çıkarttılar. Müslümanlara her türlü zulmü yapmaktan çekinmediler. İngilizlerin desteği ile devletlerini kurdular. Resulullah Aleyhisselâm'ın kabri hariç bütün Sahabe-i kiram'ın, Ezvâc-ı tâhirat'ın, Aşere-i mübeşşere'nin kabirlerini yıkıp yok ettiler. Kabir taşlarını bile ortadan kaldırıp dümdüz yaptılar.

Vehhâbîlerin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhab ise İngiliz ajanı Hampher'in has adamı idi. Bu ajan hatıratında Abdülvehhab'ı nasıl avucunun içine aldığını, sapık ve bozuk itikatları ona nasıl kabul ettirdiğini açıkça anlatmaktadır. "Bir İngiliz Ajanı'nın Hatıraları" adı altında defalarca baskısı yapılan bu kitabın ilgili kısımlarını dergimizin ileriki sayfalarında kısaca arz ediyoruz.

Küfür ehlinin ekmeğine yağ süren, müslümanları içeriden vuran bu bölücüler müslüman mıdır, kâfir midir? İslâm'a zarar veren, küffarı memnun eden kimselere müslüman denir mi? Asla. Bunlar küffarın yapamadığını İslâm maskesi altında yapıyorlar. En büyük zararı veriyorlar. Bütün din bölücüleri bu zararı veriyor.

Cenâb-ı Hakk bunlar hakkında şöyle buyuruyor:

"Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.

Bu dünya hayatında biz onların peşine bir lanet taktık. (Daima lanetle anılacaklardır.) Kıyamet gününde ise onlar çirkinleştirilip iğrenç kimselerden olacaklardır." (Kasas: 41-42)

Allah-u Teâlâ'nın hükmünü umursamayan kendi zannını hüküm yerine koyanlar var ya; işte bu Âyet-i kerime'de açık görülüyor ki Allah-u Teâlâ bunlardan nefret ediyor, lânet ediyor.

Bu imamlara tâbi olanlar da onlarla beraber cehennemdedir:

"İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamlarıyla (önderleriyle) beraber çağıracağız." (İsrâ: 71)

Herkes dünyada kimin bayrağı altında bulunmuşsa, kime uymuş, kimi desteklemiş, kimleri rehber edinmişse, ahirette de onun bayrağı altında bulunacaktır. İyiler iyilerle beraber cennette, kötüler kötülerle birlikte cehennemde olacaklardır.

 

Büyük Bir Fitne:

Arabistan'dan Yemen'e, Mısır'dan Pakistan'a, Mali'den Somali'ye, Nijerya'dan Afganistan'a, Bosna'dan Çeçenistan'a bütün İslâm dünyası'na yayılıp kök salan bu fitneler İslâm dünyası için büyük bir afattır. Bu afatın daha da büyümesinden korkulur. Tarihte zuhur eden ve dinde bölünmelere yol açan büyük fitnelerin çıkışına benzeyen, belki daha tehlikeli bir durum ortaya çıkmış bulunuyor.

Bu fitneler bir taraftan bunlara kapılanların imanına kastediyor, diğer taraftan müslümanların canına ve malına kastediyor. Müslümanlar hem kılıç darbesi hem de dil ile yani sapkın itikat, söz ve fikir darbesi altında büyük bir afat yaşıyor. Bir taraftan imanlar gidiyor, diğer taraftan can, mal ve namuslar gidiyor.

Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:

"Fitnelerden uzak durun! Şüphesiz ki fitnelerde dil (tesir bakımından) kılıç darbesi gibidir." (İbn-i Mâce: 3968)

Bir müslümanın canına ve malına kasteden bir fitne gerçekten büyük bir afattır. Ancak imanına kasteden fitne daha büyük bir afattır. Zira bir tarafta geçici dünya hayatı diğer tarafta ebedî hayat söz konusudur.

Nitekim Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet kopmazdan önce karanlık gece kıtaları gibi fitneler olacak. Bu karışıklıklar içinde kişi mümin olarak sabahlayıp kâfir olarak akşamlar, mümin olarak akşamlayıp kâfir olarak sabaha çıkar. Birçok kimseler azıcık bir dünyalık karşılığında dinlerini satarlar." (Tirmizî: 2196)

Fitnenin vehametinden insan bir günde bu derece değişiklikler geçirecek, günü gününe, saati saatine uymayacak, kalpler bozulacak, iman sâfiyeti kalmayacak.

Allah-u Teâlâ'nın hıfz-u himayesine tasarruf-u ilâhîsine aldığı kimseler hiç şüphesiz ki bu fitnelerin dışında kalacaklardır.

Nitekim Ebu Ümâme -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:

"Birtakım fitneler olacaktır. Kişi o fitnelerde mümin olarak sabahlayacak ve kâfir olarak akşamlayacaktır.

Ancak Allah'ın, ilim ile (kalbini) ihyâ ettiği kimseler (bu tehlikeden) müstesnâdır." (İbn-i Mâce: 3954)

Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:

"Birtakım fitneler olacaktır. O fitnelerin kapıları başında cehennem ateşine çağırıcı kimseler olacaktır. Bir ağacın kökünü ısırır halde ölmen onlardan birisine tâbi olmandan senin için daha iyidir." (İbn-i Mâce: 3981)

Fitne dönemlerinde fitne gruplarından uzak durmak en uygun olanıdır.

Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:

"Mutlu kimse fitnelerden uzakta kalandır, mutlu kimse fitnelerden uzakta kalandır, mutlu kimse fitnelerden uzakta kalan ve fitneye maruz kalıp da sabreden kişidir. Fitneye başlayan ve çalışanın vay haline!" (Ebu Dâvud)

Bu fitneler Hadis-i şerif'lerde haber verilen kıyamet alâmetlerindendir. Ahir zamandaki kıyamet alâmetlerini haber veren Hadis-i şerif'lerden; bu fitnelerin Hazret-i Mehdi'nin zuhuruna kadar ard arda devam edeceği, halkın çok büyük sıkıntılar çekeceği ve her çıkan fitnenin bir öncekini aratacağı anlaşılmaktadır.

Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu fitneleri anlatan uzun bir Hadis-i şerif'lerinin bir noktasında

"... Bu ümmetinizin son kısmının başına belâ ve hoşlanmayacağınız işler muhakkak gelecektir. Sonra öyle fitneler gelecek ki bazısı diğer bazısını hafifletecek (yani sonra gelen fitne bir önceki fitneden şiddetli olacağından öncekini hafif bırakacaktır)..." buyurmuşlardır. (İbn-i Mâce: 3956)

Bu afatın özellikle Arap ülkelerini tesiri altına aldığı görülüyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:

"Muhakkak öyle bir fitne olacaktır ki, Arap'ın kökünü kazıyacaktır. Bunların maktulleri cehennemdedir. Dilin tesiri, bu fitnede kılıçtan daha şiddetlidir." (Ebu Dâvud)

"Arapları kaplayan bir fitne olacaktır. Öldürülenleri cehennemdedir. O fitnede dil, kılıç darbesinden daha şiddetlidir." (İbn-i Mâce: 3967)

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir diğer Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Kureyş'ten bazı insanlar (ileride) insanları (fitne ile) ölüme sürükleyecekler!" buyurdu.

Ashâb-ı kiram:

"Yâ Resulellah! Biz o zaman ne yapalım?" diye sordular.

"Keşke insanlar onlardan uzak bulunsalar!" cevabını verdi. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1469)

Diğer Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:

"Bu fitnelerin en sonuncusu günahsız insanların öldürülmesidir ki artık o zaman kendisinden herkesin razı olacağı Mehdi çıkar." (İmam-ı Suyuti)

"Günahsız insanlar öldürülmeden Mehdi çıkmaz. Günahsız insanlar öldürüldüğünde onları öldürenlere yer ve gök ehli buğz eder." (İmam-ı Suyutî)

 

"Şeriat"ı Ağzından Düşürmeyen ve Fakat
Şeriata Mugayir İş ve Hareketler Yapan Küfür Ehli:

Hem Harici fitnesinin yolunu, hem de Vehhâbî fitnesinin fikriyatını benimseyen bu güruhlar; türbe ve kabirleri, Resulullah Aleyhisselâm'ın türbesini ve hatta Kâbe'yi bile hâşa puta benzeten; peygamberlerin, ashâb-ı kiram'ın, evliyâullahın türbe ve kabirlerini ziyareti haram diyerek yıkıp yok eden; İslâm hukukunda yeri olmayan en ufak bahanelerle önüne gelenin canına kasteden; "Şefaat"ı inkâr eden; marifetullah ilmini kabul etmeyen, evliyâullaha düşmanlık eden; "Putları kırıyoruz" diyen ancak içindeki nefis putundan haberi olmayan; maneviyat ehlini inkâr ettikleri için imanları sûreta olan; yaşları küçük, tecrübeleri kıt türeme bir zümredir. Onların bu fitnesi müslümanlara ve İslâm'a çok büyük zararlar vermektedir.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:

"Ben size Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den bir şey haber verdiğimde onu bir hakikat olarak kabul ediniz. Onun dilinden yalan uydurmaktansa gökten düşerek ölmem bana daha hoş ve sevimli gelir. Ancak harp gibi hayırlı bir hile olursa, onun için söyleyeceğim sözler müstesnâ. Çünkü harp hiledir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den kulağımla duydum şöyle buyurdular:

"Âhir zamanda yaşları küçük, tecrübeleri kıt, aklını kötüye kullanan bir zümre yetişecektir. Onlar, iyiler gibi peygamberin tebligatından -âyet ve hadisten- bahsedecekler. Fakat onlar, tıpkı okun hedefi delip geçtiği gibi İslâm'dan hemen çıkıvereceklerdir. İmanları boğazlarından ileri geçmez.

Siz onlara nerede rastgelirseniz hemen öldürünüz. Zira bunları öldürene kıyamet gününde sevap vardır." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1472)

Bunlar kendi dinlerine göre müslümanlara küfür damgası vururlar ve canını, malını helâl görürler. Meselâ bir müslümanın büyük günah işlemesi ile kâfir olduğunu söylerler. Yine tasavvufun şirk olduğunu iddia ederler ve tasavvuf büyüklerine ve onların yolundan gidenlere küfür isnad ederler.

Bunlar eğer Allah-u Teâlâ'nın emrine iman ediyorlarsa, hükmüne rızâ gösteriyorlarsa; birlik ve beraberliğin faziletine, bölücülüğün kötülüğüne dair bizzat Hazret-i Allah'ın beyanlarını arzedeceğiz:

"Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır." (Âl-i imran: 105)

Onlar bu Âyet-i kerime ile amel ediyorlar mı? Hayır!

"Hepiniz topluca sımsıkı Allah'ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın." (Âl-i imran: 103)

Bakınız bu Âyet-i kerime'ye nasıl ters düşüyorlar!

"Allah'a ve Resul'üne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider." (Enfal: 46)

Bu Âyet-i kerime'ye riayet ediyorlar mı? Hayır!

"İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız. Kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız." (Mâide: 2)

Bu Âyet-i kerime ile amel ediyorlar mı? Hayır!

"Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin." (Şûrâ: 13)

Sanki bu işin ehli kendileri imiş gibi gösteriyorlar, diğer taraftan da Allah-u Teâlâ'nın hükmüne ters düşüyorlar.

"İnsanlar ilk önce bir tek ümmet idiler. Sonradan ayrılığa düştüler.

Eğer Rabb'inden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu." (Yunus: 19)

"Aralarında çıkan gruplar birbirleri ile ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin hâline." (Zuhruf: 65)

Bunca Âyet-i kerime'ler onlara hitap ettiği halde hiç birine riâyet etmiyorlar. Üstelik bunu İslâm nâmına yapıyorlar ve kendilerini müslümanların ön safında zannediyorlar. Gayeleri bozgunculuk ve bölücülük.

Bu gibiler, güya Din-i mübin'i onlar temsil ediyorlarmış gibi görünerek, Ümmet-i Muhammed'i bölmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla İslâm dini'ne en büyük darbeyi vuruyorlar. Bunu dış düşman yapamaz.

Biz sadece ikaz ediyoruz. Hüküm Hazret-i Allah'ındır.

"Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir." (En'am: 159)

"Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.

Eğer belirli bir süre için Rabb'inin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu." (Şûrâ: 14)

"Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb'inizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır onlar işin farkında değiller." (Müminun: 52-56)

Hadis-i şerif'te ise:

"Ayrılık yapan bizden değildir." buyuruluyor. (Münâvî)

Yukarıda belirtilen Âyet-i kerime'leri ile ve yukarıda geçen Müminun sûresi 52-56. Âyet-i kerime'leri ile Hazret-i Allah kulluğuna, Hadis-i şerif'le de Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ümmetliğe kabul etmiyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?

Muhakkak biz zalimlerden öç alacağız!" buyuruluyor. (Secde: 22)

İbn-i Teymiyyecilerin verdiği nutuklar, İbn-i Teymiyye'nin dinine ve kitabına göredir. İslâm dini'ne göre değildir.

 

Nefis Arzusunu İlâh Edinen Sapıtıcı İmamlar:

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini" isimli eserlerinde Vehhâbîler'in içyüzünü etraflıca izah etmişlerdi. Bu eserin giriş kısmında şöyle beyan buyurmuşlardı:

"İslâm gibi görünerek İslâm harici yollar tutan Vehhâbîler'in ve sapıtıcı imamların içyüzü, yaptıkları icraatların sebeb-i hikmeti şudur:

Bu gibi kimseler bir parça ilim tahsil eder ve fakat o ilmi nefsine mâleder, o ilim kendisininmiş gibi gösterir. Nefsini ilâh edindiği için aslında gizliden gizliye allahlık dâvâsına girişir. Bunu halk bilmez, fakat Allah-u Teâlâ bildiği için Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Resul'üm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)" (Furkân: 43)

Hâşâ "Ben Allah'ım!" demiyor da, bir şey bahane edip kendisini gizliyor. Meselâ Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i beğenmez, Allah-u Teâlâ'nın nurunu küçük görür, din-i İslâm'ı kendisine mâleder. O aslında Allah-u Teâlâ'yı bile beğenmez. Fakat oraya kadar gidemez de, nefis allahlık dâvâsı güttüğü için, kendisini herkesten yüksek görür. Kendi varlığını ortaya koymak için, kendisinden başka varlıkları silmek ister. Kendisinden daha büyük kimse görmediği için; artık din de o, iman da o, ihlâs da odur. Başka hiçbir şey tanımaz, hiçbir şey kabul etmez. Çünkü gizliden gizliye allahlık dâvâsı güdüyor. O küfre kayalı çok olmuştur. Ehil onu bilir, kendisi bilmez. Bu böyledir, İslâm'dan kayanlar böyle kaydı. Bütün yanılanlar işte bu noktadan yanıldılar.

Onlar allahlık dâvâsı güderken, biz de deriz ki: "Var ile övünürüm, varlığımdan utanırım." Bizim de sözümüz bu, onlarla aradaki kıyas da bu.

Bunlara açık açık kâfir dememizin sebebi bu Âyet-i kerime'dir. Biz Furkan Sûresi'nin 43. Âyet-i kerime'sine bakarak bunların kâfir olduklarını söylüyoruz.

Bir hususu daha ifşâ edeyim. Allah-u Teâlâ'nın duyurduğu bilgileri yine O korumazsa, kişi nefisle hareket eder. Koruduğu zaman kişi Hakk ile hareket eder. O'nun öğrettiği ilim bunu ayırır, halkın öğrettiği ilim bunu ayıramaz. Kemâle erenleri böyle kemâle erdirdi. Helâke düşürdüklerini de böyle düşürdü.

Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Onlara o kimsenin haberini de anlat ki, kendisine âyetlerimizden vermiştik. Fakat o bunlardan sıyrılıp çıkmıştı. Derken şeytan onu arkasına takmış nihayet azgınlardan olmuştu." (A'râf: 175)

"Bunlar kâfirdir!" dememizin delili işte bu Âyet-i kerime ile Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a karşı koyanların âkıbetlerini belirten Âyet-i kerime'lerdir.

Nitekim bir Âyet-i kerime'de de şöyle buyurulmaktadır:

"Onlar bilmezler ki, kim Allah ve Resul'üne karşı koyarsa, onun için içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır.

Bu ise büyük bir rezilliktir." (Tevbe: 63)

İşte bunların iç durumları budur. Âyet-i kerime'lere bakarak söz söylüyorum. Zira bunlar Allah-u Teâlâ'nın tayin ettiği, peygamberlerin en seçkini, "Rahmeten lil-âlemin" kıldığı en ulvî Peygamber'ini hiçe sayıyorlar. Bu ise Allah-u Teâlâ'yı hiçe saymaktır, Kelâmullah'ın emir ve yasaklarını da hiçe saymaktır. Bunlar dinden çıkalı çok oldu. Oysa bir tek Âyet-i kerime'yi inkâr eden kâfirdir. Onlar ise nice Âyet-i kerime'leri hükümsüz sayıyorlar, hem de İslâm'mış gibi görünüyorlar, İslâm dinini kendilerine mâlediyorlar. Şimdi bunların kâfir olduklarını gördünüz mü?" (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini", s. 1-2)

 

Yerin Dibine Batırılmaya Müstehak Olan Cehennem Ehilleri:

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini" isimli eserlerinin devamında şöyle buyurmuşlardır:

"Allah-u Teâlâ'nın Nur'u, âlemlerin gurur ve sürûru Muhammed Aleyhisselâm bir Âyet-i kerime'de beşeriyete şu şekilde tanıtılıyor:

"O Peygamber müminlere öz nefislerinden evlâdır, canlarından da ileridir." (Ahzâb: 6)

Allah-u Teâlâ böyle buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor.

Bunu böyle bilip iman edenin imanı kemâle ermiştir. Bu halde olmayanlar her ne kadar iman etmiş gibi görünüyor iseler de imanları surette kalmıştır, imandan mahrumdurlar.

•

Ey Vehhâbî dinini savunan Vehhâbî bozmaları!

Bu saltanatın sizde kalacağını sanmayın. Allahu âlem ömrünüz çok kısa olsa gerek.

Size sesleniyorum ve size karşı savaş açtığımı bildiriyorum. Bir tek Âyet-i kerime'yi dahi inkâr edene biz kâfir diyoruz.

Önünüze serdiğim bunca Âyet-i kerime'leri değersiz yapıp hiçe sayacaksınız da, ilâhî hükmü çiğneyeceksiniz de, biricik Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini değersiz tutacaksınız da, ben size kıpkızıl kâfir demeyeyim mi?

Size bunu niçin demeyeyim? Dikkat edin size alenen savaş açıyorum. Önünüze sürdüğüm her Âyet-i kerime'ye cevap bekliyorum. Şayet bunu yapamazsanız -ki yapamayacağınızı çok iyi biliyorum- o zaman kâfir olduğunuzu biz bildiğimiz gibi siz de bilin ve tasdik edin artık. Veya her Âyet-i kerime'ye cevap vermek mecburiyetindesiniz.

•

Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan...

Bu güzel vatanımızı bölmeye sizin ne hakkınız var? Bu nifak tohumunu burada saçacağınıza Vehhâbîler'in içine girin!

Bütün gayem küfrünüzü kendi kendinize kabul ettirmek.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Hiç özür beyan etmeyin! Çünkü siz inandıktan sonra inkâr ettiniz. İçinizden bir kısmını affetsek bile suçlu olduklarından dolayı bir kısmına da azap edeceğiz." buyuruyor. (Tevbe: 66)

Bunun içindir ki nifaktan sonra hâlisâne tevbe edenleri bağışlasa da; tevbe etmeyip küfür ve nifakta, isyan ve tuğyanda ısrar edip duranları affetmeyeceğini açık olarak bize buyuruyor ve duyuruyor.

Neden?

"Kör oldular, sağır kesildiler!" (Mâide: 71)

Peygamber tebliğlerini, gün gibi açık Rabbânî delilleri görmemezlikten geldiler, gözü görmeyen kör gibi yaşadılar, hak sözü işitmez oldular. İlâhî hükümlerle amel etmek kabiliyetinden mahrum bir halde ömürlerini sürdürdüler.

"Onların kalpleri vardır, fakat anlamazlar." (A'râf: 179)

Hakikati tanımaya, önlerine sürülen delillere bakmaya yönelmezler. Kendi vicdanlarında duyulması gereken şeye dikkat etmezler.

"Gözleri vardır, fakat görmezler." (A'râf: 179)

Gönül gözleri körelmiş, sanki birer bakar kör olmuşlar.

"Kulakları vardır, fakat işitmezler." (A'râf: 179)

Allah-u Teâlâ'nın âyetlerini dinlemezler, kendilerine verilen öğütleri kabul etmemek için direnirler.

"Biz onların kalplerini mühürleriz de, artık hiç işitmezler." (A'râf: 100)

İşte onlar hakkında verilen nihâî hüküm budur!

"Onlar durmadan yalana kulak verirler." (Mâide: 41)

Ne inançlarında yakîn, ne ölçülerinde hakkaniyet, ne de kararlarında isabet bulunur. Bütün iş ve icraatlarında nefsânî arzu ve heveslerine uyarlar. Şahsî takdir ve tahminlerini hüküm yerine koyarlar.

Allah-u Teâlâ'nın dinini bırakmışlar, şeytanın adımlarına uymuşlardır. Onun içindir ki bu hâle düşmüşlerdir. Bu hâle düştükleri gibi, müslümanları da bu hâle düşürmeye çalışmaktadırlar.

•

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurmaktadır:

"Bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar!" (Nisâ: 78)

Elbirliği ile kapılarını hakikate kapamışlar.

Binâenaleyh bu kadar Âyet-i kerime'leri izah ediyoruz, hakikati ispat ediyoruz. Bunlar ise hiçbir emr-i ilâhî'yi dinlemek istemiyorlar. Bunların artık kalpleri mühürlenmiş, ruhları ölmüş, kulakları sağırlaşmış, şeytan bunları istilâ etmiş, peşine takmış, onun izini takip ediyorlar.

Bunlar kendilerini müslüman zannediyorlar. Oysa İslâmiyet'le hiçbir ilgileri yoktur. Ancak şeytanın iğvâsına uyuyorlar.

"Resul'üm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)" (Furkân: 43)

Âyet-i kerime'sinde beyan buyurulduğu üzere bunlar nefislerini ilâh edinmişler." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini", s. 9-12)

 

İslâm'da Harp Hukuku:

Size İslâm'ın emrettiği hükümleri, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in beyanlarını, dinimizin esaslarını arzediyoruz. Bunları tanıyın, kapılmayın, "İslâm budur" zannetmeyin. Bunlarınki ne cihaddır, ne irşaddır. Bunların yaptığı ifsattır. Dini yıkmak, müslümanları bölmek, parçalamaktır. İçten yapılan bu tahribat dinimiz için en büyük zarardır.

Her şeyden önce "Cihad ne demektir? Kiminle ve nasıl cihad edilir? Cihad yapma emrini vermek yetkisi kimindir?" gibi soruların cevaplarını Kur'an ve Sünnet'ten öğrenmek lâzımdır.

Cihaddan maksat, hak din olan İslâm'ın, cihanın her köşesine yayılmasıdır. Bu gâye için tüm müslümanların bütün güçleri ile çalışmaları farzdır. Tâ ki insanlar küfür karanlıklarından iman nûruna kavuşsunlar. Allah'ın hükmü ve dini kâim olsun. Beşeriyet, adalet huzur ve ebedi saadete kavuşsun. Putlar ve küfür sistemleri yıkılsın, insanlar hakikata ulaşsın.

Cihad demek bazılarının zannettiği gibi eline kılıcı alıp insanların boyunlarını vurmak, mallarını yağmalamak demek değil, bilâkis insanları hak dine davet etmek suretiyle ölümsüz bir hayata, sonsuz bir saadete kavuşturmaktır. Cihadda zulüm ve haksızlık yapılmaz. Makam, servet, şöhret ve kavmiyetçilik gibi nefsin istek ve arzularına yer verilmez. Sadece Allah rızâsı için, insanları küfür bataklıklarından kurtarıp ebedî saâdete kavuşturmaktır gaye...

Bir müslümanın "Lâ ilâhe illâllah" diyen kimseye her ne suretle olursa olsun sataşması haramdır.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların selâmette olduğu kimsedir." (Buhârî)

Bedir muharebesine iştirak etmiş bulunan Mikdâd bin Amr -radiyallahu anh- Hazretleri bir gün Cenâb-ı Fahr-i Kâinat - sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e gelerek:

"Yâ Resulellah! Ben bir kâfirle karşılaşıp vuruşsam, o benim iki elimden birisini kılıcı ile vurup koparsa, sonra benden kaçıp bir ağacın arkasına sığınsa da, 'Ben Allah için müslüman oldum.' dese, ben onu tevhid kelimesini söyledikten sonra öldürebilir miyim?" dedi. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz "Hayır! Öldüremezsin!" cevabını verdi.

İkinci olarak "Fakat yâ Resulellah! O ellerimden birini kesti, kopardı da sonra tevhid kelimesini söyledi!"

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Sakın onu öldürme! Eğer onu öldürürsen, sen onu öldürmeden evvel ne durumda isen, o kimse de senin durumunda olur. Sen ise onun söylediği tevhid kelimesini söylemezden evvelki durumunda olursun." buyurdu. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1573)

Beni Mürre Gazası'nda Üsâme bin Zeyd -radiyallahu anh- Hazretleri "Lâ ilâhe illâllah" diyen bir adamı öldürmüştü. Hadiseyi şöyle anlatır:

"Adamı öldürdüğüm zaman içimde son derece üzüntü duydum. Medine'ye gelinceye kadar üzüntümden yemek yiyemedim. Resulullah Aleyhisselâm'ın yanına varınca hadiseyi kendisine haber verdik. Çok celâllendi "Demek sen Lâ ilâhe illâllah demiş olan bir adamı öldürdün ha? Demek o Lâ ilâhe illâllah dedi ve sen onu öldürdün ha?" Buyurdu. "Yâ Resulellah! O bunu ancak silahtan korktuğu için söylemiştir. Ölümden korktuğu için Kelime-i tevhid'e sığınmıştır, aslında inanmamıştı." dedim. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- daha da kızarak "Bâri adamın kalbini de yarsaydın, bu sözü doğru mu yalan mı söylediğini de öğrenseydin ya!" buyurdu.

Bu sözü bana o kadar tekrarlayıp durdu ki, keşke o gün yeni müslüman olmuş ve o adamı ben öldürmemiş olsaydım diye temenni ettim."

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Ben Lâ ilâhe illâllah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Kelime-i tevhid'i söyleyen malını canını benden korumuştur." buyurmuşlardır. (Buhârî)

Şu halde Kelime-i tevhid'i söyleyip namaz, oruç, gibi İslâm'ın emirlerini yerine getiren kimseyi bir başka müminle cihada teşvik etmek, katle teşvik etmek demektir.

Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:

"Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmak için emrolundum. Ancak 'Lâ ilâhe illâllah' deyince bir kimse bu takdirde canını ve malını bana karşı korumuş olur. Onun hesabı da Allah'a aittir."

Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimiz hilafeti zamanında harbe, gazaya gönderdiği komutan ve askerlerine şöyle buyurmuşlardı:

"Kadınları öldürmeyiniz, çocuklara ve ihtiyarlara dokunmayınız. Yemiş veren ağaçları kesmeyiniz. Mamur ve bayındır bir yeri tahrip etmeyiniz. Gıdadan başka bir maksatla koyun veya bir deveyi kesmeyiniz. Haddi tecavüz etmeyiniz. Korkmayınız, kimseye zarar vermeyiniz."

Binaenaleyh harbin de bir hukuku vardır. Bir müslüman küffarla harp ederken Allah ve Resul'ünün hükümlerine göre hareket eder. Aşağıda sayılan insan sınıfları; ellerine silah alıp vuruşmadıkları, savaş açmadıkları, bilgi vermek, teşvik etmek, savaşı yönetmek gibi eylemlerde bulunmadıkları, hile, hainlik yapmadıkları sürece emniyettedirler.

1) Kadın ve Çocuklar:

Peygamber Efendimiz bunlara dokunulmasını, öldürülmelerini yasaklamıştır.

İbni Ömer -radiyallahu anh-den şöyle rivayet edilmiştir:

"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in katıldığı gazvelerden birinde öldürülmüş bir kadın bulundu. Rasûlullah (s.a.v.) bunun üzerine kadınları ve çocukları öldürmeyi yasakladı." (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd)

2) Yaşlılar:

Bunların da öldürülmeleri yasaktır. Peygamber Efendimiz askeri sefere gazaya uğurlarken;

"Allah'ın adı ile yola çıkın, Allah'ın dini için savaşın, ihtiyarları öldürmeyin." buyurdu. (Ebu Davud)

3) Din adamları:

Savaşmadıkları, savaşı kışkırtmadıkları, hâinlik yapmadıkları müddetçe onlara dokunulmaz.

4) Hizmetçi ve İşçiler:

Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:

"İşçi ve hizmetçileri öldürmeyiniz." (Ahmed bin Hanbel)

Savaşmadıkları, mukabele etmedikleri sürece öldürülmezler.

Abdullah -radiyallahu anh- den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'e göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında Ashâb'ının arasında bulunurken ayağa kalkmış ve şöyle buyurmuştur:

"Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Resulullah olduğuma şehadet eden müslüman bir adamın kanı helâl olmaz. Ancak üç kişi müstesnâ:

Zinâ eden evli,

Bir kimseyi öldüren,

İslâm'ı terkeden, cemaati bırakan veya cemaatden ayrılan." (Müslim: 1676)

•

Türk ordusu Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Irak ve Çanakkale cephelerinde İngilizler'le kıran kırana çarpışmıştı. Savaş başlamadan önce Bâbıâlî'de hukuk müşâvirliği yapmış olan Kont Ostrolog şunları anlatmıştır:

"İngilizlerin Kut'ül Amare yenilgisini tâkip eden günlerde, Londra'da büyük bir harp meclisi toplandı. Doğu müsteşarı olmam dolayısıyla toplantıda ben de bulundum.

Başbakan Lloyd George şöyle dedi:

'- Efendiler, ben bir şeyi anlayamıyorum! Bizim medenî milletlerin orduları savaşta barbarlığa yaklaşıyor, barbar saydığımız Türk orduları ise savaşta medenîleşiyor. Irak kumandanımız bildiriyor ki; Türkler esirlerimizin istirahatini fevkalâde temin ediyorlarmış, yaralılarımızı imkânları nispetinde tedâvi ediyor ve şefkat gösteriyorlarmış. İşte bu davranışlarının sebebini bir türlü anlayamıyorum!..'

Daha sonra savaş bakanı söz alarak şunları söyledi:

'- Ben bu vaziyeti çok merak ettim. Çünkü şöyle bir hâdise yaşandı: Bir müddet önce Çanakkale'de bir çarpışma sırasında esir verdiğimiz iki subay ve beş altı yaralı askerimiz, Türkler tarafından tedâvi edildiler. Bu tedâvinin yapıldığı yere yakın bir koğuşta da, yaraları iyileşmeye yüz tutmuş Almanlar vardı. Bu Alman askerler, tedâvi edilenlerin İngiliz olduğunu anlar anlamaz hemen saldırmışlar. Türk doktorlar ve yardımcıları bunları durduramamış. Ancak bu durumu gören Türk yaralıları, Almanlar'ın üzerine yürüyüp onları durdurmuşlar. Biz Türkler'in can evini yakmak ve yıkmak isterken, onların gösterdiği insanlığa hayret ettim.'

Savaş bakanının bu sözleri üzerine, bir başka bakan söz alarak şöyle konuştu: 'Bu meseleyi hallederse Kont halleder!..'

'- Efendim bu mesele basittir. Biz Avrupa'lılar savaş sırasında Türkler kadar medenî olamıyoruz. Bu doğrudur. Ancak doğrunun çok önemli bir sebebi vardır: Biz Avrupa'lılar, savaşanlar arasında bir savaş hukuku olduğunu iki asır önce düşündük. Bu güne kadar da bu savaş hukukunu geliştirmeye ve yerleştirmeye çalışıyoruz. Müslümanlık ise on üç asır evvel bu hakkı çok yüksek bir şekilde kanunlaştırdı. Türkler bin seneden beri bu dinî kanunun hükümleriyle ahlâklanmışlardır.'" (V. Vakkasoğlu, "Osmanlı İnsanı", s. 228, bas.: İstanbul, 1999.)

Bu sözler İslâm'ın nezâfet, merhamet ve adâletini gözler önüne seren apaçık birer delildir. Onlar İslâm'ın adâlet ve nezâfetini bünyelerine sindirmeye ve kendilerine mâletmeye çalışırken, İslâm adına ortaya çıkıp İslâm'ı lekeleyenlerin kıyasını buradan yababilirsiniz. Bu gibi kimseler sûretâ İslâm görünürler, hâlbuki gönüllerinde imândan eser yoktur.

Bunlar Osmanlı'yı bile müslüman kabul etmezler. Etmiş olsalardı Vehhâbîler birkaç yüzyıl boyunca terör yaparak Osmanlı'ya ihanet edip isyan ederek, İngilizlerin desteği ile devlet kurar mıydı?

 

İnsan Öldürmenin Haram Oluşu:

Haksız yere kasten bir kimseyi öldürmek büyük bir suçtur. Bu cinayeti işleyenler dünyada kısasa, ahirette ise cezaya uğrar.

Kur'an-ı kerim'de öldürmenin haram olduğuna dair pek çok Âyet-i kerime vardır.

Nitekim bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Kim bir mümini kasden öldürürse, onun cezası, içinde devamlı kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lânetlemiş ve büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisâ: 93)

Cehennemde ebedî kalma cezası, katilin tevbekâr olmamasına âittir. Tevbesinin kabul edilip edilmemesi ise Allah-u Teâlâ'nın iradesine bağlıdır.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Mümin haram olan kanı akıtmadıkça, dininin geniş alanında kalır." buyuruyorlar. (Buhârî)

Bir mümin büyük günahlar işlese de; tevbe eder, kul haklarını öderse, Allah-u Teâlâ'nın affına uğrayabilir ve dininin geniş alanında kalır. Fakat kendisine mümin kardeşinin kanı bulaşan kimse, aff-ı ilâhiden ümitsiz olarak yaşadığından, dini de hayatı da onu sıkar. Huzur içinde yaşayamaz.

Öldürülen insanın velisi, kısas yoluyla katilin öldürülmesini istese bile, bu ceza dünyadaki cezasıdır. Ölenle öldürülen arasındaki diğer hükümler ahirete kalmıştır.

İlâhî mahkemede îlây-ı kelimetullah için öldüren kurtulacak, fakat gayr-i meşru bir maksatla öldüren, öldürdüğü kimsenin de günahını yüklenerek hesap yerinden ayrılacaktır.

Abdullah bin Mes'ud -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:

"Kıyamet günü bir adam bir başkasının elinden tutmuş olarak gelir ve 'Ey Rabb'im! Bu beni öldürdü!' der.

Azîz ve Celîl olan Allah da 'Onu niye öldürdün?' diye sorar. Adam 'İzzet senin için olsun diye öldürdüm!' der. Allah-u Teâlâ 'İzzet benim içindir!' buyurur.

Bir başka adam da bir başkasının elinden tutmuş olarak gelir ve 'Ey Rabb'im! Bu beni öldürdü!' der.

Azîz ve Celîl olan Allah da 'Onu niye öldürdün?' diye sorar. Adam 'İzzet falancanın olsun diye öldürdüm!' der. Allah-u Tâlâ 'İzzet falancanın değildir!' buyurur ve o adam öbürünün günahıyla döner." (Nesâi. Tahrim 2)

İnsan öldürmenin haram olduğunu belirten daha pek çok Hadis-i şerif mevcuttur.

Büreyde -radiyallahu anh- den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Müminin öldürülmesi Allah katında, bütün dünyanın yok olup gitmesinden daha büyüktür." (Nesâi: Tahrim 1)

Kasten öldürmenin cezası Sünnet-i seniyye'de de belirlenmiştir.

Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:

"Kim mümin bir kimseyi (kasten) öldürürse, katil bu sebeple kısas olunur." (Ebu Dâvud: 4539)

Öldürmenin haram olduğuna dair aynı zamanda icmâ vardır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Vedâ hutbesi'nde şöyle buyurdu:

"Ey insanlar!

Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz Mekke nasıl mukaddes bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, namus ve şerefiniz de öylece mukaddestir. Her türlü tecavüzden korunmuştur."

"Ashabım!

Yarın Rabb'inize kavuşacaksınız ve bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız."

•

Bunların verdiği hüküm ise kendi zanlarıdır. Zannın ise İslâm ile ilgisi ve yeri yoktur.

Âyet-i kerime'de:

"Onların çoğu zanna uyarlar. Gerçekte ise zan hakikat karşısında hiçbir şey ifade etmez. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını tamamen bilmektedir." buyuruluyor. (Yunus: 36)

Ahkâma muğayir hareket ediyor, cana kıyıyor, cinayet işliyorlar. Ahkâma muğayir olan bütün işler zındıklıktır.

Hüküm böyle iken, bütün bu hükümleri yok edip, haksız yere idam ettikleri için bunlara idam cezâsı gerekir. Ölenlerin yakınlarının kısas istemeleri veya diyet almaları gerekmektedir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı." buyuruyor. (Bakara: 178)

Burada bile bile öldürülenler kastedilmektedir. Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Bilerek öldürmek kısası gerektirir." buyuruyorlar. (Nasbürrâye c: 4 sh. 327)

Bunlar da bile bile adam öldürüyorlar, cinayet işliyorlar. Bu yüzden kısas gerekmektedir.

Ahkâm budur, hüküm böyledir. İslam'da arzu yaşamaz. Her meselede fetvâ verirken delil lâzımdır. Delil de Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'tir. Delil olarak hangi Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'i gösterebilirler? Bunu açıklamak zorundadırlar.

Hüküm vermek ancak Allah'a ve Resul'üne âittir.

Hazret-i Kur'an'da ve Hadis-i şerif'lerde olan bir mevzuda hüküm vermeye mahlûkun hükmü yoktur.

Bu gibi yanlış davranışlarla İslâm dinine büyük tahribat yapıyorlar, İslâm'ı bütün dünyaya küçük düşürüyorlar. İslâm dinini İslâm düşmanlarına öcü gibi gösteriyorlar.

En büyük İslâm düşmanının yapamadığını cehaletleri sebebiyle yaptılar. Bu hareketleri ile İslâm'a meyledip ısınmak isteyenleri de ürkütüyorlar.

İslâm dinini bütün dünyaya kötü bir şekilde teşhir ettiler.

 

İslâm'da; Diriye de Ölüye de İşkence Yoktur:

Bir insan; cezası olarak ölüme mahkûm edilse bile, işkence ile öldürmeyi dinimiz yasaklamıştır.

Bir insanın gözünü çıkararak, burnunu ve kulağını, kolunu ve bacağını, velhasıl bütün uzuvlarını kopararak cesedini belirsiz hale getirmek suretiyle işkence yapmak, bir kâfire de yapılmış olsa dinimizde yasaklanmıştır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:

"Öldürdüğünüz zaman bile en güzel tarzda öldürün." (Müslim, Sayd: 57)

Buyurarak harp esnasında aşırı gitmeyi yasaklamışlar ve bunu savaşlarda bizzat uygulatarak insanlık tarihinde benzersiz bir çığır açmışlardır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz insan olsun, hayvan olsun, öldürme hususunda en ziyade şefkat ve merhamet duyguları ile hareket ederek, onlara en ölçülü davranacak olanların müminler olduğunu Hadis-i şerif'lerinde beyan buyuruyorlar:

"Öldürme tarzında insanların en ölçülüsü iman sahipleridir." (Ebu Dâvud: 2666 - İbn-i Mâce: 2681)

Müminler bu ölçülere uyar, haddi aşarak haram edilen tarzlara tevessül etmez.

Halid bin Velid -radiyallahu anh-in oğlu Abdurrahman -radiyallahu anh-in kumandasında bir birlik gazaya çıkmıştı. Düşman tarafında iri yapılı dört kişi yakalayıp getirdiler. Onların derhal öldürülmelerini emretti ve ok atılarak öldürüldüler.

Bu haber Ebu Eyyûb el-Ensârî -radiyallahu anh-e ulaştığında şöyle söyledi:

"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu çeşit öldürmeyi yasakladı. Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, (değil insan) bir tavuk bile olsa, onu öldürücü atışlar için hedef kılmayız."

Onun bu sözü Abdurrahman -radiyallahu anh-e ulaşınca dört köle azad etti. (Ebu Dâvud: 2666)

Adam öldürmelerin çoğalması kıyamet alâmetlerindendir.

Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, insanlara öyle bir zaman gelecek, katil niçin öldürdüğünü, maktül de niçin öldürüldüğünü bilmeyecektir." (Müslim)

Bugünkü anarşi beyan ediliyor.

Bunun yanında düşman kadınlarına tecavüz edilmez, düşmana işkence yapılmaz, misli ile, eziyet ile öldürülmez.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ordu komutanlarına verdiği talimatlarda ölülerin organlarını keserek vücut bütünlüğüne zarar verilmesini (müsle yapmayı) yasaklamışlardır. (Müslim, Tirmizî)

Yine düşman askerlerinin yakalandıktan sonra yakılarak öldürülmesini de yasaklamıştır. (Buhârî, Ebû Dâvûd)

Halifeliği esnasında Hazret-i Ebû Bekir -radiyallahu anh-e, savaşta öldürülen bir düşmanın kesilmiş başı getirilince, bundan memnun olmamışlar ve bu hareketin yanlış olduğunu beyan buyurmuşlardır. Aynı davranışı Rumların ve Farslıların yaptığı söylendiğinde, yanlış davranışların örnek alınamayacağını, Müslümanların Kitap ve Sünnete göre hareket etmesi gerektiğini söylemişlerdir. (Serahsî, el-Mebsût, X, 131)

Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz değil müslümanın kâfirin bile başının kesilmesine müsaade etmiyor.

Bir kâfir için bu kurallar İslâm'da uygulanıyorken bir müslümanı "İslâm adına" katleden kimse dinden çıkar. Çünkü hem katliam yapıyor hem de katliamına İslâm'ı alet ediyor.

Bunlar "Selef-i salihin"in, Hazret-i Ebu Bekir Sıddık- radiyallahu anh-in, Ashâb-ı Kiram -radiyallahu anhüm- Hazeratı'nın yolunda ve izinde aslâ değildirler. Bunlar İbn-i Teymiyye'nin selefîsidir.

 

Vehhâbî Zihniyetinin Kabir, Türbe ve Cami Düşmanlığı:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Resulullah size ne verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının!" (Haşr: 7)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, başka mescidlerde kılınan bin namazdan üstündür." (Müslim: 1394)

Âyet-i kerime ile Allah-u Teâlâ böyle emrediyor, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz böyle buyuruyor.

Vehhâbîler ise;

"Mescid-i nebevî'de namaz kılmak bize göre şirktir." diyorlar. Medine-i münevvere'de bulundukları halde ısrarla Mescid-i nebevî'ye gitmiyorlar ve gitmemenin gerektiğine dâir şiddetle kararlılık gösteriyorlar.

Medine-i münevvere'ye yakın bir yerleşim yerinde işçi olarak çalışan bir kardeş diyor ki:

"Dört yıl aralarında kaldım, beraber çalıştığımız kimseleri Mescid-i nebevî'de namaz kılarken hiç görmedim. Orada namaz kılmanın şirk olduğunu söyleyenler bile var. Diğer sünnetlere ve sünnet namazlara hiç iltifat etmiyorlar. Sünnet namazları özellikle kılmıyorlar. 'Yemekten sonra yenen tatlı gibidir, yemekten sonra tatlı yense de olur yenmese de olur, mühim olan farzları yapmaktır.' diyorlar."

Artık bunların İslâm'dan çıktığını hâlâ görmüyor musunuz?

Allah-u Teâlâ'nın emrine, hükmüne bir bakın, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in beyanına bir bakın, bir de Vehhâbîler'in icraatına bir bakın. Hiç İslâm'la ilgileri var mı? Hazret-i Allah ile, Resulullah Aleyhisselâm ile hiçbir ilgileri var mı?

"Biz Allah'a inanıyoruz!" diyorlar, O'na inanan böyle yapar mı?

Bunlar kabir ziyaretini şirk kabul ediyorlar ve tapınmaya benzetiyorlar. Bu sebeple hürmet edilen zâtların bütün kabirlerini, peygamberlerin dahi kabirlerini, onlara izafeten yapılan camileri dahi yıkıp yok ediyorlar.

Muhammed bin Abdülvehhâb'dan türeyen Vehhâbîler Osmanlılar'ın devlet otoritesinin zayıflığından istifade ederek Basra Körfezi civarında hâkimiyet kurdular. 1803-1806 yılları arasında Tâif, Medine ve Mekke'yi ele geçirdiler. 1812-13 yıllarında Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın ordusu bu şehirleri geri alıncaya kadar büyük zulüm ve tahribat yaptılar.

İlk olarak Tâif'i kuşattılar ve ele geçirdiler, şehir yağmalandı. Burada pek çok müslümanı, kadın çocuk demeden acımasızca şehit ettiler. Tekke, zâviye, türbe nevinden her yeri yıktılar. Ele geçirdikleri Tefsir, Hadis ve diğer ilimlerle ilgili pek çok kitabı parçaladılar.

Vehhâbîler Tâif'ten sonra Mekke'yi ele geçirdiler. Resulullah Aleyhisselâm'ın, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, Hazret-i Fâtıma -radiyallahu anhüm- Hazerâtı'nın doğdukları evleri, orada bulunan bütün kubbe ve türbeleri yerle bir ettiler. Cennet'ül-Mualla mezarlığındaki bütün mezarları, türbeleri, Hazret-i Hatice Validemiz'in türbesini yıktılar. Ehl-i sünnet âlimlerinden çoğunu sebepsiz yere astılar. Ehl-i sünnet inancında sebât etmek isteyenleri tehdit ettiler.

Vehhâbîler terör çıkartıp Hicaz bölgesini ele geçirdikleri zaman Medine'de de ilk iş olarak ne kadar kubbe varsa hepsini yerle bir ettiler. Cennet'ül-Bâki Mezarlığı'ndaki Ashab-ı kiram'a, ehl-i beyt'e ait bütün türbeleri, kubbeleri, imaretleri acımasızca yıktılar. Her türbenin kubbesini de o türbenin türbedârına yıktırdılar. Ancak halkın galeyanı üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in mübarek kabri üzerindeki Kubbe-i hadrâ'yı bıraktılar.

Suûd bin Abdülaziz Cumâ hutbelerinden halifeye yapılan duâyı kaldırttı.

Tevbe sûre-i şerif'indeki: "Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktirler. Onun içindir ki bu yıllarından sonra artık Mescid-i haram'a yaklaşmasınlar." (Tevbe: 28)

Âyet-i kerime'sini delil göstererek müslümanları müşrik ilân etti ve yedi sene Mekke-i mükerreme'ye sokmadı. Tellâllar çıkartarak: "Suûd bin Abdülaziz'in dinine girin!" diyerek müslümanları İbn-i Abdülvehhâb'ın görüşlerini kabule zorladılar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Allah katında din İslâm'dır." (Âl-i imrân: 19)

Buyurduğu halde Hazret-i Allah'a ve Resulullah Aleyhisselâm'a karşı geldi, Kitabullah'ı inkâr etti ve kendi dinini ilân etti. Vehhâbîliği bir din olarak kabul etti.

Abdülaziz bin Suûd Medine halkına hitaben yaptığı küfür dolu konuşmasının bir noktasında:

"Peygamber'in kabri başında önceleri olduğu gibi durarak, tâzim için salât-ü selâm getirmek çirkin bir davranıştır ve çirkin bid'atlardan olduğu için Vehhâbî diyanetince yasaktır." dedi.

Kabir ve türbe düşmanlığı bu bidatçilerin mirasıdır.

Nitekim bugün Resulullah Aleyhisselâm'ın kabr-i şerif'lerinin başına polis dikmişlerdir. Hiçbir müslümanın hürmetle onun huzurunda durup tâzimlerini arzetmesine müsaade etmezler, dua etmek için ellerini kaldıranların ellerine vururlar.

Oysa Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Bir kimse Hacc eder, ondan sonra kabrimi ziyaret eylerse; hayatımda beni ziyaret etmiş gibi olur." (Câmiü's-sağir)

"Bir kimse Hacc ettikten sonra beni ziyaret etmezse bana cefâ etmiş olur." (Câmiü's-sağir)

İşte Hadis-i şerifler, işte bunların icraatı. Bunlar böyle dinden çıkmışlardır. Eğer doğru sözlü iseler, bunun aksini Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle ispat etmeleri gerekir.

 

 

Kabir Ziyareti:

İbn-i Teymiyyeci Vehhâbî bozmaları Resulullah Aleyhisselâm'ın kabrini ziyaret etmeyi hakir görüyorlar ve "O ölüdür, birşey duymaz." diyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilâkis onlar diridirler, Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar." buyuruyor. (Bakara: 154)

Resulullah Aleyhisselâm'ın ümmetinden birisine ölü denilmesi yasak olunca, insanların en üstününe nasıl ölüdür denilebilir? Allah-u Teâlâ böyle buyuruyor, Vehhâbî din sahipleri ise böyle söylüyor.

Hayatında iken bereket umulan bir zâtın, vefatından sonra kabrini ziyaret etmekle de bereket umulacağı şüphesizdir. Onların bereketleri, hayatlarında olduğu gibi vefatlarından sonra da devam etmektedir.

•

Kabirleri haftada bir gün, perşembe öğleden sonra, cuma ve cumartesi günleri gidip ziyaret etmek erkekler için menduptur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Bir kimse ebeveyninin veya onlardan birisinin Cuma günü kabrini ziyaret ederek Yâsin-i şerif okursa, küçük günahları affedilir." (Münâvî)

"Kabirleri ziyaret ediniz. Zira ahireti hatırınıza getirir." (İbn-i Mâce)

Bunlar âdil birer şâhiddir. Eğer doğru sözlü iseler, bunun aksini Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle ispat etmeleri gerekir.

"Dünyada garip yahut yolcu gibi ol! Nefsini ehl-i kuburdan say!" (Tirmizî)

Hadis-i şerif'lerde kabristana uğrayan bir kimse Yâsin-i şerif veya on bir İhlâs-ı Şerif okuyup sevabını ölenlere bağışlayacak olursa, Allah-u Teâlâ'nın onlara kolaylık vereceği, okuyanlara da ölüler sayısınca sevap ihsan buyuracağı beyan buyurulmuştur.

Kabristana varınca selâm vermelidir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kabristana vardıklarında şöyle buyururlardı:

"Ey müminler yurdunun sakinleri! Allah'ın selâmı üzerinize olsun. İnşaallah biz de sizlere katılacağız." (Ebu Dâvud)

Enes -radiyallahu anh-den rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Miraca çıktığım gece Musa (Aleyhisselâm)ın yanından geçtim. O kabrinde namaza durmuştu." (Müslim)

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhüma-dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in sahabilerinden birisi çadırını bir kabrin üstüne kurdu. Oranın kabir olduğu bilinmiyordu. Sahabi baktı ki içinde bir insan Tebâreke sûresini sonuna kadar okuyor.

Resulullah'a -sallallahu aleyhi ve sellem- gelip ona durumu anlattı. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

"O koruyucudur, insanı kabir azabından kurtarır." buyurdu." (Tirmizî)

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Ben kendimi cennette gördüm. Orada bir adamın Kur'an okuduğunu işittim. 'Kimdir bu?' dedim. 'Hârise bin Numandır.' dediler. İşte hayırlı insan böyledir, böyledir, böyledir." (Beyhâki)

Âişe -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir:

"Yâ Resulellah! Ölülere ne diyeyim?" dedim. Buyurdu ki:

"Şöyle de: 'Ey müslüman kabristanlılar, size selâm olsun. Allah bizden öncekileri de sonrakileri de affetsin. İnşaallah biz de size kavuşacağız.'" (Müslim)

Ölüm bir yok oluş değil, bilâkis gerçek âleme intikaldir. İmanı sureta olanlar bu hakikati dili ile söylese bile hakikatini bilmedikleri ve görmedikleri için kabir alemine intikal edenlere toprak olmuş nazarı ile bakarlar.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Öldükten sonra da hayatta olduğum gibi bilirim ve anlarım." (Deylemi)

"Ölülerinizi sâlih insanların civarına defnediniz. Zira diriler fena komşudan eziyet gördükleri gibi, ölüler de fenaların karşılıklı konuşmalarından rahatsız olurlar." buyurmaktadırlar. (Câmiü's-sağir)

Orada konuşuluyor, görüşülüyor, serbest olanlar çıkıyor, gidiyor, geliyor.

Nitekim münafıkların ve kâfirlerin kabirdeki durumu Âyet-i kerime'lerde şöyle haber veriliyor:

"Onlar (kabirlerinde kıyamet gününe kadar) sabah-akşam ateşe sunulurlar." (Mümin: 46)

•

Kabir alemine intikal eden büyük zâtların Allah-u Teâlâ'nın izni ve emri ile dünyadakilere yardım etmeleri ve tasarruflarına gelince;

Bedir Harbi'nde Allah-u Teâlâ yardıma meleklerini göndermişti. Bizzat melekler de savaştılar.

İstanbul'un fethinde, Çanakkale Harbi'nde, Kıbrıs Harbi'nde ve daha pek çok harpte velilerin, şehidlerin yardım ettiklerine dair pek çok yaşanmış hadise vardır. O halde Allah-u Teâlâ'nın zâtına seçtiği ve yaklaştırdığı evliyâullah hazerâtının tasarrufuna niçin inanmıyorsunuz?

Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudât (s.a.v) Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Mümin-i kâmil olanlar, Allah katında bazı meleklerden de efdaldır." (Münâvî)

Bedir Savaşı'nda İslâm mücâhidleri sabır ve sebat etmişler, melâike-i kiram da Cebrâil Aleyhisselâm'ın riyasetinde cihada bilfiil iştirak etmişlerdir.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

"Evet! Eğer siz sabreder ve Allah'tan korkarsanız, onlar da hemen üzerinize gelirlerse, Rabb'iniz size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir." (Âl-i imrân: 125)

"Hani Rabb'in meleklere: 'Ben sizinleyim, haydi inananlara destek verin!' diye vahyetmişti." (Enfâl: 12)

Melekler o gün fiilen savaşmışlar, kendilerine emrolunanı gereği gibi yapmışlardı.

Râbî' bin Enes -radiyallahu anh- der ki;

"Bedir gününde insanlar meleklerin öldürdükleri ile kendilerinin öldürdüklerini boyunlar ve parmaklar üzerindeki darbelerden, ateşin yakıp dağladıktan sonra bıraktığı iz gibi bir alâmetten tanımakta idiler."

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- der ki:

"Bedir'de ordunun ortasında bulunuyordum. Bir ara şiddetli bir rüzgâr esti, az sonra yine aynı ölçüde ikinci ve sonra üçüncü bir rüzgâr esti. Bu rüzgârın bir benzerini daha önce hiç görmemiştim.

Birinci rüzgâr, Cebrâil Aleyhisselâm'ın bin melekle gelip Resulullah Aleyhisselâm'ın yanında yer almasıydı. İkinci rüzgâr Mikâil Aleyhisselâm'ın bin melekle sağ kanatta, üçüncü rüzgâr da İsrafil Aleyhisselâm'ın bin melekle sol kanatta yer almasıydı."

Bu korkunç azap, onların Allah ve Resul'üne isyan etmeleri sebebiyle başlarına gelmektedir.

"Çünkü onlar Allah'a ve Peygamber'ine karşı koydular." (Enfâl: 13)

 

Şefaat:

Bunlar Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in şefaatini de inkâr ediyorlar.

Şefaat bir kimsenin suçunu affettirmek, kendisinden cezayı gidermek için hakkında yapılan bir iltimas ve istirhamdan ibarettir.

Şefaat dileme ve kabul etme yetkisi ancak Allah-u Teâlâ'ya mahsustur. Melekler de, peygamberler de, veliler de ancak O'nun izni ile şefaat ederler.

"Onlar, Allah'ın râzı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler ve O'nun korkusundan titrerler." (Enbiyâ: 28)

"O'nun katında, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez." (Sebe: 23)

O kime şefaat yetkisi verirse, ancak o şefaat edebilir. Bu yetki O'na âittir.

"O'nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir?" (Bakara: 255)

Şefaat izni verilenler de hep O'nun rızâsı ve izni doğrultusunda âile efrâdına, yakınlarına ve dostlarına şefaat ederler. O'nun izin vermediği hiç kimse şefaat edemez.

Allah-u Teâlâ'nın şefaat izni verdiği Resulullah Aleyhisselâm bu hususu Hadis-i şerif'lerinde şöyle haber veriyorlar:

"Dikkat ediniz! Ben Allah'ın Habib'iyim, bunu övünmek için söylemiyorum.

Kıyamet gününde Livây-ı hamd benim elimde olacaktır, bunu övünmek için söylemiyorum.

O gün ilk şefaat eden ve şefaati ilk kabul edilen ben olacağım, bunu övünmek için söylemiyorum.

Cennet kapılarının halkalarını ilk defa çalan ben olacağım. Allah-u Teâlâ bana cenneti açacak ve beraberimde müminlerin fakirleri olduğu halde beni cennete sokacaktır. Övünmek için söylemiyorum.

Geçmişlerin ve geleceklerin en değerlisiyim. Bunları övünmek için söylemiyorum." (Tirmizî)

Câbir -radiyallahu anh-den rivâyet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Benden önce hiçbir peygambere verilmemiş olan beş şey bana verildi:

Bir aylık mesafeye kadar (düşmanlarımın kalbine) korku salmakla yardım olundum.

Bütün yeryüzü benim için mescid ve temiz kılındı. Ümmetimden her kim, nerede namaza erişirse orada namazını kılsın.

Benden öncekilere helâl kılınmamışken, ganimetler bana helâl kılındı.

Bana şefaat verildi.

Her peygamber yalnız kendi kavmine gönderilirken, ben bütün insanlığa peygamber olarak gönderildim." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 223)

Günahı sevabından çok olduğu için cehenneme girmeyi hak eden günahkâr müminlere; Allah-u Teâlâ'nın izni ile peygamberler, sıddıklar, âlimler, şehitler şefaat edeceklerdir.

Abdullah bin Ebi'l-Ced'a -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

"Ben Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i şöyle buyururken işittim:

"Andolsun ki ümmetimden bir kimsenin şefaatiyle Temimoğulları'ndan daha çok kimse cennete girecektir."

Ashâb-ı kiram:

"Senden başka bir kimsenin mi yâ Resulellah?" dediler.

"Benden başka bir kimse!" buyurdu." (Tirmizî - İbn-i Mâce: 4316)

Bir Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:

"Şefaatim, ümmetimin büyük günah işleyenleri içindir.

Bir adamın ateşe atılması için emir verilir. Giderken (dünyada) susadığı zaman su vermiş olduğu adama rastlar, onu tanır ve ona:

'Benim için şefaat etmeyecek misin?' der.

Adam: 'Sen kimsin?' diye sorunca:

'Ben sana falan gün su içirmedim mi?' der. Öbürü bunu tanır ve (Allah katında) onun lehinde şefaatte bulunur. Adam da böylece geri çevrilir ve cennete gider." (Tirmizî: 2437)

Bütün bunlar Allah-u Teâlâ'nın engin merhametinin birer tecellisinden ibarettir.

İbn-i Teymiyye'ciler ve Vehhâbîler ise Resulullah Aleyhisselâm'a Allah-u Teâlâ'nın verdiği şefaat makamını ve iznini dahi inkâr ediyorlar. "Şefaat sadece Allah'a aittir." diyorlar.

Halbuki Allah-u Teâlâ "İzin verdiklerim" buyurarak şefaate izin vereceğini ferman buyuruyor. Resulullah Aleyhisselâm ise "Şefaatim" buyuruyor. "Ümmetimden bir kimsenin şefaatiyle" diye ferman buyuruyor. Bunlar ise Allah-u Teâlâ'ya itiraz ediyorlar. "Hayır, senin verdiğin izni kabul etmiyoruz." diyorlar. Resulullah Aleyhisselâm'a itiraz ediyorlar, "Hayır, senin şefaat iznin yok." diyorlar.

Bundan büyük küfür olabilir mi? Bundan büyük cehalet olabilir mi?

Resulullah Aleyhisselâm'ı kabul etmeyip İbn-i Teymiyye'nin hükmünü, ibn-i Abdülvehhab'ın hükmünü kabul edenler bilmelidir ki bunların ilahı, putları bunlardır.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz en büyük şefaat makamı olan Makâm-ı Mahmûd'a erdirilerek de diğer peygamberlere üstün kılınmıştır.

Âyet-i kerime'sinde:

"Ümid edebilirsin ki, Rabb'in seni bir Makâm-ı Mahmûd'a gönderecektir." buyuruluyor. (İsrâ: 79)

O öyle bir makamdır ki, Hâlik-ı Azimüşân yalnız ve yalnız Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine bahşetmiştir. Hiç kimsenin şefaat edemeyeceği bir zamanda yalnız ona şefaat izni verilecek ve şefaatı kabul olunacak peygamber yalnız Muhammed Aleyhisselâm'dır.

Ey Vehhâbîler! Siz onu mu üstün tutuyorsunuz, yoksa ilâh edindiklerinizi mi üstün tutuyorsunuz? Kendi vicdanınıza bir sorun, ilâh edindikleriniz hakkında böyle bir müjde-i ilâhî var mıdır?

Diğer Âyet-i kerime'sinde:

"Sana Rabb'in, sen râzı oluncaya kadar verecek." buyuruyor. (Duhâ: 5)

Bu şefaat makamını yalnız ve yalnız ona tahsis etmiştir. Siz ona iman etmedikçe, onu saymadıkça, sevmedikçe, hiç o sizi sever mi? Size şefaat eder mi?

•

Allah-u Teâlâ Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini Âyet-i kerime'sinde beşeriyete şu şekilde tanıtmaktadır:

"De ki: Doğrusu hiç kimse beni Allah'tan kurtaramaz ve ben O'ndan başka sığınak da bulamam." (Cin: 22)

Yoldan sapmış, şirke düşmüş Vehhâbîler ise bu Âyet-i kerime'yi delil göstererek Resulullah Aleyhisselâm'ı vesile yapmayı ve: "Şefaat yâ Resulellah!" demeyi Allah-u Teâlâ'ya ortak koşmaya kadar gitmişlerdir.

Oysa Allah-u Teâlâ daha sonra gelen Âyet-i kerime'de: "İllâ" kelimesi ile başlayarak istisnâ yapmakta ve şöyle buyurmaktadır:

"Benim yaptığım sadece Allah katından olanı, O'nun gönderdiklerini tebliğ etmektir.

Kim Allah'a ve Peygamber'ine isyan ederse, ona içinde sonsuz ve temelli kalacakları cehennem ateşi vardır." (Cin: 23)

Bu münkirlerin kör gözleri bu ilâhî beyanı görememekte, derin cehâletlerini ortaya koymakta ve çok gülünç bir duruma düşmektedirler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Allah-u Teâlâ'nın öyle bir elçisidir ki, o kendiliğinden bir şey yapamaz. Fakat onu gönderen Rabb'i her şeyi yapabilir. Elçisine düşmanlık eden Rabb'ine düşmanlık etmiş, onu seven ve itaat eden de yine Rabb'ini sevmiş ve itaat etmiş olur.

Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ elçiye isyan etmenin Allah-u Teâlâ'ya isyan etmek demek olduğunu açıkça beyan etmekte ve isyan edenlerin de âkıbetlerini beşeriyete duyurmaktadır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed Aleyhisselâm elbette:

"Onlara duâ et. Şüphesiz ki senin duân onlar için sekinettir (huzur kaynağıdır). Allah işitendir, bilendir." (Tevbe: 103)

Emr-i şerif'i gereğince, kulları tarafından duâ ve yalvarışa vesile ve vasıta olur. Onun yapacağı duâ, müminlerin kalplerinin huzur ve sükun bulmasına sebep olur.

Hiç şüphesiz ki Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm'a çok büyük bir şan ve yetki vermiştir.

•

Allah-u Teâlâ bir diğer Âyet-i kerime'sinde münâfıkların ne kadar kibirli olduklarını, kendilerini Resulullah Aleyhisselâm'ın hakklarında yapacağı mağfiret isteğinden ihtiyaçsız görmekte olduğunu bildirmektedir:

"Onlara: 'Geliniz, Resulullah sizin için mağfiret dilesin!' denildiği zaman, başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün." (Münâfikûn: 5)

Biz size şimdi aynı beyanı hatırlatıyoruz. Allah-u Teâlâ'nın kelâmını önünüze sürüyoruz. Gerçekten Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a mı yöneleceksiniz, yoksa ilâh edindiğiniz sapıklıkta mı kalacaksınız?

 

Miraç Hadisesi:

Mirâc hadisesi Kur'an-ı kerim'de şöyle anlatılmaktadır:

"Kulunu (Muhammed'i) gecenin bir anında Mescid-i Haram'dan alıp civarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Ona âyetlerimizden nicelerini gösterelim diye böyle yaptık." (İsrâ: 1)

Resulullah Aleyhisselâm o gece göklerin ve yerin melekûtundan haberdar oldu ve Allah-u Teâlâ'nın kudret ve azametini gösteren âyet ve alâmetleri, harikulâde halleri gördü.

Daha sonra gökyüzüne bir Miraç uzatıldı. Cebrâil Aleyhisselâm ile ona binerek yedi kat göklerden geçtiler, bir çok ilâhî tecellîlerle karşılaştılar. Semâ tabakalarında bulunan Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı ile görüştüler. Cebrâil Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ'nın biricik Hâbib-i Ekrem'ini alıp öyle yükseklere çıkardı ki, Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz mukadderatı yazan kalemlerin cızırtısını duyuyordu.

Ey Vehhâbîler! Sizin aynanız ters döndüğü için idrakten âcizsiniz. Aynanızın ters dönmesi, Allah-u Teâlâ'nın kalbinizi çevirmesinden ötürüdür. Bunca hakikatler karşısında hidayete eremeyişiniz; kalbinizin mühürlendiğini, vicdanınızın sükut ettiğini gösteriyor.

Oysa onu yaratan, onu yaşatan; onu sevmiş, seçmiş, kendisine çekmiş, âlemlerde hiç kimseye vermediğini ona lütfetmiş. Amma senin nefsin bir türlü bunu hazmedemedi!

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz "Sidre-i müntehâ"da Cebrâil Aleyhisselâm'ı aslî suretinde gördü. Daha önce kendisine peygamberlik geldiği sırada ufku kaplayan altıyüz kanadını açmış olduğu halde bir defa daha görmüştü.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

"Andolsun ki, onu başka bir defa daha, Sidre-i müntehâ'nın yanında gördü." (Necm: 13-14)

O gece cehennemi, Kürsî'yi, Arşurahman'ı da gördü. Enes -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre bir soru üzerine: "Cenneti ve cehennemi gördüm." buyurmuşlardır. (Müslim: 426)

Muhammed Aleyhisselâm Kurb-i ilâhî fezâsında öyle ilerledi, Rabb'ine öyle yaklaştı ki, aradan bütün perdeler kalktı ve huzur-u ilâhî'ye kabul buyuruldu. Zamandan mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakk'ın sohbeti ve cemâl-i bâkemâli ile müşerref oldu. Cemâl rüyetine erdi.

Allah öyle bir Allah'tır ki, bütün şekillerden münezzeh ve müstağnidir. O'nu baş gözü ile Miraç gecesinde yalnız ve yalnız Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i gördü. Onu kendi Nur'undan yaratığı için o Nur, Nur'u görmeye takat getirebildi.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

"Kuluna iki yay kadar, yahut daha da yakın oldu." (Necm: 9)

Allah-u Teâlâ onu ne kadar yaklaştırdığını bize haber veriyor. Zira O haber vermese bu durumu hiç kimse bilemezdi. Onu yaklaştırdığı kadar hiç kimseyi yaklaştırmadı, onu seçtiği kadar hiç kimseyi seçmedi, ona vahyettiğini hiç kimseye vahyetmedi.

"O anda kuluna vahyedeceğini vahyetti. Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı." (Necm: 10-11)

Oradaki esrârı, oradaki güzelliği yalnız Yaratan bilir. Fakat mazharını Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine göstermeyi murad etti.

"(Peygamber'in) gözü kaymadı ve aldanmadı. Andolsun ki, Rabb'inin âyetlerinden en büyüğünü gördü." (Necm: 17-18)

Rabb'inin Rububiyet âyetlerinden, mülkünün ve saltanatının acaipliklerinden, kelâmın ifade sınırına sığmayıp ancak müşahede ile ulaşılabilecek en büyük âyetlerini gördü.

Allah-u Teâlâ hiç kimseye bildirmediğini, göstermediğini, okutmadığını ona hem bildirdi, hem gösterdi, hem de okuttu. Onu her şeyden malumat sahibi yaptı. Ona öyle bir şeref bahşetti ki, her yaratık o şerefin yüceliği karşısında âciz kalır.

Ey Vehhâbî! Bu beyana bir cevap mı hazırlayabildin? Söyleyecek bir sözün mü var?

Ey Vehhâbî! Sen her ne kadar onu tanımak istemesen de; melekler de müminler de onu tasdik ediyor, seviyor, şânının çok yüksek olduğunu biliyor ve kabul ediyor. Niçin? O Nur'un nuru ile nurlandıkları için. Amma siz o Nur'dan mahrum kalmışsınız, hidayeti nasıl bulacaksınız? Bu hakikatleri görmemekle, ne kadar kör olduğunuzu, dalâlette olduğunuzu kabul ediyor musunuz? Yoksa küfr-ü inadîde mi kalıyorsunuz? Oysa hiç iman nedir bilmeyen bir kâfire dahi bu hakikatler sunulsa kalbi titrer.

 

Salâvât-ı Şerife:

Allah-u Teâlâ, kulu ve resulü Muhammed Aleyhisselâm'ın fazilet ve meziyetini, şeref ve haysiyetini, yüceler yücesindeki mevkisini çok açık bir şekilde beşeriyete ilân etmiştir.

Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber (Muhammed)e çok salât ve senâ ederler.

Ey iman edenler! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun." (Ahzâb: 56)

Bu Âyet-i kerime'de apaçık bir emir var. Allah-u Teâlâ'nın bizzat kendisi ve melekleri Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine salât-ü selâm getiriyor. Bu ise Resulullah Aleyhisselâm'a en büyük iltifât-ı ilâhî'dir, açık bir fermân-ı ilâhî'dir. İnanan mümindir, inanmayan kâfirdir.

Zira bu Âyet-i kerime'yi inkâr etmişlerdir, ona salât-ü selâm getirmeyi şirk kabul etmişlerdir. Resmen Âyet-i kerime'yi inkâr ediyorlar. Üstelik Allah-u Teâlâ: "Tam bir teslimiyetle teslim olun!" buyuruyor. Onlar teslim olmadıkları gibi, ona karşı yapılan tâzimi şirk kabul ediyorlar.

Kim ki bu Âyet-i kerime'yi kabul etmezse, Resulullah Aleyhisselâm'a gönülden bağlı olmazsa ve salât-ü selâm getirmezse, bu ilâhî hükmü reddettiği için küfre düşer. O artık müslüman değildir.

Gerçek olan Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'tir.

Beni diyor demeyin. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'leri size delil olarak gösteriyorum.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyurur ki:

"Bir kimse indinde ismim zikrolunur da bana salât-ü selâm getirmezse bana cefâ etmiş olur." (Câmiü's-sağir)

"Bana salâvat getirmeyi unutan kimse cennetin yolunu şaşırır." (İbn-i Mâce)

"Kıyamet günü insanların bana en yakın olanı, üzerime çok salât gönderendir." (Tirmizî: 484)

"Bana melek geldi ve şu müjdeyi verdi: Yâ Muhammed! Rabb'in diyor ki: 'Sana salâvât okuyan herkese benim on rahmette bulunmam, selâm okuyan herkese de benim on selâm okumam sana yetmez mi?'" (Nesaî)

"Günlerinizin en faziletlisi Cuma günüdür. O günde benim üzerime çok salâvât getirin. Zira sizin salât ve selâmlarınız bana arz olunur." (Ebu Dâvud)

Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm-: "Yâ Resulellah sana nasıl salâvât getirelim?" diye sordular.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise buyurdular ki:

"Ey Allah'ım! Muhammed'e, zevcelerine ve zürriyetine rahmet kıl, İbrahim'e rahmet kıldığın gibi.

Muhammed'in, zevcelerini ve zürriyetini mübarek kıl, İbrahim'i mübarek kıldığın gibi.

Şüphesiz ki bütün hamdler ve yücelikler sana mahsustur." (Buhârî-Müslim)

Ey Vehhâbîler! Siz ilâhî emre inanıp, iman edip salât-u selâm getiriyor musunuz? Yoksa küfürde mi kaldınız? Ben sormuyorum, kendi kendinize sorun. Müslüman mısınız, kâfir misiniz?

 

Evliyâullah ve Tasavvuf:

Vehhâbîlik dininin en belirgin özelliklerinden birisi de Tasavvuf'u inkârdır. Resulullah Aleyhisselâm'ı kabul etmeyen, onun vekili olan veliyi veya velileri mi kabul edecek?

Halbuki Allah-u Teâlâ sevdiği ve seçtiği Evliyâullah Hazerâtı'nı Âyet-i kerime'sinde beşeriyete şu şekilde tanıtmaktadır:

"İyi bilin ki, Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır." (Yunus: 62)

Vehhâbîler velileri inkâr etmekle bu Âyet-i kerime'yi ve buna benzer Âyet-i kerime'leri de inkâr etmişlerdir, bu bir küfür değil midir?

Hıristiyanların müslümanlığa yönelmelerinin daha çok tasavvuf yoluyla olduğunu gören İngilizler, İslâmiyet'e darbe vurmak için Vehhâbîler'i bu yolla maşa olarak kullandılar.

Oysa Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra kime tâbi olunacağını şöyle emir buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkunuz ve sâdıklarla beraber olunuz!" (Tevbe: 119)

İşte size emr-i ilâhî ile sapıklığı böyle açık açık izah ediyoruz, uzun uzun anlatıp ispat ediyoruz. Allah-u Teâlâ kime nasip ederse bunları görür, hidayete erer, müslüman olur. O'nun nur vermediği kimse küfr-ü inadında kalır. O da kendi aleyhine.

Tasavvufun başlangıcı Resulullah Aleyhisselâm'ın ve Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı'nın yaşayışlarında görülmektedir. Bazılarının zannettiği gibi Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra başlamış olmayıp, doğrudan doğruya onun zuhuru ile zâhir olmuştur.

Kaynağı Kur'an-ı kerim ve Hadis-i şerif'lerdir.

Tasavvuf, İslâmî ilimlerin özü ve kaynağıdır. Esrar odasının ilâhî sırlarına mazhar olabilmek ve hakikati anlamak için kurulmuş ilâhî bir ilim-irfan mektebidir. Bu tahsil sayesinde bütün ilimlerin özüne inilir.

Allah-u Teâlâ zâhirî ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimleri öğretmek için de tarikat ehlini eksik etmemiştir. Her zaman için mürşid-i kâmil bulundurmaktan âciz değildir.

Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve hak ile hüküm verirler." (A'râf: 181)

Bu tertemiz vazife mânevî bir miras olarak nebilerden âlimlere intikâl etmiştir. Buradaki âlimlerden murad, kibâr-ı evliyâullah'tır.

Tarikat, kelime mânâsı itibarı ile "Yol" demektir. Tasavvuf dilinde ise; "Allah-u Teâlâ'yı bilmek, bulmak ve O'na yaklaşmak için takip edilecek ibadet yolu" mânâsına gelir.

Lüzumu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle ispat edilmiştir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik." buyuruyor. (Mâide: 48)

Fahrüddin-i Râzi -rahmetullahi aleyh- Hazretleri ve diğer bazı müfessirler bu Âyet-i kerime'ye:

"Ey kullarım! Sizin her birinize iki şeyi vâcip ettim. Evvelâ şeriat, sonra da tarikat." mânâsını vermişlerdir. Çünkü "Minhac"ın kelime mânâsı "Münevver bir yol" demektir.

"Minhac" kelimesinden kastedilen münevver yol "Şeriatın güzelliklerinin bütünü" olduğuna göre, şeriat yolun başı, tarikat da devamıdır.

Ve münevver yol Asr-ı saâdet'ten bu güne, Pirân-ı izam -kaddesallahu esrârehüm- Hazerâtı'nın el ve gönüllerinde zamanımıza kadar teselsülen gelmiştir. Bu silsile-i celîle-i âliye tevatür ile sabit olmuştur. Her devirde büyük bir İslâm cemaati tarafından doğruluğu tasdik edilmiştir.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:

"Tevatür ile dinde sabit olanı inkâr etmek küfürdür." buyururlar.

Tarikat-ı aliye'ye dahil olan bir sâlik:

"Nefsini temizleyen kurtulmuştur." (Şems: 9)

Âyet-i kerime'sinde buyurulduğu üzere kalbini mâsivânın bataklık ve bulanıklıklarından temizleyerek mârifet evi ve muhabbet yurdu hâline getirir.

Tarikat, şeriat-ı mutahharanın hâdimidir, yardımcısıdır. Abdest, temizlik, taharet, namaza hazırlık olduğu gibi; tarikat da kalbi temizleyip huzura hazırlar.

Bir insan zâhirini süslemek için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz'in şeriatına; bâtınını ziynetlendirmek, iç dünyasını nurlandırmak için de tarikatına ittiba eylemelidir. Şeriatla dış nizam, tarikatla da iç nizam tesis edilir.

Tarikat-ı aliye'ye dehalet etmekten maksat, şeriatte inanılması gereken şeylere karşı yakîn hâsıl olmasıdır. Hakiki iman da budur.

"Allah dilediği kulunu zâtına seçer ve kendisine yönelen kimseyi de hidayete iletir." (Şûrâ: 13)

"Allah dilediği kimseyi nûruna kavuşturur." (Nûr: 35)

"Allah kimi dilerse onu rahmetiyle mümtaz kılar." (Bakara: 105)

"Biz rahmetimizi kime dilersek ona isabet ettiririz." (Yûsuf: 56)

"Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz." (En'am: 83)

Ey Vehhâbîler!

Önünüze bunca Kelâmullah serildiği halde; hafife almanız, kendi zannınıza çevirmeniz, hükümsüz saymanız sizi doğrudan doğruya küfre götürür. İsterseniz küfrü tercih edin, isterseniz iman edin, Allah-u Teâlâ'nın emir ve hükümlerine tâbi olun.

Allah-u Teâlâ'nın bu kadar güzel beyanları olduğu halde insanları Allah yolundan alıkoymanız, onları sapıtmanız, Allah-u Teâlâ'nın dininden ayırıp Vehhâbîlik dinine sokmanız; hem Allah-u Teâlâ'yı gadaplandırmış olmaktadır, hem de hakikatten ayrılıp dalâlete sapmanıza sebep olmaktadır.

Sizin bu düşmanlığınız Hazret-i Allah'la harp etmek demektir.

Zira Hadis-i kudsî'de Hakk Celle ve Alâ Hazretleri buyurur ki:

"Velilerimden birisine düşmanlık eden kimseye ben harp ilân ederim.

Kulumu bana en çok yaklaştıran şey, farz kıldığım ibâdetleri yapmasıdır. Nâfile ibadetlerle de bana o kadar yaklaşır ki, nihayet ben o kulumu severim. Sevince de artık onun duyan kulağı olurum, o benimle işitir. Gören gözü olurum, o benimle görür. Eli olurum, o benimle dokunur. Ayağı olurum, o benimle yürür, (Kalbi olurum, o benimle anlar. Söyleyen dili olurum, o benimle konuşur.) Ne dilerse onu yerine getiririm. Herhangi bir şeyden bana sığınırsa ben onu muhafaza ederim." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2042)

Hadis-i şerif'lerde ise şöyle buyuruluyor:

"Her asırda benim ümmetimden 'Sâbikûn=önde gelenler' vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki ilâhî inâyet ve merhamet o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için geleceği tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır." (Nevâdir-ül usûl)

"Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevher gibidir. Onu ancak Arifbillâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah'tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ'nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Allah Azze ve Celle onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti." (Erbain)

Bu Hazret-i Allah'a ve Resul'üne iman edenlere âittir.

Ebu Derdâ -radiyallahu anh-den, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm'a hitaben:

'Ya İsa! Ben senden sonra öyle bir ümmet getireceğim ki, onlar sevdikleri bir şeyle karşılaşırlarsa Allah'a hamd ve şükrederler. Hoşlanmadıkları bir şeye rastlarlarsa sabrederler ve Allah'tan ecir beklerler. Bunların ilimleri ve hilimleri yoktur.' buyurdu.

İsa Aleyhisselâm:

'Yâ Rabb'i! İlimleri, hilimleri olmadığı halde, onlardan bu işler nasıl sadır olabilir?' diye sordu.

Cenâb-ı Hakk:

'Onlara kendi ilmim ve hilmimden ihsan ederim.' buyurdu." (Ahmed bin Hanbel)

Hazret-i Allah "İlmimden veririm, hilmimden veririm." buyuruyor.

Allah'tan gelen bir ilim bu. Biri halktan biri Hakk'tan geliyor.

Bunlar ise ne o ilmi bilir, ne hilmleri bilir, yok ki bilsin.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir dualarında şöyle buyurmuşlardır:

"Yâ Rabb'i! Bana kendi sevgini, seni sevenlerin sevgisini ve beni sana yaklaştıracak olanların sevgisini nasip eyle." (Tirmizî)

•

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri "Ekımissalâte = Namaz kıl!" Âyet-i celile'si ile namazı emretmiş olduğu gibi (Tâhâ: 14) "Yâ eyyühellezine âmenüz'kürullahe zikran kesîrâ = Ey iman edenler! Allah'ı çok çok zikredin." Âyet-i kerime'sinde de kendisini zikretmeyi emretmiştir. O da ilâhî bir emirdir, bu da ilâhî bir emirdir.

Bir Âyet-i kerime'de de:

"Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken de Allah'ı zikredin." buyuruluyor. (Nisâ: 103)

Zâhirde kalanlar Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerdeki zikri, yalnız namaz olarak kabul ediyorlar. Bilmediklerinden hakikatlara gözü yumuk bakarlar. Halbuki bâtına intikal edip iç âlemlerine döndükleri zaman bunun hakikatini göreceklerdir.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime'lerinde buyuruyor:

"Siz beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim." (Bakara: 152)

"Ey iman edenler! Ne mallarınız ne evlâtlarınız sizi zikrullahtan alıkoymasın." (Münâfikûn: 9)

"Rabb'ini gönülden yalvararak, boynu bükük ve ürpererek hafif bir sesle sabah-akşam zikret. Sakın gâfillerden olma." (A'râf: 205)

"Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler." (Âl-i imrân: 191)

"Öyle erler vardır ki, onları ne bir ticaret ne de bir alış-veriş zikrullah'tan alıkoymaz." (Nûr: 37)

"İyi bilin ki kalpler ancak zikrullahla itminana kavuşur, huzur bulur." (Ra'd: 28)

Bir Hadis-i kudsî'de de:

"Kulum beni zikredip dudaklarını benim için kıpırdattığı müddetçe ben kulumla beraberim." buyuruyor. (İbn-i Mâce)

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Zikrullah kalplerin şifâsıdır." (Münâvî)

"Rabb'ini zikredenlerle zikretmeyenlerin misali, diri ile ölü gibidir." (Buhârî)

"İnsan bir şeyi severse, daima onu yâdeder." (C. Sâğir)

Zikir nurdur, zikrullahla meşgul olanın içini nurlandırır. İç nurlanınca da hikmet husule gelir.

Rızâullah'a, Likaullah'a vasıl olmak isteyenler zikrullaha devam etsinler.

Allah-u Teâlâ Hazretleri Âyet-i kerime'sinde:

"Onlar Allah'ı pek az zikrederler." buyurarak münâfıkları zemmetmiştir. (Nisâ: 142)

 

Ehlullah'ın Kerameti;
Kitap, Sünnet ve İcmâ ile Sabittir:

Kur'an-ı kerim'de keramete âit birçok misaller vardır.

Zekeriya Aleyhisselâm her mescide girişinde, mescidin bitişiğindeki bir odada barınan Hazret-i Meryem'in yanında kendisinin getirmediği, o bölgede o mevsimde yetişmeyen çeşit çeşit taze meyveler görürdü. Bunların nereden geldiğini sorunca da:

"Allah tarafından!" cevabını alırdı. (Âl-i imrân: 37)

Hazret-i Meryem Vâlidemiz peygamber olmadığına göre, onun yanında bulunan bu yiyecekler onun için bir keramettir.

Diğer bir Âyet-i kerime'de de:

"Meryem oğlu Mesih ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Annesi sıddıka bir kadındı." buyruluyor. (Mâide: 75)

Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'a ulûhiyet isnad edenlere "O ancak bir peygamberdir." cevabı verildiği gibi, annesine vahiy geldiği için nebîdir diyenlere de "Annesi de sıddıka bir kadındır." diye cevap verilmektedir.

Âyet-i kerime'den peygamberlik mertebesinden sonra en yüksek mertebenin "Sıddıkiyet" olduğu anlaşılmaktadır. Hazret-i Allah'ın bu makamda olanları Kudsî ruhla desteklediği bir gerçektir.

Bu hâl Hazret-i Meryem'in velîlik mertebesinin kerametidir.

Kuran-ı Azimüşan'da bu kadar methe şâyân olan ve onlarla beraber olmamız emredilen velîlerden feyz istemek nasıl şirk kabul edilir?

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun." (Tevbe: 119)

•

Kehf sûre-i şerif'inde beyan buyurulduğuna göre Ashâb-ı kehf adı ile anılan iman kahramanı gençler yıllarca mağarada kalmışlar, daha sonra uyanarak hayata dönmüşlerdir. İşte onlar hakkında Kur'an-ı kerim'de anlatılanlar, bu sâlih gençler için bir keramettir.

•

Süleyman Aleyhisselâm Belkıs'ın tahtını kimin getireceğini maiyyetine sorduğu zaman Hızır Aleyhisselâm: "Sen gözünü açıp yummadan ben onu sana getirebilirim." dedi.

Bu hassas ve ince nokta Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Kitap'tan ilmi olan kimse ise: 'Sen gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm.' dedi." (Neml: 40)

Süleyman Aleyhisselâm tahtı yanında yerleşivermiş görünce şöyle buyurdu:

"Bu Rabb'imin lütfundandır. Lütfuna şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak istiyor. Şükreden kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de bilsin ki Rabb'im müstağnidir, çok kerem sahibidir." (Neml: 40)

Bu Âyet-i kerime kerametin ispatı hususunda bir delildir.

•

Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı'ndan da bazı kerametler nakledilmiştir.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- hilafeti döneminde Medine-i münevvere'de Cuma hutbesi okurken, Suriye taraflarında Nihâvend'de savaş halinde bulunan Sâriye -radiyallahu anh-e: "Yâ Sâriye! Dağa çık dağa!" diye bağırmış, bu sözü gerek o anda mescidde bulunanlar ve gerekse yüzlerce kilometre uzaktaki kumandanı Hazret-i Sâriye -radiyallahu anh- işitmiş, bu ikaz onun savaşı kazanmasına sebep olmuştur. (Keşf'ül-Hafâ. 2, 380)

Halid bin Velid -radiyallahu anh-, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin nübüvvetinin hak olduğunu ispat edebilmek için, kâfirlerin kibir ve inatçılığına karşı, kâmil bir iman ve kalp kuvveti ile okuduğu Besmele-i şerife'nin ardından hiç tereddüt etmeden bir kâse zehir içtiği halde hiç tesir etmemiştir. (Taberânî)

 

Siyah Bayraklılar ve Sahteleri:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde ahir zamanda ortaya çıkacak ve Hazret-i Mehdi'ye yardım edecek olan bir zümreden "Siyah Bayraklılar" olarak bahsetmiş, "Hiç kimsenin yapmadığı cihadı yapacaklarını" haber vermişlerdir. "Siyah Bayrak" Resulullah Aleyhisselâm'ın cihad bayrağıdır.

Nasıl ki sahte peygamberler, mehdiler, sahte isalar çıktığı gibi sahte siyah bayraklılar da çıkacaktır. Şimdi siyah bayraklarla ortaya çıkan bu gruplar işte bu sahte siyah bayraklılardır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde bunları şöyle haber vermişlerdir:

"Abbasoğullarının içinden doğudan ileride siyah sancaklı kişiler çıkacak. Onların önce gelenlerinin ve sonra gelenlerinin işi adam öldürmek olacak. Onlara yardım etmeyin. Allah onlara yardım etmez. Kim onların sancağı altında yürürse yahut bayrağını taşırsa Allah onu kıyamet günü cehenneme koyar. Gerçekten onlar Allah'ın en şerli yaratıklarıdır. Onlar benden olduklarını iddia edecekler. Dikkat edin, ben onlardan beriyim ve onlar da benden beridir. Onların alameti şudur: Saçlarını uzatırlar ve siyah giyerler. Onları desteklemek için oturmayın. Çarşılarda onlarla alışveriş yapmayın. Onlara yol göstermeyin ve onlara su vermeyin. Çünkü onların haykırdıkları Tekbir, sema ehli'ni rahatsız etmektedir." (Ebu Nuaym, Taberanî)

Hakiki Siyah Bayraklılar'ın alâmetleri ve hususiyetleri ise şunlardır:

Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in taşıdığı bayrağının rengi siyah idi.

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ- buyurur ki:

"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in bayrağı siyah, sancağı beyazdı." (Tirmizi. Cihad: 10)

Kendi yolunun yolcularına da bu bayrağının ismini vermiştir.

Naim bin Hammad'ın Ka'b -radiyallahu anh-den rivayet ettiği bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Mehdi'nin çıkış alâmetlerinden bir tanesi de batıdan, başlarında Kinde kabilesi'nden ayağı sakat bir adamın bulunduğu Bayraklılar'ın çıkmasıdır." (Suyûtî, Kitabu'l-Arfi'l-Verdi fî Ahbâri'l-Mehdi; Cârullah, no: 1494, s. 99. Bl. 7, Hadis no: 13)

Aslında görebilen için bu Hadis-i şerif'te her şey çok âyân bir şekilde belli edilmişti. Mühim olan, geleceği haber verilen bu zâtı bu Hadis-i şerif'te görebilmekti. Fakat bu herkese müyesser olmadı. Çünkü her bilginin özü Hadis-i şerif'lerde gizlidir.

Şu kadar var ki, Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de "Şifâu'l-Alîl" adlı eserinde şöyle buyurmuştu:

"O'nun, velilerden sırf kendi hizmetinde bulunmaları için kendilerini seçip temizlediği, Allah-u Teâlâ'ya dâvet eden, yarın mahşerde velilerin saflarının öncülüğü ile kendisini senâya da ehil kılacağı bir 'Bayraklılar ashâbı' vardır ki; onlar peygamberlerin yolu üzere kendilerini seçtiği 'Hassü'l-Has'; yâni 'Seçkinlerin de seçkini'dir." (5b yaprağı)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu mucize Hadis-i şerif'i ile Bayraklılar'ın başına geçecek olan zâtın, Mehdi Hazretleri ile münasebeti olduğunu haber vermişler; onun çıkış alâmeti olduğu gibi, ilk iman kurtarma cihadını başlatacağını da ifşâ etmişlerdir. Bu cihad-ı ekber'i yapanlara "Bayraklılar" ismini bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz vermişlerdir.

Sevban -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

"Sizin hazinenizin yanında, hepsi de bir halifenin oğulları olan üç kişi öldürülür ve bu hazine hiçbirisine nasip olmaz.

Sonra Doğu tarafından Siyah Bayraklılar çıkarak hiçbir kavmin yapmadığı bir şekilde savaş yaparlar ve ardından Allah'ın halifesi Mehdi gelir.

Siz onun ismini işittiğinizde kar üzerinde sürünerek de olsa ona geliniz ve ona biat ediniz. Çünkü o, Allah'ın halifesi Mehdi'dir." (Hâkim)

Dikkat edilirse burada: "Benim Bayraklılar'ım" buyuruyor ve onları Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı ile birleştiriyor.

Bir diğer Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:

"Biz öyle bir Ehl-i Beyt'iz ki, Allah bizim için dünyaya mukabil ahireti tercih etmiştir. Benim Ehl-i Beyt'im benden sonra bela, kaçırılma ve sürgüne maruz kalacak. Nihayet, doğu tarafından beraberlerinde siyah bayraklar olan bir kavim gelecek. Bunlar hayır (saltanat) isteyecekler, fakat istekleri yerine getirilmeyecek. Bunun üzerine onlar savaşacak. Allah onlara yardım edecek. Bundan sonra istedikleri (hükümdarlık) kendilerine verilecek. Ne var ki, onlar bunu kabul etmeyip emirliği Ehl-i Beyt'imden bir adama tevdi edecekler. Bu (Emîr) de, insanlar yeryüzünü daha önce zulüm ile doldurdukları gibi, yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Artık sizden kim o güne yetişirse kar üstünde emeklemek suretiyle de olsa onlara varsın (katılsın)" (Kütüb-ü sitte muhtasarı c. 17 sh: 556)

Hadis-i şerif'lerde Hazret-i Mehdi'nin bayraktarı olan Salih Temimi isminde bir zâttan ve bayrağından şöyle haber verilmektedir:

"Süfyani Kûfe'ye ulaştığı ve Âli Muhammed'in yardımcılarını öldürdüğü zaman Mehdi çıkar ve onun bayraktarı Şuayb bin Salih Temimi olur." (İmam-ı Suyûtî)

"Şuayb bin Salih Temimi orta boylu, esmer, hafif sakallı olup, elbiseleri beyaz ve bayrakları siyah olan dört bin askerle çıkar. Bunlar Mehdi'nin önünde olurlar ve karşılarına çıkan herkesi hezimete uğratırlar." (İmam-ı Suyûtî)

"Mehdi'nin bayrağında 'Biat Allah içindir' yazılıdır." (İmam-ı Suyûtî)

İbn-i Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre; Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün Hazret-i Ali -radiyallahu anh-ın elinden tutarak şöyle buyurdu:

"Bunun soyundan bir genç çıkar ve arzı adaletle doldurur. Siz onu gördüğünüzde Temimi genci arayın. Çünkü o doğudan çıkacak ve Mehdi'nin bayraktarı olacaktır." (Taberâni)

Hazret-i Mehdi'nin Resulullah Aleyhisselâm'ın bayrağı ile çıkacağını haber veren bir Hadis-i şerif de şöyledir:

"Mehdi'nin çıkış yeri Medine'dir, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in Ehli beyt'indendir. İsmi Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in ismidir. Hicret edeceği yer Beyt'ül-Makdis (Kudüs)'tür. Sakalı sıktır, gözleri sürmeli olacaktır. Dişleri parlaktır, yüzünde bir ben vardır. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in softan bayrağı ile çıkacaktır. O bayrak dört köşeli olup dikişsizdir ve rengi de siyahtır. Onda bir hicr (hale) bulunur. O Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in vefatından beri açılmamış olup Mehdi çıkınca açılacaktır. Hazret-i Allah üç bin meleği Mehdi'ye yardım için gönderecek ve melekler O'na muhalefet edenlerin yüzüne ve arkasına vuracaktır. O, yaşı otuz ile kırk arasında olduğu halde gönderilecektir." (İmam-ı Suyûti)

Hazret-i Mehdi'nin çıkışını anlatan bir diğer Hadis-i şerif'lerinin bir noktasında Resulullah Aleyhisselâm "Siyah Bayraklılar"ın Mehdi'ye biat için yola çıkacaklarını ve Kûfe'ye (Irak topraklarına) ineceklerini haber veriyorlar:

"Siyah bayraklılar ise Kûfe'ye inip biat için Mehdi'ye adam gönderirler." (İmam-ı Suyûtî)

Bu çıkan sahteler ise Hazret-i Mehdi çıksa ona biat etmeyi bırakın, onunla savaşır. Niçin? İmanı olmadığı için.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in izinden giden, onun emanetini taşıyan ve onun yolunda mücahede ve mücadele eden Hazret-i Mehdi ve askerleri nasıl ki "Siyah Bayraklar" taşıyorsa, Hazret-i Mehdi'ye zemin hazırlayan ve kalemle iman kurtarma cihadı yapan Allah ehline de mânen bu bayrak verilmiş ve bu isimle anılmışlardır.

O'nun vekili olan evliyâullah da bu bayrağı ve bu bayraklıları tarif ediyorlar.

 

VEHHÂBÎLİK DİNİ ve ORTAYA ÇIKIŞI

İbn-i Teymiyye (1263-1328):

Vehhâbîlik dininin fikir olarak ortaya çıkması, Hicrî 661, Milâdî 1263 yılında Harran'da doğan İbn-i Teymiyye ile başlamıştır. Asıl adı Ahmed bin Abdülhalim olup, İbn-i Teymiyye lâkabıyla şöhret bulmuştur.

Babası Abdülhalim'in Şam'ın en büyük camiinde vaaz ve ders kürsüsü vardı.

İbn-i Teymiyye henüz yirmi yaşına varmadan ders okutmaya ve fetvâ vermeye başladı. Babası ölünce de onun yerine geçti. Bir çok hayranı ve taraftarı oldu.

Başlangıçta İslâm şeriatını ihyâ ve İslâm'a karışan hurafeleri temizlemek gayesiyle ortaya çıkmıştı. Şu kadar var ki bazı itikadî ve amelî meselelerde cumhûr-u ulemâya, büyük müçtehidlere muhalefet etti. Salâhiyeti umumiyetle kabul edilmiş bulunan nüfuzlu şahsiyetleri çürütmeye çalıştı. Cami minberinde: "Ömer bin Hattab bir çok hatalar yapmıştır." dediği gibi, Muhyiddin İbn-ül Arabî -kuddise sırruh- ve İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- gibi büyük zâtlara şiddetli hücumlarda bulunmuştur.

İmam-ı Süyutî onun hakkında:

"İbn-i Teymiyye kibirli bir adamdı. Kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek ve büyüklerle alay etmek âdeti idi." demiştir.

Allah-u Teâlâ'nın dinini kendisinin düzelttiğini, Kur'an-ı kerim'in mânâsını sadece kendisinin anlamış olduğunu söyleyen İbn-i Teymiyye; ehl-i sünnet âlimlerinin Kur'an-ı kerim'i ve Hadis-i şerif'leri yanlış anladıklarını iddiâ edecek kadar ileri gitmişti.

Sâlih kullar ve evliyâullah vasıtasıyla Allah-u Teâlâ'ya yaklaşmanın İslâm'da yeri olmadığını iddiâ etmiş, eserlerinde şiddetle tenkit etmiştir. Yaşayan kullar vasıtasıyla da Allah-u Teâlâ'ya yakın olunamayacağı, onlardan yardım istenemeyeceği gibi, kim olursa olsun, ölenlerin de vasıta olunamayacaklarını ve kendilerinden yardım istenemeyeceğini söylemiştir.

İbn-i Teymiyye sâlih kulların ve peygamberlerin kabirlerini, Allah-u Teâlâ'ya yaklaştıracaklarını ümit ederek ziyaret etmenin câiz olmadığını iddiâ ettiği gibi; "Resulullah Aleyhisselâm'ın kabrini teberrüken ziyaret etmek caiz değildir." demiştir.

Allah-u Teâlâ'nın bir cihette bulunduğuna, Arş-ı âlâ'nın kadim olduğuna kaniydi. Derinleştirdikçe isabetsizliği meydana çıkan bazı içtihatları da vardı.

Sapık fikirleri haddi aşınca Mısır'da iki defa hapse atıldı. Görüşlerinde isabet edemediği, bir çok âlimlerin tenkitleriyle sübut bulmuş, dalâlete düştüğü vesikalarla ispat edilmiştir.

Yaşadığı devirde büyük bir fikir hareketi meydana getirmiş, etrafında büyük bir çevre edinmiş, etkisini kendisinden sonraki nesillerde de devam ettirmiştir.

Hakiki âlimler tarafından "Beynel-ulemâ muallâk adam" diye anılan İbn-i Teymiyye, 1328'de ölmüştür.

 

Muhammed bin Abdülvehhâb (1703-1792):

Muhammed bin Abdülvehhâb 1703 yılında Arabistan'ın Riyad şehrine yetmiş kilometre uzaklıkta bulunan Uyeyne köyünde doğdu. İlk tahsilini kadı olan babasından aldı, daha sonra Mekke ve Medine'de tahsiline devam etti. Bu tahsili esnasında İbn-i Teymiyye'nin akâid ve fıkha dâir eserlerini ciddiyetle incelemiş, onun çarpık görüşlerinin etkisi altında kalmış, katı bir taassupla büyük bir bağlılık göstermiştir. Daha sonra da kendisini müçtehid zannedip çıkmıştır.

Mekke ve Medine'yi merkez edinerek çalışmaya başladığında pek ciddiye alınmadığı için Basra'ya geçti. Babası Abdülvehhâb bin Süleyman iyi bir müslümandı, çevresinde âlim olarak tanınıyordu. Oğlunun bozuk fikirler yaydığını görünce karşı çıktı, peşinden gidilmemesini var kuvvetiyle halka duyurmaya çalıştı.

İbn-i Abdülvehhâb birçok yerler dolaştıktan sonra tekrar doğum yeri olan Uyeyne'ye geldi. Oranın emiri olan Osman bin Hamd ile yakınlık kurdu ve onu kendisine inandırarak görüşlerini kabul ettirdi, altı yüz kişilik gücünden faydalandı. Daha sonra Uyeyne'nin mühim bir ismi haline geldi. Etrafında kendisini dinleyen ve destek veren büyük bir kalabalık çevrelendi.

İbn-i Abdülvehhâb kendi sapık görüşlerini yaymak için "Kitabu'l-Tevhid" adında bir kitap yazmıştır.

Kendine uymayanları kılıçla yola getirmek gerektiği üzerinde duruyordu. Ona göre bu hususta her türlü baskı uygulanabilirdi.

İbn-i Abdülvehhâb sadece sapık fikirlerini yaymakla kalmıyor, bunları zorla kabul ettirmeye çalışıyordu. Bu durum halkı korku ve endişeye sevketti. Bunun üzerine o civarın kuvvetli kabilelerinden biri olan Hâlid oğullarının reisi Süleyman bin Üreyir'e başvurarak yardım istediler. O da Uyeyne emiri Osman'dan İbn-i Abdülvehhâb'ı oradan sürmesini istedi.

İbn-i Abdülvehhâb orada barınamayarak Riyad'a yakın bir yer olan Der'iyye'ye yerleşti. Oranın emiri ve en nüfuzlu adamı Muhammed bin Suûd ile anlaştı ve işbirliği yaptı. Böylece görüşlerine siyasi bir güç kazandırmış oldu. Bu işbirliğinden Vehhâbî isyanları doğdu. İsyancılar Osmanlılar'dan bağımsız olarak kendi inanç ve düşüncelerine göre şekillenen bir devlet kurmak istiyorlardı. İbn-i Abdülvehhâb sapık fikirlerini yaymak için sağlam bir maddî desteğe kavuşurken, Muhammed bin Suûd da kendi nüfuzunu genişleterek Arap yarımadasına sahip olmak için fırsat elde etmiş oldu.

Bazı kabile reisleri de İbn-i Suûd gibi yaptılar ve İbn-i Abdülvehhâb'ın bâtıl fikirlerini kabul ettiler. İbn-i Abdülvehhâb da güçlenerek daha rahat çalışma fırsatı yakaladı. İslâm dinini saflaştırmak bahanesiyle bedevîleri etkisi altına almaya başladı. Çünkü onlar İslâmiyet hakkında şümullü bilgiye sahip değillerdi.

Arabistan topraklarının Osmanlı idaresinde olduğu dönemde bu bölgede Vehhâbî dininin temeli 1744'te işte böyle atıldı. Hicaz bölgesini istilâ ederek, oraları abluka altına aldı.

•

İbn-i Abdülvehhâb Der'iyye'de sapık fikirlerini yaymaya başladı, orada dersler düzenledi. Komşu kabilelerin emirlerine mektuplar yazarak fikirlerini aktardı. Kısa zamanda etrafında kalabalıklar toplandı. Erbakan gibi Deccal'den daha beter olan yoldan sapmış imamların etrafına halkın toplandıkları gibi.

Bu sapık adam kendisine uyanlara "Muvahhidler" adını veriyor, kendisine uymayanları "Hak dine girmeyenler" olarak görüyordu. Vehhâbîlik dinini resmen bu şekilde yaydı ve bu noktada ilâhlık dâvâsında bulundu.

Halkın dalâlete düştüklerini, tarikata girme ve benzeri şeyler yüzünden tevhidin bozulduğunu, bu gibi kimselerin müşrik olduğunu ileri sürerek kan ve mallarının kendisine inananlara helâl olduğunu, onları kılıçla yola getirmenin gerektiğini ilân etti.

Bölge halkına ganimet vaad eden bu sapık fikirler Necd bölgesinin halkına cazip gelmişti. Bu bölge asırlardır bir çok sapıklıklara sahne olmuştu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'den sonra peygamberlik iddiâsıyla ortaya çıkan Müseyleme'tül-Kezzab, Secah, Tüleyhâ, Esved'ül-Ansî gibi sahtekârlar bu bölgede ortalığı karıştırmışlar, taraftar bulmuşlardı. Bölge daima isyancı grupların merkezi olmaya devam etmişti. Halk yağmacılığa, talana, isyan etmeye, baş kaldırmaya her zaman için meyilli idiler. Çok yaygın bir cehâlet hüküm sürüyordu.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde Tevrat'taki âyetleri tebdil ve tahrif eden yahudi âlimlerinin durumunu anlattıktan sonra, onların peşinden giden avam halkın durumunu da haber vermekte ve her iki grubun aynı derecede sapıklık içerisinde olduklarını beyan buyurmaktadır:

"Onlardan bir kısmı okuma yazması olmayan ümmidirler, kitabı anlamazlar. Bir takım bâtıl şeyleri onlar sadece zanneder dururlar." (Bakara: 78)

Saptırıcı önderleri izleyen kimseler, hiçbir bilgiye sahip olmaksızın körü körüne ve aptalca peşlerinden gittikleri, hakikata kulak vermedikleri, bir takım zan ve kuruntulara saplandıkları için dalâlete düşmüşlerdir.

Sonra Allah-u Teâlâ mal, menfaat, makam ve şöhret için peşlerinde sürükledikleri halkı sapıklığa düşüren önderleri Âyet-i kerime'sinde şu şekilde açıklamaktadır:

"Kitab'ı elleriyle yazıp da sonra onu az bir para ile satabilmek için: 'Bu Allah katındandır.' diyenlere yazıklar olsun!

Ellerinin yazdıklarından ötürü vay haline onların! Kazandıkları vebalden ötürü vay haline onların!" (Bakara: 79)

Bu Âyet-i kerime her ne kadar İsrâiloğullarından söz ederken zikredilmişse de hükmü elbette ki umûmidir.

İnsanları Hakk'tan uzaklaştırarak, ebedî azaba sürükleyen bu saptırıcılığın vebali şüphesiz ki çok büyüktür.

•

O bölgede pek çok kanlı baskınlar yapıldı. Vehhâbîliği kabul etmeyenler kılıçtan geçirildi, elde edilen malların beşte biri ganimet olarak hazine adı altında Muhammed bin Suûd ve avânesine ayrıldı, kalanı ise savaşa katılan süvari ve yaya çapulcular arasında ikili-birli bölüştürüldü. Bu durum doğrudan doğruya Hazret-i Allah'a ve Resulullah Aleyhisselâm'a karşı açılan bir başkaldırmadır. Vehhâbîlik dinine girenleri himâye etti, İslâm dininde olanların mahvına çalıştı.

İşte bu Vehhâbî bozmalarının bu yaptıklarından bazılarını örnek olarak gösteriyorum, müslüman olan bunu yapar mı?

Bununla bir kâfirin arasında ne fark görebilirsin? O da kâfir, o da kâfir! Vehhâbîlik dinini savunanların kâfir oldukları buradan da görülebilir.

•

Ulemâ-i kiram'dan Muhammed İbn-i Âbidîn -rahmetullahi aleyh- Hazretleri Vehhâbîler'in hakkında "Reddül-Muhtar" adlı eserinde buyurur ki:

"Zamanımızda Abdülvehhâb'a tâbi olanlar Necid'den çıkarak Harameyn'e musallat olmuş, Hanbeli mezhebinin yanısıra, edindikleri bazı itikatlarla ancak kendilerinin müslüman olduklarını, muhaliflerinin müşrik olduklarını iddia etmiş, ehl-i sünnet ile savaşı ve ehl-i sünnet âlimlerinin öldürülmesini mübah saymışlardır." (Cilt: 4, sh: 262)

Bunu bir müslüman yapar mı? Aslâ yapmaz!

Mâlikî ulemâsından Es-Sâvî -rahmetullahi aleyh- Hazretleri de Celâleyn Tefsiri'ne yaptığı Şerh'in ilgili bölümünde şöyle buyurur:

"İbn-i Abdülvehhâb ve mukallidleri: 'Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedün Resulullah' diyen Ehl-i sünnet'i kendi rey ve te'villeriyle tekfir ettiklerinden dolayı Hâricî zihniyetindedirler."

Bunların içyüzlerini öğrenin, müslüman olmadıklarını bilin!

 

Suûd Hanedanı:

İbn-i Abdülvehhâb'ın başlattığı bu hareket, Muhammed bin Suûd vasıtasıyla siyasi bir cephe kazandı ve hızla yayıldı. Muhammed bin Suûd pek çok toprak ele geçirdi. Onun 1766'da ölümünden sonra isyanlar oğlu Abdülâziz bin Muhammed bin Suûd tarafından devam ettirildi. Bu adam da babasından daha büyük heyecanla İbn-i Abdülvehhâb'a bağlandı.

Abdülaziz bin Muhammed otuz yıl Orta Arabistan'da çok büyük katliamlar yaptı. 1802 yılında Kerbelâ'yı, 1803-1806 yılları arasında Tâif, Medine ve Mekke'yi ele geçirdiler. Pek çok müslümanı, kadın çocuk demeden acımasızca şehit ettiler. Tekke, zâviye, türbe nevinden her yeri yıktılar. Ele geçirdikleri Tefsir, Hadis ve diğer ilimlerle ilgili pek çok kitabı parçaladılar. Vehhâbî askerleri çok câhil oldukları için, Kur'an-ı kerim'leri diğer kitaplardan ayırt edemediler ve paramparça yaptılar. Bazı Âyet-i kerime'lerin nakşedilmiş bulunduğu tezhipli Kur'an-ı kerim cilt derilerinden çarıklar yapıp ayaklarına giydiler. Öyle ki koca Tâif şehrinde üç tane Kur'an-ı kerim'le bir takım Buhârî-i şerif kaldı.

Bunu bir müslüman yapabilir mi? Kâfir olduklarını hâlâ görmüyor musunuz?

O tarihlerde Osmanlı Devleti'nin dış düşmanlarla savaş hâlinde olması ve zayıflamaya başlaması Vehhâbîler'in işini oldukça kolaylaştırdı. Batılı devletlerin, bilhassa İngilizler'in de yardım ve teşvikleriyle bozguncu düşünceler halk arasında yayıldı. İslâm'a ve müslümanlara büyük darbeler vurdular.

Vehhâbîler Resulullah Aleyhisselâm'ın, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, Hazret-i Fâtıma -radiyallahu anhüm- Hazerâtı'nın doğdukları evleri, orada bulunan bütün kubbe ve türbeleri yerle bir ettiler. Her türbenin kubbesini de o türbenin türbedârına yıktırdılar. Ancak halkın galeyanı üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in mübarek mezarı üzerindeki Kubbe-i hadrâ'yı bıraktılar. Ehl-i sünnet âlimlerinden çoğunu sebepsiz yere astılar.

Suûd bin Abdülaziz Cumâ hutbelerinden halifeye yapılan duâyı kaldırttı. Tevbe sûre-i şerif'indeki:

"Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktirler. Onun içindir ki bu yıllarından sonra artık Mescid-i haram'a yaklaşmasınlar." (Tevbe: 28)

Âyet-i kerime'sini delil göstererek müslümanları müşrik saydığını ilân etti ve yedi sene Mekke-i mükerreme'ye sokmadı. Vehhâbîler kalabalık yerlere tellâllar çıkartarak: "Suûd bin Abdülaziz'in dinine girin!" diyerek müslümanları İbn-i Abdülvehhâb'ın görüşlerini kabule zorladılar.

Görülüyor ki doğrudan doğruya İslâm dinine cephe aldı, Vehhâbîliği bir din olarak kabul etti.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Allah katında din İslâm'dır." (Âl-i imrân: 19)

Buyurduğu halde Hazret-i Allah'a ve Resulullah Aleyhisselâm'a karşı geldi, Kitabullah'ı inkâr etti ve kendi dinini ilân etti.

Ey Vehhâbî bozmaları! Buna bir itirazınız var mı? Bunu hangi Âyet-i kerime ve hangi Hadis-i şerif'le izah edebilirsiniz?

Abdülaziz bin Suûd ise Medine halkına hitaben yaptığı küfür dolu konuşmasının bir noktasında:

"Peygamber'in kabri başında önceleri olduğu gibi durarak, tâzim için salât-ü selâm getirmek çirkin bir davranıştır ve çirkin bid'atlardan olduğu için Vehhâbî diyanetince yasaktır." dedi.

Ben de diyorum ki bunu diyen müşriktir.

Zira Allah-u Teâlâ:

"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber (Muhammed)e çok salât ve senâ ederler.

Ey iman edenler! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun." (Ahzâb: 56)

Âyet-i kerime'si ile Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine Zât-ı akdes'inin ve meleklerin salât-ü selâm getirdiğini duyuruyor ve ümmet-i Muhammed'e emir buyuruyor. Bu kâfir ise böyle söylüyor, bu Âyet-i kerime'yi inkâr ediyor. Kendi dinini kuvvetlendirmek için Allah-u Teâlâ'nın emrini hiçe sayıyor, hakikatin yerine bid'atları yerleştirmek istiyor. Bundan ötürü şirk koşmuşlardır ve müşrik olmuşlardır.

•

İkinci Mahmud devrinde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın ordusu Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere ve Tâif'i Vehhhâbîler'in elinden kurtardı. Abdülaziz'in yerine geçen oğlu Abdullah ve çocukları İstanbul'da 17 Aralık 1819'da idam edildiler.

Suûd hânedânından II. Abdülaziz bin Suûd 1902 yılında yeniden Riyad merkezli Vehhâbî yönetiminin kuruluşunu ilân etti. II. Abdülaziz İngilizler'le işbirliği yaptı. 26 Aralık 1915'te İngiltere ile özel bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmaya göre kendisine bağlı olan bölgelerin mutlak hükümdarı olarak tanındı. İngilizler de muazzam paralarla bunlara destek sağladı.

Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı Devleti'nin aleyhine sonuçlanması üzerine, Osmanlı Devleti 1918 yılı sonlarında Medine'den çekildi. Suudiler 17 Mayıs 1927'de İngilizler'le yapılan Cidde anlaşmasından sonra tam olarak bağımsız hâle geldi.

13 Haziran 1982'de tahta Fahd bin Abdülaziz geçti. Fahd, kardeşleri ile arasındaki saltanat rekabetinde Amerika'dan destek gördü ve krallığa geçmesinden sonra bu memleketi tamamen Amerika'nın güdümüne soktu.

Vehhâbîler krallarını "Sahîh imanın temsilcisi", "Şeriatın savunucusu" olarak sayarlar. Şeriatın normalde bütün herkese karşı işlemesi gerekirken Suûdî Arabistan'da "Siyade" denilen ve kralla onun çevresindeki kişilerin meydana getirdiği sınıfın dokunulmazlıkları vardır.

 

Küffar Ajanlarının Oyuncağı Dalâlet Ehli:

"Biz Selefîyiz, İslâm biziz" diyenler öteden beri küffar ajanlarının oyuncağı olmuştur. Zira bunlarda feraset ve manevîyat yoktur. Ehlullahı ve onların maneviyâtını inkâr edende feraset ne gezer. Allah bu inkârcıları bundan mahrum etmiştir. Bu sebeple küffar ajanları bunların içlerine rahat nüfuz etmiştir.

Nitekim "Bir İngiliz Ajanının Hatıraları" ismi ile basılan kitaptaki İngiliz Ajanı Hampher'in anlattıkları bu durumu bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Nehir yayınlarının tercüme edip bastığı bu eserde bu İngiliz Ajanı Vehhâbîliğin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhab'ı nasıl avucuna aldığını, sapkın fikirlerini kadınları da kullanarak nasıl bu adama kabul ettirdiğini bütün ayrıntıları ile anlatmaktadır. (Bkz. "İslâm'ı Nasıl Yok Edelim? Bir ingiliz Ajanının Hatıraları", Nehir Yayınları)

Basra'daki ehl-i sünnet alimlerinden yüz bulamayan İngiliz ajanı Hampher şii bir marangozun yanında çalışmaya başlar. Sonra yaşadıklarını ve İslâm'ı yıkmak için gösterdiği başarılarını(!) hatıralarında şöyle anlatır:

"...bir gençle tanıştım... bu gencin ismi Muhammed Bin Abdülvehhab idi. Makama düşkün, yükseklerden uçan ve son derece asabi bir gençti. Osmanlı hükümetinden çok nefret ediyor ve hep aleyhinde konuşuyordu. (s. 39) ... Muhammed Abdülvehhab ile tanışmamdan bir süre sonra bu adamın, İngilizlerin bölgedeki amaçlarını uygulayabilecek en uygun kişi olduğu kanaatine vardım. Yükseklerden uçan ruhu, gururlu oluşu, makam ve mevkiye düşkün oluşu, İslâm alimlerine karşı düşmanlık beslemesi hatta Hülefa-i Raşidin'e kadar varan eleştirileri itibariyle bu iş için tam aradığımız kişiydi. ...

Bu mağrur genç ile, İstanbul'daki yaşlı Türk arasında büyük farklar vardı. Hanefi Mezhebi'nden olan o yaşlı adam, Ebu Hanife'nin ismini anmadan önce abdest alırdı. Ehli Sünnet'in en muteber hadis kitaplarından olan "Sahih-i Buhari"ye çok değer verir, abdest aldıktan sonra kitabı alır mütalaa ederdi. Muhammed Abdülvehhab tam tersine Ebu Hanife'yi tahkir eder, ona itibar etmezdi. Ebu Hanife'den çok bildiğini ve "Sahih-i Buhari" kitabının yarıdan fazlasının hiçbir işe yaramadığını iddia ederdi.

Her halükârda ben Muhammed ile samimiyeti artırarak dostluk kurmaya başladım. Sürekli olarak onu; Allah seni büyük bir dahi olarak yaratmış, sana Ali ve Ömer'den daha fazla akıl vermiş, diye tahrik ediyordum. Eğer sen Peygamber zamanında yaşasaydın, kesin olarak onların yerine sen geçerdin, diyordum. Onu her zaman seven, saygı duyan birisi olarak gözüküyor ve şöyle konuşuyordum; "İslâm'da çok yakında meydana gelecek gelişmelerin sizin önderliğinizde gerçekleşmesini ümit ederim. Zira İslâm'ı bu düşüşten sadece sen kurtarabilirsin. İslâm'ı düşüşten kurtarmak için herkes sana ümit bağlamış." (s. 43-45)

... Başka bir gün de ona dedim ki: Kadınları mut'a (geçici nikâh) etmek caiz midir? .... Onu bu işe razı ettikten sonra, bazı şeyler söyleyerek onu tahrik etmeğe çalışıyordum. Ve bu şekilde bir kadınla birlikte olmak ister misin diye sordum. Kabul ettiğini belirten bir edayla kafasını öne eğdi. Ben görevimin en iyi fırsatını ele geçirmiştim. ... Bu konuşmadan sonra, Basra'da İngiliz Sömürgeler Bakanlığının emriyle çalışan Hıristiyan genel kadının yanına gittim. Bu kadın müslüman gençleri fesada sürüklemekle görevliydi. ... ona (Safiye) ismini taktık. ... Muhammed Mut'â akdini bir haftalık olarak okuyarak bir altın ücret verdi. Ben dışardan, Safiye içerden Muhammed bin Abdülvehhab'ı geleceğe hazırlıyorduk. Safiye, din ahkamını ayaklar altına almanın ve bağımsız görüşlülüğün tadını Muhammed'e tattırmıştı.

Üçüncü gün Muhammed'in yanına gittim. Tekrar konuşmamıza başladık. Bu kez de içkinin haram oluşu üzerine tartışıyorduk. (s. 46-47)

... Ben Muhammed ile aramızda geçen içki konusundaki konuşmayı Safiye'ye anlattım. Ona fırsattan yararlanarak Şeyhe içki içirmeye çalışmasını ısrarla istedim. Sonraki gün bana, Muhammed'le birlikte çok içki içtiklerini, hatta Şeyhin zilzurna sarhoş olduğunu söyledi. ... ben ve Safiye Şeyhi iyice avucumuza almıştık. İşte burada ben sömürgeler Bakanı'nın beni uğurlarken söylediği altın sözü hatırladım. "Biz İspanya'yı kâfirlerden (Maksadı Müslümanlardır.) fuhuş ve içki sayesinde aldık. Diğer topraklarımızı bu iki güçlü araç vesilesi ile ele geçirmeliyiz." (s. 49)

... amacım Muhammed Bin Abdülvehhab'ın şahsiyetine liderlik fikrini telkin etmekti. Onun ruhunu etkileyerek müslümanların idaresi için sünni ve şiilikten başka üçüncü bir yolu ona önermeye çalışmaya başladım. ... O'nun parlak zekâsı ve dini meselelerdeki üstün yeteneğinden övgü ile söz ederdim.

Bir defasında uydurduğum bir rüyayı kendisine şöyle anlattım: "Rüyamda gördüm ki; Peygamber, hatiplerin anlattığı gibi bir heyet ile kürsüye oturmuş. Etrafını benim hiçbirini tanımadığım alimler sarmıştı. Aniden sen meclise girdin. Ve sen, Muhammed Bin Abdülvehhab, yüzünden nur saçıyordun. Peygamberin yanına vardığında o sana saygı göstererek yerinden kalkıp alnından öperek dedi ki: "Ey benim adaşım, sen benim ilmimin varisisin, Müslümanların din ve dünya işlerinde benim vekilimsin!" Sen dedin ki: "Ya Resulullah, ben ilmimi halka açıklamaktan korkarım." Peygamber sana: "Gönlünde korkuya yer verme, sen sandığından daha büyüksün." buyurdu.

Muhammed Abdülvehhab bu yalan rüya hikâyemi duyduğunda, sevincinden uçacak gibiydi. (s. 51-52)

... Bakan (İngiliz Sömürgeler Bakanı) özellikle, Şeyh Muhammed Abdülvehhab'a nüfuz ederken gösterdiğim ustalıktan ötürü son derece sevinçliydi. (s. 65)

Abdülvehhab'ın onunla irtibata geçen diğer başka bir İngiliz ajanı olan Abdülkerim ile yaptıklarını Hampher şöyle naklediyor:

... Abdülkerim orada, Safiye'den daha güzel bir mut'â bulmuş Şeyh'e. Bu genç kadının ismi Asiye ve Şiraz'da mukim yahudilerden imiş. Bilinmelidir ki Abdülkerim İsfahan'ın Culfa kazası Hıristiyanlarından birinin takma ismidir.

... Kısacası biz, dört kişi yani; Abdülkerim, Safiye, Asiye ve benim (bu satırların yazarı) gece gündüz süren çalışma ve çabalarımız sonucu, Büyük Britanya Devleti Sömürgeler Bakanlığının tam istediği doğrultuda bir Şeyh Muhammed Abdülvehhab yetiştirdik, gelecekteki sorumlulukları yüklenecek düzeye getirdik. (s. 65-66)"

Görüyorsunuz bunların önder diye peşlerinden gittikleri insanların şeyhi şeytan olmuş. İlhamını şeytanlaşmış insanlardan ve hıristiyan İngilizler'den almış.

Bu gibi şeyh şeytanlarının hakiki Allah dostlarına hakiki şeyhlere düşman olmasından daha tabii ne olabilir? Ve fakat ektiği fitne-fesat tohumları âlem-i İslâm'a çok büyük zarar vermiştir.

İşte bunların durumu budur.

Bunların izinden giden, "İbn-i Teymiyye, İbn-i Abdülvehhab" diye diye onları ilâh edinenlerde de benzer itikatları ve sapkınlıkları bulursunuz.

 

Dimdik Ayakta Duran Din:

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini" kitabının bir noktasında bunlara şöyle hitap ediyorlar:

"Ey türemeler! Siz gerçekten Hazret-i Allah'a, Kitabullah'a, Resulullah'a mı iman ettiniz, yoksa fitne fücur yayan İbn-i Teymiyye'lere, İbn-i Abdulvehhab'lara, Abduh'lara... mı iman ettiniz?

Bu hakikatleri sizin önünüze sermekle, sizi size göstermek istiyoruz. Yoksa Allah-u Teâlâ'nın nur vermediği kimseye hiç kimse nur veremez, O'nun hidayet vermediği kimseye hiç kimse hidayet veremez.

Yarın dostlarınızla, şeytanlarla cehenneme girdiğiniz zaman, birbirinizle nasıl itişip kakışacaksınız? Amma o da yarın. Bugün sizin ağzınıza bir bal sürülmüş, onu yalayıp duruyorsunuz! Yarın ateş sürüldüğü zaman ayılacaksınız ve hakikati öğreneceksiniz. Nedamet çok, fakat faydası hiç yok!

Gerek sapıkların gerekse türemelerinin yüzlerine karşı hakikatleri açık açık söylüyoruz. Şayet zanlarında doğru olduklarını söylüyorlarsa, Âyet-i kerime ile cevap bekliyorum. Amma aslâ Vehhâbî dini ile değil. Çünkü ben Elhamdülillah müslümanım, müslümanca konuşuyorum ve müslümanca cevap bekliyorum. Ben Vehhâbî dininden değilim. O dini inkâr ediyorum ve itiraz ediyorum. Çünkü Allah-u Teâlâ dinini ilân etmiş ve Âyet-i kerime'sinde:

"Allah katında din İslâm'dır." buyurmuştur. (Âl-i imrân: 19)

Ondan başka bir din kabul etmediğim gibi, Vehhâbîlik dinini de aslâ kabul etmiyorum! Sizin sapık ilâhınız sizin olsun!

Diğer bir Âyet-i kerime'de:

"Size din olarak İslâm'ı beğendim." buyuruluyor. (Mâide: 3)

Şu ilâhî hükme bir bakın! Din olarak İslâm'ı beğendiğini haber veriyor, Vehhâbîliği değil.

Ey Vehhâbîler! Bu Âyet-i kerime'ye iman mı edeceksiniz, kâfir mi olacaksınız?

•

Emrivâki yapmama rağmen susarsanız, Âyet-i kerime ile cevap veremezseniz, artık ne zelil duruma düştüğünüzü siz de görün, ilâh edindikleriniz de görsün!

Çünkü;

"Bu, dimdik ayakta duran bir dindir." (Rûm: 30)

Biz bu dine inanarak, iman ederek hareket ediyoruz ve karşınızda böyle açık açık konuşuyoruz. Cahillerin cehaletlerini, sapıkların sapıklıklarını ortaya koyuyoruz. Ehl-i imanın imanını kurtarmak, sapmaya meyyal olanları da önlemek için muhakkak ki bu beyanları açık açık söylemem gerekiyordu ve işte söylüyorum! Varsa hüneriniz cevap verin! Susarsanız, çok iyi bilin ki bütün bu söylediklerimi ister istemez kabul etmek mecburiyetindesiniz. Amma her defasında arzettiğim gibi ancak ve ancak Âyet-i kerime ile cevap beklerim. Aslâ lâfla değil. Böyle böyle sizin kafanıza vurmak zorundayım. İfsadın yayılmaması için, ehl-i imanı dalâletinizden kurtarmak için, avınıza düşmemesi için...

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"İman edenler hâlâ bilmediler mi ki, Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi." (Ra'd: 31)

Ey iman şerefiyle müşerref olanlar! Halinize şükredin. Ki Allah-u Teâlâ size olan nimetini artırsın. Eğer onlarda hayır görseydi onları da hidayete erdirirdi, kalplerine imanı koyardı. Dilediğini hidayete erdiriyor, ebedî saâdet ve selâmete ulaştırıyor. Kalplerinde hayır olmayanları bildiği için onlara nur vermiyor, nur vermediği için de küfür batağında bocalayıp duruyorlar.

Şeytan da yaptıklarını onlara süslü gösteriyor, kendilerinin haklı olduklarını zannediyorlar. Tâ ki Hakk'ın huzuruna çıkıncaya kadar bu zan onlarda devam eder. Fakat ruhları alınırken, huzur-u ilâhî'ye çıkarken nedamet çok olacak, fakat faydası hiç olmayacak.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Onlar kendileri inkâr ettikleri gibi sizin de inkâr edip sapmanızı isterler ki, onlarla bir olasınız." (Nisâ: 89)

Ey Vehhâbîler! Allah-u Teâlâ'nın bunca emirleri varken bunları inkâr ediyorsunuz, başkalarını da saptırmaya çalışıyorsunuz. Bunun vebalini düşünüyor musunuz? Âkıbetinizi görüyor musunuz?

"Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin." (Nisâ: 89)

Ey iman sahipleri! Allah-u Teâlâ'nın şu kelâmına bir bakın! "Onlarla hiçbir dostluk kurmayın." diye emrettiği halde, onların sözlerine kulak verirseniz, ilâhî emirleri hiçe saymış olursunuz. Hakk'a varmak için nasıl yol bulursunuz? Mesuliyetiniz nice olur?

"Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, nerede bulursanız öldürün." (Nisâ: 89)

Bu ilâhî emirdeki vehameti düşünün. Zira burada bir de ebedî ölüm var.

"Sakın onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinmeyin!" (Nisâ: 89)

Zira Allah-u Teâlâ ile dostluğunuzu kaybetmiş olursunuz. Bu emir kati bir hükümdür." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini")

 

Öğüt ve İkazlar:

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini" kitabında bunlara şu şekilde öğüt ve ikazlarda bulunuyor:

"Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde, Hakk'tan sapanlara karşı delil ortaya koymakta ve aynı zamanda onları uyarmaktadır:

"Onlar gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında bulunanı görmüyorlar mı?" (Sebe: 9)

Eğer görmüş olsalar, hiç şüphesiz ki Allah-u Teâlâ'nın kudret ve azametini anlarlar, eğrilmiş olan yollarını doğrulturlar, kaymış olan kalplerini düzeltirler.

"Dilersek onları yere batırırız veya üzerlerine gökten parçalar düşürürüz." (Sebe: 9)

Nereye giderseniz gidin, benim intikamımdan kaçamazsınız. Ben herşeye kâdirim, yaptıklarınızı da görmekteyim.

"Şüphesiz ki bunda Allah'a yönelen her kul için bir âyet (ibret) vardır." (Sebe: 9)

Çünkü Allah'a yönelen kullar işin içindedir, diğerleri ise dışındadır.

Biz bütün bu beyanları ve ikazları, belki içlerinden bir kişiye Allah-u Teâlâ hidayet verir diye yapıyoruz. O bir kişi için bu eserleri yazıyoruz. Ola ki içlerinden birisi hakikati görür de dirilir, ebedî saâdet ve selâmete kavuşur diye merhameten yapıyoruz. Bilmeyerek bu batağa düşen bir kimseye el uzatıp kurtarmak istiyoruz. Çünkü henüz tevbe kapıları kapanmış değildir.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"De ki: 'Rabb'im hayâsızlığın açığını da gizlisini de, günahı, haksız yere haddi aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.'" (A'râf: 33)

Ey Vehhâbîler! Şu emr-i ilâhî'ye bir bakın, Allah'tan korkun, vicdanlarınıza dönün, haddi aşmayın. Zira O'nun azabı çok şiddetlidir.

Allah-u Teâlâ'nın Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i hakkında bu kadar Âyet-i kerime'ler bulunduğu halde, delilleri önünüze sürüldüğü halde inkâr etmeniz, arkaya atmanız, umursamamanız, gerçekten sizin için büyük bir felâkettir.

"Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayanlar ise ateş ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır." (A'râf: 36)

Küfrün ve büyüklük taslamanın cezâsı bundan başka bir şey değildir, onlar cehennemden hiç çıkmayacaklardır.

•

Ey Vehhâbîler! Bu Âyet-i kerime'nin karşısında sizin durumunuz nedir? Siz hâlâ kendinizi müslüman olarak mı zannedeceksiniz?

Âl-i imrân sûre-i şerif'inin 82. Âyet-i kerime'sinde ise böyle bir ikrar ve misaka riâyet etmeyenlerin yoldan çıkmış kimseler olacağı bildirilmektedir:

"Bundan sonra artık kim yüz çevirirse onlar fâsıkların tâ kendileridir." (Âl-i imrân: 82)

Allah-u Teâlâ sevdiği seçtiği peygamberine bu emri vermiş, onlardan söz almış, onlar da herbiri ümmetlerine duyurmuşlar.

Siz kim oluyorsunuz ve neci oluyorsunuz da o şerefli Peygamber'e muarız kesiliyorsunuz? Ağızlarınızla bu nuru söndürmeye çalışıyorsunuz. Bu hâlinizle müşrik olarak yaşıyorsunuz da haberiniz yok! Çünkü bütün hâl ve ahvâliniz ilâhî hükümlere karşıdır. İlâhınıza uymuşsunuz, şeytana tapmışsınız. Bu suretle Allah-u Teâlâ kalplerinizi döndürmüş ve mühürlemiş, karanlıkta kalmışsınız. Bir bu Âyet-i kerime'lere bakın, bir de sizin kendi durumunuza bakın da ibret alın. Gerçekten müslüman mı kâfir mi olduğunuzu görün! "Bize kâfir diyor!" demeyin.

•

Allah-u Teâlâ sevgili Peygamber'i Muhammed Aleyhisselâm'a tâzimde bulunulmasını, tebcil olunmasını, saygı ve hürmet gösterilmesini, değer verilmesini ve yüceltilmesini Âyet-i kerime'sinde bizzat emir buyurmaktadır:

"Ey insanlar! Allah'a ve Peygamber'ine inanasınız, ona yardım edesiniz, onu büyük tanıyıp saygı gösteresiniz." (Fetih: 9)

Kim ki bu ilâhî emr-i şerif'i yerine getirirse Allah-u Teâlâ'ya ve Resul'üne itaat edip iman etmiş olur. Fakat bu ilâhî emri yerine getirmeyen bir kimse çok iyi bilsin ki dinden çıkmıştır. Bu böyledir. Aksi halde buna karşı bir Âyet-i kerime de siz getiriverin. Ki bunu getiremeyeceğinizi çok iyi biliyorum, Çünkü Hazret-i Kur'an Muhammed Aleyhisselâm'a indirildi, sizin sapıtıcı ilâhlarınıza değil.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde:

"O Peygamber müminlere öz nefislerinden evlâdır, canlarından da ileridir." (Ahzâb: 6)

Buyururken, onu daha önde tutmanız gerekirken siz İbn-i Teymiyye'yi, İbn-i Abdülvehhab'ı öne sürdünüz, ve İbn-i Abdülvehhâb'ın yandaşlarını, onun izinden gidenleri seçtiniz. Siz hiç şüphe yok ki seçtiklerinizle berabersiniz, amma Allah ve Resul'ü ile beraber olamazsınız.

Siz ahirette onlarla haşrolacaksınız, huzur-u ilâhî'ye onlarla çıkacaksınız. Çünkü siz Allah ve Resul'ünün yolunda değilsiniz. Siz onları seçtiniz ve onların yolundasınız. Deccal'den daha beter olan sapıtıcı imamlara uyduğunuzun farkında mısınız? Cehennem ateşinden sizi kim kurtarabilir? İlâhî emirlere bir bakın, bir de tuttuğunuz yola bakın!

•

Âyet-i kerime'de buyurulduğu üzere hiç şüphe yok ki Allah-u Teâlâ herkesi önderleriyle beraber mahşere çağıracak.

"İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamlarıyla beraber çağıracağız." (İsrâ: 71)

Rehber edindiği, peşine düşüp gittiği lideri nereye götürürlerse onlar da oraya gidecek. Dünyada olduğu gibi ahirette de bir ve beraberdirler. İyiler iyilerle beraber cennette, kötüler kötülerle birlikte cehennemde olacaklardır.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Firavun kıyamet gününde milletine öncülük eder, onları cehenneme götürür. Gittikleri yer ne kötü yerdir!" (Hûd: 98)

Ey Vehhâbîler! Siz de İbn-i Teymiyye'lerin, İbn-i Abdülvehhâb'ların arkasında çıkacaksınız.

Amma Allah-u Teâlâ'ya gönülden bağlanmış, iman etmiş, Kitabullah'a riâyet etmiş, Resulullah Aleyhisselâm'ın Sünnet-i seniyye'sine tâbi olmuş olanlar aslâ kâfirlerle beraber olmazlar.

•

Ey Vehhâbîler! Siz neredesiniz? Amma elinizdeki bol imkânlarla dünyanın her tarafına fesadınızı ifsâdınızı yaymaya çalışıyorsunuz. Fakat sizin önünüze set çekiyorum. Allah-u âlem bilin ki ömrünüz kısadır.

•

Allah-u Teâlâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e, iman edenlerle etmeyenlerin âkıbetlerini beklemelerini söylemesini Âyet-i kerime'sinde beyan buyurmaktadır:

"De ki: Herkes beklemektedir, siz de bekleyin." (Tâhâ: 135)

Hakk'ın huzuruna varıncaya kadar herkes haklıdır. Sonra pirinç ile taş ayıklanacaktır. Herkes âkıbetini bekliyor, siz de bekleyin.

Ey Vehhâbî bozmaları! Sinsi sinsi Vehhâbîlik dinini yaymaya, gizli gizli dünyaya yayılmaya çalıştığınızı biliyorum ve görüyorum. Vehhâbî dinini ayakta tutmak için, Resulullah Aleyhisselâm'ı hükümsüz saymak için İslâm dinini yıkmaya çalışıyorsunuz.

Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Bu, dimdik ayakta duran bir dindir." buyuruyor. (Rûm: 30)

Herhalde sizin gibi fesatçı ve ifsatçılar çok geldi gitti ki, bölücü olarak yalnız siz değilsiniz. Din-i İslâm'ı olduğu gibi ayakta tutmak için, biz bütün bölücülerle savaşıyoruz.

Eğer mümin iseniz bana Âyet-i kerime ile cevap verin. Çünkü elhamdülillâh ben müslümanım, fesada ifsada kapılmış değilim. İlâhî hükümlere, Resulullah Aleyhisselâm'ın Sünnet-i seniyye'sine gönülden boyun bükenlerdenim.

Hem size harp ilân ediyorum, hem de sizinle savaşıyorum, hakikati açık açık söylüyorum.

Zira Allah-u Teâlâ'nın ve Resulullah Aleyhisselâm'ın huzuruna çıktığım zaman: "Bu sapıklarla ne gibi bir mücâdelen oldu?" diye sorulduğunda: "Ey Rabb'ül-âlemîn! Elimden ve dilimden geldiği kadar emir ve hükümlerini, hak ve hakikati tebliğ etmeye çalıştım!" diyebileyim.

Çünkü Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde:

"Ey müminler! Allah yolunda nasıl cihad etmek gerekiyorsa öylece hakkıyla cihad edin." buyuruyor. (Hacc: 78)

Bu Âyet-i kerime'ye bakarak hakkıyla cihad yapmaya çalışıyorum. Sizin de bir hüneriniz varsa Âyet-i kerime ile karşıma çıkın, amma aslâ lâf kabul edilmez. Çünkü biz sizin sapık dininizden değiliz." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini")

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |