Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (67)

 

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (7)

 

Makâm-ı İlâhî:

Hususiyetle Hâtemü'l-velî'yi bildirmek ve tanıtmakla vazifeli kılınan ve bu hususta "Hatmü'l-Evliyâ" adı ile bir kitap dahi yazmış olan Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtem-i velî'nin terakkiyât ve tecelliyâtını, ilmini vâsıtasız olarak Hakk'tan aldığını ve diğer velîlere nispetle ayrı bir ferdî üstünlük taşıdığını beyan etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:

"Öyle velî vardır ki, makamını aşar, ikinci mülkten üçüncü, oradan da dördüncü mülke erişir; bütün bunları aşarak, bu ismin verildiği mülke ulaşır. Hatta bütün bunları da aşıp, Vahdâniyyetü'l-ferdiyyet (teklikte birlik) mülkünde O'na ulaşan, isimlerden hazlarını alan kişi olur. Hazlarını Rabb'inden alan odur.

İşte o, velîlerin Seyyid'i (efendisi)dir, Rabb'inden verilen 'Hâtemü'l-velâye' onundur." ("Hatmü'l-Evliyâ")

En gizli sır budur. Ferdiyyet makâmı, kulluk makâmı burada olur. Hakk'a yakınlık makâmı, Resulullah Aleyhisselâm'a komşuluk makâmı da burada olur. Gizlinin gizlisi bir sırdır bu. Bu yolun en gizli kısmı budur. Mahlûka ait değildir, ancak Allah-u Teâlâ'nın dilemesiyle olur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e tam vâris, işte bu "Ferd-i kâmil"dir.

Allah-u Teâlâ velîleri arasından sevip seçtiği, Huzûr-ı İlâhî'sine çektiği ve "Sıddîkiyyet" makâmına kadar yükselttiği kullarını Âyet-i kerime'sinde şöyle vasfetmiştir:

"Onlar sıdk makamında, kuvvet ve kudret sâhibi Hükümdâr'ın huzurundadırlar." (Kamer: 55)

Kimi sevmişse onu seçmiş, kimi de seçmişse onu kendisine çekmiştir. Huzur-u İlâhî'sine ancak sevdiğini, seçtiğini alır.

Nitekim diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır.

"Sana Rabb'in sen râzı oluncaya kadar verecek…" (Duhâ: 5)

Sana öyle lütuflarda bulunacak, ikram ve ihsânından öyle verecek ki, huzur ve ebediyyet âleminde hoşnut olacaksın.

Bu öyle bir verilmedir ki, lütuf üzerine lütuftur, rızâ ve hoşnut olma makâmıdır. Ona âit övülen bir makamdır.

Bu İlâhî lütuf Hâtemü'l-enbiyâ olan Resulullah Aleyhisselâm'da tecellî ettiği gibi; onun velâyet makâmına vâris olan Hâtemü'l-evliyâ'da da aynen tecellî etmiştir.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Hatmü'l-Evliyâ" kitabının "Hâtemü'l-Evliyâ'nın velâyet reisliği, imamlığı ve peygamberliğe çok yakın olan makâmı" adlı bölümünde şöyle buyurmaktadır:

"Dedi ki: Makâmı nerededir?

Buyurdu ki: Velîlerin menzillerinin üstünde, kendisini O'nun Vahdâniyyet'i husûsunda tek ve benzersiz kılan 'Ferdâniyyet mülkü'ndedir. Onun münâcaatı mülk meclislerinde O'nunla yüz yüzedir, hediyeleri ise önderlik hazînelerindendir.

Dedi ki: Önderlik hazîneleri de nedir?

Buyurdu ki: İşte şu üç hazînedir:

Velîlerin İlâhî minnetleri,

İdâreyi elinde bulunduran bu imamın önderlik hazîneleri,

Ve Enbiyâ Aleyhmüsselâm'a yakınlık hazîneleri.

Bu velînin makâmı İlâhî minnetlerle ilgili hazînelerdendir. Onu yakınlık hazînelerinden temin eder ve dağıtır. O önderlik hususunda ebedîdir. Buradaki mertebesini de Enbiyâ Aleyhimüsselâm'dan temin edip dağıtır. Peygamberlerin makam, mertebe, İlâhî vergi ve armağanlarından onun perdesi kaldırılır." ("Hatmü'l-Evliyâ", 8. Bölüm)

Hazret bu makamın peygamberlikle velîlik arasında yer aldığını beyan buyurmaktadır.

Zîrâ "Hatmü'l-velâye" velâyetin erişebildiği en uç noktadır, bu makâmın üzerinde ancak nübüvvet makâmı vardır.

 

Resulullah Aleyhisselâm
"Hâtemü'l-Evliyâ" Olan Zât'la Niçin Yetinir?

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Nevâdirü'l-Usûl" kitabında Hâtemü'l-enbiyâ olan Resulullah Aleyhisselâm'ın bu zâtla yetindiğine ve kendisinden sonra onun varlığını kâfî gördüğüne işâret ederek şöyle buyurmuştur:

"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu yerde onunla iftihar eder, Allah da bu makamda onun ismini yüceltir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onunla yetinip gözü aydınlık olur." ("Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdîsü'r-Resûl", c. 1, s. 619-620)

Peki Resulullah-sallallahu aleyhi ve sellem-in onunla yetinip karar kılması nasıl olur?

Bu öyle büyük bir sırdır ki, pek çok evliyâullâh bu sırrı gizlemiş, yalnız bu ifşaatlarında Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- ve Şerâfeddîn ed-Dağıstânî -kuddise sırruh-, Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri gibi zevât-ı kirâm ifşâ etmişlerdir.

Şerâfeddîn ed-Dağıstânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Menâkıb-ı Şerefiyye" adlı eserinde bildirdiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz hicret edeceği gece Cebrâil Aleyhisselâm'dan, müşriklerin ve cinlerin kendisine saldırmayı plânladıklarını haber almış, bu yüzden kendisine "üzüntü ve keder ârız olmuş"tu. Hazret-i Cebrâil ona üzüntüsünün sebebini sormuş, o da:

"Efrâd-ı ümmetimden çok kimseler bunların adâvetinden (düşmanlığından) çobansız kalan davar gibi mahv olur ve helâk olur diye düşünüyorum!" buyurmuştu.

Bunun üzerine "emr-i Hakk üzere" Cebrâil Aleyhisselâm "ekâbir ricâlullâh (Allah erlerinin en büyükleri) hazerâtından bir kaç zâtı davet ederek, birer tâife" hâlinde "huzûr-ı Resulullah"a dizmiş, bu "bir kaç zât"ı gören Resulullah Aleyhisselâm'a "itminân-ı kalb hâsıl" olmuştu.

Şeyh Şerâfeddîn ed-Dağıstânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bu sözü, doğduğunu müjdelediği zâtın, bizzat Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bin sene önce âhir zamanda geleceğini bildirdiği, hattâ hakkında "Resulullâh onunla sevinir ve gözü aydınlık olur" dediği "Hâtemü'l-evliyâ"olan zât olduğunu ortaya çıkarıyordu.

Hazret eserinde ondan söz ederken; Cenâb-ı Hakk'ın ona "henüz kendisini halketmezden evvel, 'velâyet-i ulyâ' (en yüksek velâyet ) makâmını tevcîh ve ihsân" buyurduğunu söylemişti.

Hazret, işte bu "Ulu zât"ın Resulullah Aleyhisselâm'a tek başına birer "tâife" olarak takdim edilen zâtlar arasında yer aldığına eserinde işâret ederek, onun "Âlem-i Lâhût, Âlem-i Ceberût, Melei'l-alâ , Sidre-i Müntehâ isimli dört âlem ve makâmât-ı mübârekede" Allah'a "sır ve rûh ile ibâdete devam eden zât" olduğunu söylüyor; hattâ hakkında: "dâr-ı dünyâya teşriften itibâren o makâmât-ı mübârekeyi ruh ve cesedle otuz üç kerre ziyâret buyurmuştur. Bu zât dahî, Cibrîl tarafından Efendimiz'e gösterilen zevâtın içindedir!" diyerek, onun kim olduğunu halka açık bir dille müjdeliyordu.

Onun en çok göze çarpan alâmetlerinden birisi de; "halk ve insanların ona karşı olan inkârına sabretmek"ti. Demek ki ondan halkın anlayamayacağı birtakım fiiller zuhûr edecek ve bu durum bâzı kendini bilmezlerin kendisine karşı düşmanlıkta ve inkârda bulunmalarına sebebiyet verecekti. ("Menâkıb-ı Şerefiyye", s. 48, 112, 168-170)

"De ki: Hamd olsun Allah'a, selâm olsun O'nun beğenip seçtiği kullarına!" (Neml: 59)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |