ABD, İran İçin Düğmeye Bastı:

“Ortalık Daha Çok Kana Bulanacak!”

Dünyanın başına “Jandarma” kesilen ABD, bölgemizi karıştırmaya ve kan gölüne çevirmeye devam ediyor. Önce Irak’ı devrik diktatör Saddam ile ele geçirdi. Son model silahlarla her gün onlarca kişinin ölmesine, yaralanmasına, evsiz-ocaksız kalmasına yol açıyor. Bugüne kadar bir milyon masum insan öldürüldü.

İşgal öncesinde Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu, El Kaide bağlantılarının bulunduğu, insan haklarının ihlal edildiği, demokrasinin bulunmadığı gerekçesiyle Irak akıl almaz yöntemlerle işgal edildi ve şimdi artık bir daha huzura kavuşamayacak şekilde fitne tohumlarıyla geleceği de karanlığa gömüldü. İran için aynı oyunlar sahneye konuluyor.

İran’dan Irak’a silah sokulduğu, İranlı hükümet yetkililerinin bu işe karıştıkları, Irak’taki ABD karşıtı grupların finanse edildikleri, Irak’ta patlayan bombaların İranlılar tarafından üretildikleri ve Iraklılara verildiği, bunların patlamasıyla da Amerikan askerlerinin öldükleri gibi iddialarda bulunuluyor. ABD, İran ile savaşmak için böyle bahaneleri de ileri sürmektedir.

Geçmiş döneme biraz bakalım:

İran’da Humeyni yönetimine kadar sıkı bir Amerikan sadığı olan Şah bulunuyordu. Şah, Amerika’nın en sadık bendelerindendi. Ülkesinden kaçmak zorunda olduğunda ABD bile onu kabul etmemiş, sığınacak ülke aramış, hiçbir batılı ülke Şah’a elini uzatmamıştı. Olayları hatırlamaya çalışalım.

Tahran’da 17 yıl İsrail Büyükelçiliği yapan Mair Azri yayınladığı anılarında işin özetini çıkarmış ve şu bilgileri vermektedir:

“1958’de ilk kez İsrail atom bilim adamları gizlice Tahran’a giderek Şah’la bir araya geldiler. Konu İran’ın nükleer reaktör edinme çabası. Daha sonra dönemin Savunma Bakanı Şimon Perez, Şah ile Tahran’da görüşerek İsrail’in bu konuda İran’a yardımcı olacağını söyler. 1977 yılında da İsrail, Şah ile imzaladığı anlaşma ile İran’ın füze üretimine katkıda bulunacağı taahhüdünde bulundu ve hemen işe koyuldu...”

Şah döneminde İran’a, İsrail her türlü desteği sağlarken ABD boş durmamıştır. İlk olarak 1957 yılında İran’la nükleer enerjinin sivil amaçlı kullanımını sağlayacak bir işbirliği anlaşması imzalamıştır. 1967 yılında ise ABD, İran’a ilk nükleer reaktörü teslim etmiştir. İş birliği devam etmiş sırf bununla da kalmamıştır. Şah, İran’ın nükleer programını açıklamış ve “İran Atom Enerjisi Kurumu”nu kurdurmuştur. Ardından ABD’nin “Atom Enerjisi Kurumu” başkanı Tahran’ı ziyaret etmiştir. Ardından Dışişleri Bakanı H. Kissinger, İran’a giderek 15 milyar dolarlık nükleer reaktör kurma projesini 1975 yılında imzalamışlardır. İran’ı silahlandırmak işlemi bütün hızıyla sürmüş, 1977 yılında dönemin Başkanı Carter, İran’ı ziyaret etmiş ve ilk önemli anlaşmayı imzalamıştır. ABD, İran’ın nükleer ülke olması için elinden ne geliyorsa onu yapmıştır. Hiçbir masraftan kaçınmamıştır. İran aynı zamanda palazlanan Irak faktörünün önünde iyi bir siperdir. Sovyetler Birliği’nin dünyaya komunizmi ihraç etmesine önemli bir engelin de İran olması düşünülmüştür.

Şimdi İsrail ve ABD, İran’ın bu silahlara sahip olmasından endişe duymaktaymışlar. İran, önü açılmış bir vaziyette durmamış ve nükleer çalışmalarına Avrupa ülkelerini, özellikle de Fransa’yı da alarak hız vermiştir. İran, ilim adamlarını Avrupa’nın bu alanda çalışma yapan bütün ülkelerine göndererek yetişmelerini sağlamıştır. 1976 yılında 6 adet nükleer güç reaktörü için Almanya ile anlaşmıştır. Şah Pehlevi Fransa, İtalya, Belçika ve İspanya’nın ortak olduğu özel bir “Uranyum Zenginleştirme” şirketinin % 10’luk hissesini satın almıştır. İran, Batılı dostların yardım ve desteği ile işine devam etmiştir. Nükleer silaha sahip olduğu gerçeği yansıtmamaktadır. Bu uğurda çalışmalarına devam etmektedir. Cumhurbaşkanı Ahmedinecad; “Nükleer programdan taviz vermeden çalışacaklarını” ısrarla vurgulamaktadır. Dün İran’ın nükleer çalışmalarına en etkili yardımcılarından birisi olan Fransa’nın bugünkü başkanı Chirac şöyle demektedir:

“Tehlikeli olan; bir nükleer bombaya sahip olmak değil, Ortadoğu’daki silahlanma yarışı ve nükleer silahlanmanın giderek yayılmasıdır. İran için nükleer bombaya sahip olmanın hiçbir anlamı yok. İran liderleri İsrail’in haritadan silinmesi çağrısında bulunuyor. Tahran eğer bunu İsrail üzerinde kullanırsa, atılan bomba atmosfere 200 metre gitmeden İran ortadan kalkar...” Batı ve batılılar budur işte.

“Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu”, ABD istihbarat birimlerinin kendilerine sundukları İran’ın nükleer silah geliştirdiğine dair bilgilerin asılsız olduğunu açıklaması manidardır. Kurum, denetçilerini İran’daki tesislere göndermiş, ancak hiçbirisinde nükleer silah geliştirildiğine dair bulguya rastlamadıklarını ifade etmiştir. ABD istihbarat birimleri, Irak’ın işgalinden önce de bu ülkede “Kitle imha silahları bulunduğu”nu iddia etmişler, işgalin ardından bir tek bile kitle imha silahı bulamamışlardı. Demek ki ABD ve yetkilileri yalancılığı meslek edinmiş kimselerdir. Bunlara güvenmemek gerekiyor.

ABD, atom bombasını dünyanın gözü önünde Japonya’nın üzerine çöktürmedi mi? Bu silahlar barışcıl amaçlımıydı? Şimdi Ortadoğu’da aynı amaçlar için mi bulunuyor? Niçin İsrail, Fransa, Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkelere karşı bir yaptırım seçeneğini kullanmıyor? Kaldı ki Amerika’nın gelecekteki başkanları da büyük ihtimalle İsrail patentli olacaklar ve özellikle Ortadoğu’nun kaynamasının kendi çıkarlarına daha uygun olacağını düşüneceklerdir. Amerika, İsrail ve İngiltere bir üçlü olarak aynı paralel ve kulvarlarda koşuşan bir çete hüviyetiyle saldırılarını ve ihanetlerini bölgemiz üzerinden eksik etmeyeceklerdir.

Petrol, cazibesini devam ettirmektedir. Yakın gelecekte güneş enerjisi başta olmak üzere, rüzgâr enerjisi, hidrojenden yapılan enerji, bordan elde edilecek enerjiler insanlığın istifadesine sunulabilecektir. Karadeniz’in altında, İskenderun Körfezi ile Kıbrıs adası arasında yeni enerji koridorlarının olduğunun ispatlanması Türkiye’yi gelecekte kilit ülke konumunda tutacaktır. Dünya siyasetinin anahtarı elimizde olmasına rağmen bunu kullanacak bir kadronun olmaması üzüntü vericidir.

ABD, bu arada Irak’ta şekillenmeye başlayan bölgecikleri oluşturdu. Kürdistan’ın bağımsızlığının ilanına çok az bir zaman kala, İran’ın vurulması gerekmektedir. Bunun hazırlıkları yapılıyor. Artık petrolü daha iyi hortumlamak için Irak’ta iç savaşın başlaması ve kabilelerin birbirlerini boğazlaması planı tutmuştur. Sünni-Şii, Şii-Arap, Arap-Kürt, Kürt-Türk çatışmalarının nefret tohumları akıl almaz şekilde atılmıştır. ABD bütün bölge ülkeleri ve halklarını kırdırmayı amaçlamaktadır. Yemen’den Somali’ye, Habeşistan’dan Pakistan’a kadar Türkiye’yi de içine alan bir çatışma bölgesi oluşturan Amerika ve yandaşları, devreden çıkarılmadan dünyanın huzur bulması mümkün görünmemektedir.

Bu arada “Dost, müttefik!” densin dursun, ABD’nin bizim için, hiç de iyi olmayacak tehlikeli işler çevirdiğini biliyoruz. Irak’ın iç işidir deyip PKK terörünü özellikle devrede tutmaktadır. Koordinatör atamakta, (ne yapılacaksa!) PKK masaya oturtulmak ve muhatap alınmak istenilmektedir. Kürdistan kuruluncaya kadar PKK elde tutulacak ve sonunda PKK, Peşmergeleşerek bölge için daha tehlikeli olacaktır.

Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın şu tesbitine kulak vermeliyiz:

“Washington, bağımsızlığını ilan edecek olan bir kürt devletini tanıyacak ve destek verecek. Hatta İsrail gibi himayesine alacak. Irak’taki ABD üsleri kuzeye intikal ettirilecek ve askerlerin bir kısmı da kurulacak kürt devletinin sınırları içine çekilecektir. Bağımsız kürt devleti, ABD’nin Ortadoğu politikasının dayanak noktası olacaktır. ABD’nin Türkiye için biçtiği rol de şudur: Türkiye, yeni kürt devletini tanıyacak, topraklarını ilhak etmesini kabullenecek ve yeni devlet ile Türkiye ortaklık içine girecektir. Hatta ona sahip çıkacaktır. Kısacası, Türkiye kürt devletinin sınırlarının garantisi olacaktır. ABD, bu politikayı Türkiye’ye dayatmak için PKK’yı ayakta tutuyor. Türkiye bu düzeni kabul edene kadar PKK kozunu elinden çıkarmak istemiyor...”

İran, Türkiye, Suriye her şeyi bir yana bırakarak bir olmalı, yeni bir pakt oluşturmalıdır. Tarihi, coğrafi, iktisadi şartlar bunu gerektirmektedir. Türkiye olası bir İran saldırılarına karşılık ABD’ye asla İncirlik ve diğer üsleri kullanma izni vermemelidir. İran’a yapılacak saldırılardan sonra orada bulunan soydaşlarımız asla bağımsızlıklarına kavuşamayacaklar ve daha ağır bedeller ödeyeceklerdir. Bugün Irak’ta en fazla acı ve katliamı Türkler’in ve Sünniler’in yaşadığı göz önüne alınırsa İran, Türkleri’nin Amerikan yanlısı bir harekete girişmemeleri gerekmektedir. İran’ın zayıflaması Barzani-Talabani çetelerinin kuracakları devletin kurulmasına yardım edecektir. İsrail, ABD, AB istiyor diye Lübnan’a asker gönderen Türkiyeli zihniyet Kerkük yakılıp, yıkılırken, yağmalanırken, PKK kuzey Irak’ta devletleşirken “Kürtleri korumaktan” bahsetmektedirler. Şu yapılmalı; ABD, İran’a vururken bizde Kuzey Irak’a bir daha çıkmamak üzere girmeliyiz. Çünkü oranın tapuları bizim elimizdedir. İş bu kadar basittir.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt:

“Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir. Türkiye’nin çevresinde oluşan bu belirsizlikler ve risklere ilave olarak, silahlı bölücü terörün dışında, silahsız terör diyebileceğim iç ve dış oluşum ve girişimlerle Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına hiç bu kadar saldırılmamıştır...” diyerek tehlikelerin iç ve dış açılımlarına ışık tutmaktadır.

Almanya’nın eski Başbakanı Helmut Kohl bile bir televizyon konuşmasında:

“... Amerika’nın, Türkiye’yi böleceğini, Kürdistan ve Ermenistan hayalini gerçekleştireceğini, Ortadoğu’da sınırları değiştireceğini...” söylüyor. Durumun vehameti ortadadır.

Girmek istediğimiz AB’nin üyesi olan komşumuz Yunanistan kendi toprakları üzerinde, hava sahasını da kullandırarak S-300 füzeleri de denenerek İsrail’in İran’a karşı kullanacağı silahların provalarını yaptırmaktadır. Rum Gazeteleri’nin haberine göre: “İsrail düpedüz İran’a saldırı provaları yapıyor. İsrail savaş uçaklarının geçen ay, doğu Akdeniz’de 2 bin km. mesafe kat ederek İran’ın nükleer tesislerine saldırı provası yaptığı ortaya çıktı. 5 Şubatta ki gizli operasyon, İsrail’in Kıbrıs Rum Kesimi’nden aldığı izinle ortaya çıktı. Tatbikat bölgesi İsrail’e gidiş-dönüş 2 bin Km. İran, İsrail’e aynı mesafede. İsrail uçakları, İran’da vurulacak hedeflerin çokluğunu da dikkate alarak, Akdeniz’de geniş bir alan üzerinde sanal bir İran haritası da çizdi ve bu sınırlar için tatbikat yaptı...” diye yazmışlardır.

Mustafa Necati Özfatura Bey köşesinde Çörçil’in vasiyetine temas etmiş:

“Türkiye için bir güç tespit edilmelidir. Zayıflayınca yardım ederek o güce çıkarılmalı ama tayin edilen gücü aşarsa savaş dahil her çareye başvurarak güçlenmesini önlemelidir. İngiltere ve Fransa Ortadoğu’da Osmanlı’nın boşluğunu dolduramadı ve hiçbir güç bu boşluğu asla dolduramayacak. Türkiye’nin bu boşluğu doldurması Batı’nın felaketi olur...” (23. 02. 2007 - Türkiye)

İngilizlerin meşhur siyaset ve devlet adamı müthiş bir değerlendirmede bulunmuştur.

Yukarıda yazdığımız üzere İsrail tatbikatlarında 26 savaş uçağından oluşan saldırı filosunda 5 tanker uçak (bu uçaklar özel tasarımlı Boeing 707) 5 elektronik savaş uçağı, 4 adet F-15 (Amerikan Hava Kuvvetleri dışında yalnız İsrail’in sahip olduğu ve nükleer silah da taşıyabilen tek uçak tipi) ve F-16’lar bulunmaktadır. İsrail gizli servisinin İran’ın hangi mesafede vurulabileceği alanla ilgili hazırladığı raporlardan sonra böyle bir tatbikat gerçekleştirilmiştir. Konumuzla ilgili şimdilik son satırlar olması bakımından Hasan Ünal’ın şu analizini almak istiyoruz:

“Amerika ve İsrail açısından İran’ın vurulması bir mecburiyet haline geldi. Çünkü İran, nükleer silah yapmasa dahi Amerika’nın Ortadoğu’da bize de zarar veren projelerinin önündeki temel engellerden birisi. Amerika ve İsrail’in Ortadoğu Projeleri’nin devamı açısından İran gibi Washington’a dikleşen rejimlerin varolması bile sorun.

Üstelik bu ülke, İran gibi petrol zenginiyse; geçen yıl petrolden 80 milyar dolardan fazla gelir elde etmiş; ayrıca bu gelirlerin hepsi devletin kasasına gidiyor ve devlet de bunları öncelikleri için kolaylıkla kullanabiliyorsa; IMF’ye veya bir başka dış güce borcu yoksa; iç borç gibi bir kavramdan haberdar değilse; 150 ila 200 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilen net rezervlere sahipse ve böyle bir ülke Amerika’ya ideolojik olarak hasımsa, fazla bir şey söylemeye gerek yok.

Devletlerarası ilişkilerde nükleer silah sahibi olmak bir ayrıcalıktır. Nükleer bir gücün itilip kakılması söz konusu bile olamaz. İran gibi 70 milyon nüfuslu, güçlü bir konvansiyonel ordusu olan ülke, nükleer silahlara da sahip olursa, Ortadoğu’da şu anda Amerika ile çok sıkı işbirliği yapan Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri, zamanla ABD’den uzaklaşarak İran’la yakınlaşmak zorunda kalabilirler. Suriye gibi ülkelerin sesleri daha güçlü çıkar. Ortadoğu’nun güç haritası İran lehine dönmeye başlar. O halde İran’ın nükleer silah sahibi olmaması lazımdır...”

“Amerika’nın mı, İran’ın mı bize daha yakın olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Nükleer silahları olan süper güç Amerika, Türkiye’yi hem içerden, hem de dışardan tehdit eden herkese destek veriyor. Bir yandan Barzani-Talabani ikilisine kürdistan kurmaları konusunda kol kanat geriyor; öte yandan PKK’yla ense tokat; Kıbrıs konusunda Rum-Yunan yanlısı. Ermeni soykırımı iddialarının kabulünden yana. Amerika’yla hâlâ dost ve müttefik diyebilmemiz zor. Başbakan Erdoğan bile “Güya!” demek zorunda kaldı.

İran’la son yıllarda konjonktürel bir çıkar ortaklığı geliştirdiğimize hiç şüphe yok. Kürdistan kurulması işinden, bu devletin Amerika ve İsrail kuklası olacağından korktuğu için İran’da rahatsız. Ama Irak’ın toprak bütünlüğü konusunda bizim kadar kararlı değil. Gerçi biz de Irak’ın toprak bütünlüğü meselesini Kürdistan projesine karşı çıkmanın bir gerekçesi olarak kullanıyoruz. İran PKK’ya karşı ve hatta aktif mücadele ediyor.

Neticede bu AKP polit bürosu o kadar sene elini öptükleri Erbakan’ı bile zor gününde sırtından bıçaklamadılar mı? Önde gelen danışmanları Amerika’ya; “Bizi kullanın, üstümüze sifonu çekmeyin!” demedi mi? O halde İran, sadece hükümete güvenmek yerine Türk halkını yanına alacak jestler yapmalı ve kalıcı sonuçlar verecek adımlar atmalıdır. Denktaş’ı, İran’a davet edip, KKTC’yi tanımaya hazır olduklarını söylemeleri bu kalıcı sonuçlardan birisi olur. Türkiye ile İran arasında petrol ve doğalgaz ilişkilerini artırmak da bir başkası...” (22. 02. 2007 - Tercüman)

Türkiye yeterli birikime sahip yüksek zekâlar, milli tavırlar, yüksek idealler ve tam bağımsız kafalar tarafından korkmadan, çekinmeden, kimseden emir almadan yönetilse, her şey daha güzel olacak değil mi? O günler olamaz mı? Yeniden tarihler yazamaz mıyız? İnsanlığa yeni bir bahar yaşatamaz mıyız?


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |