EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMܒL-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (87)

 

Yazıcı-zâde Ahmed Bîcân -kuddise sırruh-

HAYATI ve ESERLERİ

Yazıcı-zâde Ahmed Bîcân -kuddise sırruh- Hazretleri, on beşinci yüzyılda yaşamış olan te’lif sahibi Osmanlı tasavvuf büyüklerinin önde gelenlerindendir. Doğum tarihi bilinmeyen Hazret’in, eserlerindeki açık ifâdelerinden Gelibolu’da dünyaya geldiği ve hayatının önemli bir kısmını burada geçirdiği anlaşılmaktadır. 1466 (H. 870) yılında veya bu tarihten biraz sonra Gelibolu’da vefât etmiş olmalıdır.

Tasavvuf ehlinin nazarında büyük bir değer taşıyan “Muhammediyye” kitabının yazarı Yazıcı-zâde Mehmed’in küçük kardeşi olan Ahmed Bîcân Efendi, Bolu ve Ankara’da devlet hizmetlerinde ve kâtiplik görevinde bulunan babası Yazıcı Sâlih Efendi’ye nispetle, kardeşi gibi “Yazıcı-zâde” vasfıyla anılmıştır. Dedesi ise eşrâftan “Süleyman Efendi” isminde bir şahıstır.

Devrin aklî ve naklî ilimlerinde üstad hâline gelen Ahmed Bîcan, Sultan İkinci Murâd’ın dâveti üzerine Edirne’ye gelen Hacı Bayrâm-ı Velî -kuddise sırruh- Hazretleri’nden çok etkilenmiş ve tasavvufî terbiye görmek için kardeşiyle birlikte “Bayrâmiye” tarîkatına intisâp etmiştir. Bayrâmiyye tarîkatının esasları gereği büyük riyâzetlerden geçmiş olan Hazret’e, bu riyâzetler nedeniyle bedeni güçsüz ve zayıf bir hâlde kaldığı için; “Bîcân”, yâni “Cansız” lâkabı verilmiştir.

Rum beldelerinin küfür zulmetinden arınmasında ve bu bölgelerde İslâm’ın yayılmasında büyük fedâkârlıklar gösteren Yazıcı-zâde Ahmed Bîcân’ın, küffâra karşı mücâdele eden derviş gâzîlerden olduğu, “Envârü’l-Âşıkîn”deki; “El-hamdü li’llâh ki Gelibolu’da nice kez kâfir ile ceng idüp, gazalar idüp dururuz; gâh kâfir bize geldi, gâh biz kâfire varup dururuz.” ifâdelerinden açıkça anlaşılmaktadır. (Süleymâniye Ktp, Hasîb Efendi, nr.: 211, vr. 285 a) Müellif kardeşiyle birlikte, tasavvuf yolunda bir taraftan “nefsine cez┠verirken, diğer taraftan “kâfire gaz┠etmeyi de ihmâl etmiyordu. (“Muhammediyye”, c. 4, s. 820)

Fâtih Sultan Mehmed’in pâdişahlığı döneminde ebedî âleme göçen Yazıcı-zâde Ahmed Bîcân Efendi; tasavvuf, ahlâk, peygamberler târihi, coğrafya ve kozmoğrafya gibi sahalarda son derece mühim eserler te’lif ve tercüme etmiştir.

Kardeşi Yazıcı-zâde Mehmed’in “Megâribü’z-Zamân” adlı eserini “Envârü’l-Âşıkîn” adıyla Türkçe’ye çeviren Ahmed Bîcân Efendi’nin bu tercümesi, asırlar boyunca Türkler’in tasavvuf alanında en çok okuduğu eserlerden biri olmuştur. Eser İstanbul’da, Kazan’da, Mısır’da ve pek çok yerde defâlarca kere basıldığı gibi; içinde yer alan “Bal Tefsiri” adlı kısım ayrı bir risâle olarak değerlendirilmiş ve eserden ayrı olarak birkaç defâ basılmıştır.

Kazvînî’nin “Âcâ’ibü’l-Mahlûkât” adlı eserini Türkçe’ye tercüme eden Hazret, eserin Türkler arasında tanınmasında ve yayılmasında en önemli rolü oynamıştır.

“Dürr-i Meknûn” ve “Ravzatü’l-Ervâh” adlı iki eserinde peygamberlerden ve âhiret ahvâliyle ilgili meselelerden söz etmiş; “Bostanü’l-Hakâyık” ve “Cevâhir-nâme” gibi kitaplarında da astronomi ve tıpla ilgili açıklayıcı bilgiler vermiştir.

İçinde Hâtemü’l-velâye ile ilgili mühim sırlar bulunan “Kitâbu’l-Münteh⠑ale’l-Fusûs” adlı eserini ise, “Fusûsu’l-Hikem”deki gizli esrârı çözmek maksadıyla kaleme almış; eserin “Sebeb-i Te’lîf” kısmında: “Âdem cihânda hayr ile anıla; zîrâ ki bir gün gele benden ve senden bir nişân kalmaya, illâ bu sözler bâkî kala.” diyerek, bu kitabı gelip-geçici bir gâye uğrunda değil, yalnız Allah için yazdığını ve kendisinden sonra gelecek insanlara yâdigâr bıraktığını vurgulamıştır.

 

“HÂTEMܒL-VELÂYE” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI

İlk devir Osmanlı mutasavvıflarının en meşhurlarından olan Yazıcı-zâde Ahmed Bîcân Efendi, “Fusûsu’l-Hikem”de açıklanan sırları, “Kitâbu’l-Münteh⠑ale’l-Fusûs” adlı eserinde kısa fakat özlü cümlelerle anlaşılır hâle getirmeye çalışmış ve eserdeki müphem meseleler hakkında kesin bir sonuca varmayı amaçlamıştır.

Hemen hemen hiçbir konuda tafsilâta girilmeyen eserde, “Hâtemü’l-velâye” meselesiyle ilgili yalnızca bir beyan yer almaktadır.

 

Hâtemü’l-Evliyâ Mişkâtı
Hâtemü’l-Enbiyâ’nın Bâtını, Mânevî Kemâlâtın Kaynağıdır:

Yazıcı-zâde Ahmed Bîcân Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri “Kitâbu’l-Münteh⠑ale’l-Fusûs” adlı eserinin ikinci bâbında Hâtemü’l-evliyâ mişkâtının Hâtemü’l-enbiyâ Aleyhisselâm’a has kılınan velâyetten başka bir şey olmadığını beyan etmiş; Allah-u Teâlâ’nın peygamberlere, velîlere ve umum Tevhîd ehline “Muhammedî Nûr”u bu kandilden dağıtmayı murâd ettiğine işâret ederek, onun bâtını olan bu mertebenin bütün feyz ve kemâlâtın kaynağı olduğunu haber vermiştir:

“Enbiyâdan ve evliyâdan (peygamberlerden ve velîlerden) hiç kimse bu yolda nesne görmez, illâ meger ki Hâtemü’l-evliyâ’nın mişkâtından görürler!..

Nazar-ı sahîh (doğru olan görüş) budur ki;

Edılle-i kâhire (kahredici deliller) vârid oldu ve hüccet-i bâhire (apaçık kanıtlar) sâbit oldu ki, Peygamberimiz’in -sallallahu aleyhi ve sellem- velâyeti iki kısım üzeredir:

Biri budur ki, velâyeti kendi ile Hakk arasındadır. İş, bu yola kimse kadem (ayak) basmamışdır.

İkinci kısım odur ki; kendi ile halk arasında ola. Onun için ki, cemî’i mahlûkât (bütün yaratılmışlar) mezâhir-i Hâlik’dır (Yaratıcı’nın görüntüsüdür) mertebeleri itibâriyle. Pes (şu hâle göre) eyle olsa, cemî’-i enbiyâ ve evliyâ (bütün peygamberler ve velîler) Muhammed Mustafa’ya -Aleyhisselâm- teveccüh eylerler. Zîrâ ki cemî’ (bütün) ‘âlemlere kemâlâtı kısım (taksim) eyleyen odur ve Allâh-u Teâlâ Mu’tî (ihsân edici)dir.

Pes (şu hâle göre) ‘Eyle olsa resûller, enbiyâ ve evliyâ (peygamberler ve velîler) onun velâyet mişkâtından alır.’ derler.” (“Kitâbu’l-Münteh⠑ale’l-Fusûs”, Süleymâniye Kütüphânesi, Kılıç Ali Paşa, nr.: 630, vr. 27a)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |