CİN SÛRE-İ ŞERİF’İNİN TEFSİRİ-1

Hayranlık Veren Çok Hoş Kur’an

 

Sûre-i Şerif’in Takdimi:

Mekke-i mükerreme döneminde A’râf sûre-i şerif’inden sonra nâzil olmuştur. Yirmi sekiz Âyet-i kerime, iki yüz seksen beş kelime ve sekiz yüz yetmiş harften teşekkül etmiştir.

Adını cinlerden bir topluluğun Resulullah Aleyhisselâm’dan Kur’an-ı kerim dinlediğini bildiren birinci Âyet-i kerime’sinden alır. Birinci Âyet-i kerime’nin ilk kelimelerinden dolayı “Kul Ûhiye İleyye” Sûre-i şerif’i de denilir.

Bu Sûre-i şerif “De ki” mânâsına gelen “Kul” emriyle başlayan beş Sûre-i şerif’in en uzunudur.

 

Nüzul Sebebi:

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in risâletinden önce; cinler gökyüzüne çıkarak meleklerden işitip duydukları haberleri kâhinlere vesvese yoluyla ilka etmekte, bu suretle de insanlar arasında fitne ve fesat çıkarmakta idiler. Nûr-i Muhammedî tulû edip, hidayet yolları açılmaya başlayınca cinler gökyüzünden tardolunup kovuldular. Gökyüzünden haber almaları engellendi. Üzerlerine alevli kıvılcımlar atıldı.

Geri döndüklerinde bu durumu aralarında görüştüler. Sebebini her tarafta araştırmak üzere doğuda batıda dolaşmaya başladılar. Bunlardan Tihâme ve Hicaz taraflarına gelen bir grup cin, Nahle denilen mevkide Ashâb’ı ile birlikte sabah namazı kılmakta olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına geldiler. Kur’an sesini duyunca: “Vallahi işte bizim semâdan tardolunmamızın sebebi budur!” dediler. Kemâl-i edeble, huşu içinde dinlediler ve iman ettiler. Kendilerini hayran bırakan Kur’an’a inandıklarını, artık Rabb’lerine hiçbir şeyi ortak koşmayacaklarını açıkladılar. Gördüklerini, duyduklarını kavimlerine haber verdiler. Onlardan iman edenler olduğu gibi, iman etmeyenler de oldu.

 

Muhtevâsı:

Bu mübârek Sûre-i celîle’nin ilk Âyet-i kerime’sinden on beşinci Âyet-i kerime’sine kadar; cinlerden bir topluluğun Kur’an-ı kerim âyetlerini dinledikten sonra büyük bir etki altında kaldıklarından, kendi kavimlerine döndüklerinde bu ilâhî kitap hakkında ortaya koydukları selis görüşlerinden söz edilmektedir.

On sekizinci Âyet-i kerime’ye kadar; gerek insanların gerekse cinlerin Allah yolunda bulundukları, ilâhî hükümlere uydukları takdirde bol bol nimetlere erecekleri, yüz çevirdiklerinde ise şiddetli azaplara uğrayacakları anlatılmaktadır.

Yirmi altıncı Âyet-i kerime’ye kadar; Resulullah Aleyhisselâm’a karşı çıkan Mekke müşrikleri kınanmakta, şirk ve küfürlerinin dünyadaki ve ahiretteki korkunç sonucu haber verilmektedir.

Mütebâki Âyet-i kerime’lerde gaybı ancak Allah-u Teâlâ’nın bildiğine ve onu dilediği kullarına bildireceğine dâir ilâhî hüküm beşeriyete duyurulmaktadır.

 

Cinler:

Mevcûdatta cin adı verilen lâtif yaratıklar da vardır. İnsanlarla birlikte yeryüzünde hayatlarını sürdürürler. Yaratılışları insanların yaratılışlarından daha öncedir. İnsanlar topraktan yaratıldığı gibi, onlar da ateşten yaratılmışlardır.

Kur’an-ı kerim’in yirmi sekiz yerinde cinlerden söz edilmekte ve kısa bilgi verilmektedir. Rahman sûre-i şerif’inin 15. Âyet-i kerime’sinde cinlerin yalın ateşten yaratıldığı; Kehf sûre-i şerif’inin 50. Âyet-i kerime’sinde ise şeytanın cinlerden olduğu beyan edilmektedir.

Onların insan toplulukları, kabileleri ve cinsleri gibi muayyen toplulukları vardır. Evlenirler-çoğalırlar, yer-içerler, genci-ihtiyarı vardır. Ancak nerede yaşadıkları bilinmemektedir. Dünyanın dışındaki yıldızlarda yaşama kabiliyetleri de vardır. Onlar insanları görürler, söylediklerini işitebilirler, dillerini anlayabilirler. İnsanlar ise onları göremezler.

Cinler namazda insana iktidâ ederler.

Cinlerin gıdası kemiktir, tezek de hayvanlarının yemidir.

Uzunluk-kısalık ve bir mekânda bulunmak gibi sıfatlara haizdirler. Kendilerine mahsus ilimleri vardır. Muhtelif şekillere girme hassaları mevcuttur. Çok defa yılan suretinde görüldükleri rivayet olunmaktadır.

Hem hidayet yoluna hem de dalâlet yoluna girmeye müsait kabiliyette yaratılmışlardır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e müteaddit defalar cin sefaret heyeti gelmiştir. Mekke’de, Medine haricinde, Bâki’de, Hacun’da gelenler bunların arasındadır. Bunlardan dördünde Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh- bizzat bulunmuştur.

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ-nın beyanına göre, ilk defakine Resulullah Aleyhisselâm vâkıf değildi. Onları görmedi, Kur’an-ı kerim dinledikleri kendisine vahiy ile bildirildi. Cin sûre-i şerif’i nâzil olduktan sonra, Resulullah Aleyhisselâm emr-i ilâhî ile çıkıp cinlerle mülâki olmuştur.

Cinlerin mümin olanları müminlerle beraber cennette, kâfir olanları kâfirlerle beraber cehennemde olacaklardır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz insanlara peygamber olarak gönderildiği gibi, cinlere de aynı görevle gönderilmiştir. Bundan dolayı ona “Resûlü’s-sekaleyn” denilmiştir. İnsanlar Kur’an-ı kerim’in hükmü ile mükellef oldukları gibi, cinler de onun ahkâmı ile mükelleftirler. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in insanlardan olduğu gibi cinlerden dahi ashâbı vardı.

 

Hayranlık Veren Çok Hoş Kur’an:

Cinlerden bir topluluk Resulullah Aleyhisselâm’ın okuduğu Kur’an-ı kerim âyetlerini dinlemişler ve gerçeği kabul ederek müslüman olmaktan kendilerini alamamışlardır.

“Resul’üm! De ki: ‘Bana cinlerden bir topluluğun Kur’an dinlediği vahyolundu.’” (Cin: 1)

Ona bu haberlerin bildirilmesinin faydası; onun insanların ve cinlerin peygamberi olduğunu belirtmektir. Allah-u Teâlâ görünen âlemden insanlara, görünmeyen âlemden de cinlere birtakım vazifeler yüklemiştir.

“Onlar şöyle demişlerdir:

‘Gerçekten biz hayranlık veren çok hoş Kur’an dinledik!’” (Cin: 1)

Bu sözü memleketlerine döndükleri zaman kavimlerine karşı söylemişlerdi.

Bu Kur’an-ı kerim dinleme hadisesi Ahkâf sûre-i şerif’inin 29. ve 30. Âyet-i kerime’lerinde de bahis mevzuu edilmektedir.

Kur’an-ı kerim’in en büyük gayesi beşeriyeti doğru yola götürmektir.

“O, hakka ve doğru yola götürüyor.” (Cin: 2)

Bizi dünya saâdetine ve ahiret selâmetine çağırıyor.

“Bundan dolayı biz de ona iman ettik.” (Cin: 2)

İlâhî bir kitap, Rabbânî bir hitap olduğunu tasdik ettik.

“Rabb’imize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.” (Cin: 2)

Bugünden sonra artık içinde bulunduğumuz şirk batağına aslâ dönmeyeceğiz.

“Doğrusu Rabb’imizin şânı çok yücedir.” (Cin: 3)

Her türlü eksikliklerden uzaktır. Azamet ve ululukta eşi ve benzeri yoktur.

“O ne eş, ne de bir çocuk edinmemiştir.” (Cin: 3)

Çocuğu, babası, eşi olmaktan münezzehtir.

“Meğer aramızdaki şu beyinsiz (İblis), Allah hakkında saçma sapan şeyler söylüyormuş.” (Cin: 4)

Çünkü İblis’ten daha beyinsiz biri yoktur. Cinlerin içinde bulunan onun gibi birçok beyinsiz de böyle söylüyor. Onların bütün sözleri iftiradan ibarettir ve gerçeklerden uzaktır.

“Biz, insanların ve cinlerin, Allah’a karşı yalan uydurabileceklerini sanmazdık.” (Cin: 5)

Bir yaratığın Allah’a karşı bu kadar büyük bir iftirâda bulunacağını hiç düşünemedik. Kur’an sayesinde gerçek önümüze çıkınca, ne büyük bir iftirâ attıklarını anlamış olduk.

•

Resulullah Aleyhisselâm’ı dinlemeye gelen cinler, kavimlerine hitaben söyledikleri sözlere devam ediyorlar:

“Gerçekten birtakım insanlar, cinlerin birtakımına sığınırlardı da, o cinlerin kibir ve azgınlıklarını artırırlardı.” (Cin: 6)

İnsanlar onlara sığınarak kendilerini tehlikelerden kurtulmak isterlerken, böyle yapmakla onlara yüz verip daha çok tuzaklarına düşüyorlardı.

Cinler insanlara yine insanlar vasıtasıyla zarar veriyorlar. Onları âlet ediniyorlar, onların sığınmasından güç alarak zararlarını artırıyorlar. İnsanlar cinlere önem vermeselerdi, cinler onları rahatsız edemezlerdi.

Günümüzde “Ruh çağırma” adı altında insanları aldatan süflî kimseler mevcuttur. Bunlar cinlerle irtibat kurmakta, boş ve faydasız şeylerle halkı oyalamaktadırlar.

Diyeceksiniz ki; ruh çağırma esnasında masada bazı hareketler görülüyor, sorulan sorulara cevap veriliyor. Bu hareketleri yapan veya yaptıran cin, masadakiler tarafından görülemediği için ruh geldi zannedilir. Onlar da kendilerini, çağırılan ruh diye tanıtırlar ve oradakilerle alay ederler. O zavallılar da cinler tarafından alaya alındıklarını bilmezler.

Eskiden de vardı bu işler. Resulullah Aleyhisselâm’ın zuhurundan önce Arabistan’da şâirler cinlerle temas kurup, onlardan birtakım bilgiler alırlardı. Her şâirin, zaman zaman kendisine ilham veren hususi bir cini vardı. Cin herkes ile konuşmaz, ancak seçtiği şâirle konuşurdu. Onu dünyada kendisinin sözcüsü olmaya zorlardı. O andan itibaren de o adama şâir denirdi.

“Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah’ın hiç kimseyi yeniden diriltmeyeceğini sanmışlardı.” (Cin: 7)

İnsanların inanmayanları da sizin sandığınız gibi, öldükten sonra Allah’ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini sandılar ve inkâr ettiler.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |