Küfrü Hoş Görenleri Sevenler:

Mahmutçulara gelince;

Onlar kendilerini İslâm’ın ön safında zannederler, İslâm dininin öncüleri olarak görürler.

Ve fakat küfrünü resmen ilân eden birine “Biz sizi seviyoruz” diyerek “Bu benim kardeşimdir!” demek isterler, onları kardeş kabul ederler. Böylece küfre kaydıklarını da bilmezler.

Bunun delilini mi istiyorsunuz?

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)

Biz derdik ki; “Bu kadar İslâm cemaati var, bunların hepsi de mi küfrü hoş gördüler? Çünkü hiçbir sesleri çıkmıyor. Küffar iman binamızı tutuşturmuş, vatanımızı istilâ ediyor, memleketimizde güna gün yayılıyor, fakat İslâm’ım diyenlerden hiçbir ses çıkmıyor.” diye hayret ederdik.

Güya tenkit ediyorlar ancak hemen arkasından “Biz sizi seviyoruz.” diyorlar.

Bu yazıdan görülüyor ki, onlara kardeş oluyorlar. Bir taraftan küfrünü örtüyorlar, diğer taraftan destek veriyorlar. Hem de kendilerini müslüman zannediyorlar. Meğer bunlar da onlardanmış, küfrü hoş görenlerdenmiş.

Allah-u Teâlâ’nın:

“İman ile küfür birbirinden kesin olarak ayrılmıştır.” (Bakara: 256

Ferman-ı ilâhi’sine rağmen küfrü hoş gördüğünü ilan eden,

“O peygambere uyun ki doğru yolu bulasınız.” (A’raf: 158)

“Kim Allah’a ve Peygamber’ine isyan ederse, ona içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” (Cin: 23)

Emr-i ilâhi’sine rağmen Resulullah Aleyhisselâm’ı inkâr etmeyi hoş gösteren,

“Peygamber’e itaat edin ki rahmete erdirilesiniz.” (Nûr: 56)

Hükm-ü ilâhi’sine rağmen “Muhammed Allah’ın resulüdür kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.” diyen bu hoşgörücülere “Biz sizi seviyoruz.” diyerek kardeş kabul ediyorlar. Böylece “Kişi sevdiğiyle haşrolunur.” (K. Hafâ) Hadis-i şerif’inin hükmüne giriyorlar.

Bu kadar aleni küfre karşı hiç kılları kıpırdamıyor. Onlara karşı mücadele etmek şöyle dursun, onları kardeş kabul ediyorlar. Onun için meğer bunlar da onlardanmış.

İşte siz de görün. İkisini de size sunuyorum.

Ey halk! Kararınızı siz verin. Bunların içyüzünü görün ve kararınızı verin. Bunların kim olduğunu bilin.

Bunlar şuursuz takımındandır.

Seneler evvel altmış yaşlarında bir zât-ı muhterem geldi. “Benim niçin geldiğimi biliyor musunuz?” dedi. “Hayır!” dedim.

“Ben İstanbul’da H. Mahmud Efendi’ye mensubum. Bizim her yerde Kur’an kurslarımız var. Büyük toplu cematimiz var ve fakat boş boş, içi boş! Bir ihvanınızın edebine bakıyorum, bir de bizim topluluğun hâline bakıyorum ruh yok. Kalıp var, ruh yok. Himmet edin diye size geldim.” dedi.

Bunun sebeb-i hikmetini izah edelim:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere tâbi olun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)

Bunlar bu emr-i ilâhiyi dinlemiyorlar. Bu emr-i ilâhiyi dinlememek demek inkâr etmek demektir. Her fırsatta para topluyorlar, haram işliyorlar. Zira Âyet-i kerime mucibince para toplamak haramdır. Haram yemek içeriyi tahrip eder, kötülüğe tahrik eder. Helâl yemek ise ibadet ve taatla nur olur, o nurdan hikmet husule gelir.

Bunların bu hale gelişlerinin başlıca sebebi budur.

Küffar iman evini tutuşturmuş, imanı kökten yok etmek istiyor. Bunlar ise İslâm gibi görünüp, küffara hizmet edenlere “Bu benim kardeşimdir!” diyorlar.

Şimdi anladık ki meğer o da onlardanmış.

Buna da âmil haram lokmadır.

Kıyafetine baksan tıpkı müslüman gibi görünüyor. Fakat içleri boş, kovuk gibi. Ruhları ölmüş.

Onlar kendilerini İslâm’ın ön safında zannediyorlar. İlahi hükmün yanında zannın hükmü yoktur.

“Onların çoğu zanna uyarlar. Gerçekte ise zan hakikat karşısında hiçbir şey ifade etmez. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarının tamamını bilmektedir.” (Yunus: 36)

Eğer bizi öğrenmek istiyorsanız;

Biz “Ülâike hizbullah” Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulan Hazret-i Allah’ın ve Resul’ünün partisindeniz. Halk partisi ile işimiz yok.

Hani bir tabir var. Halka verir talkını, kendi yutar salkımı. Bunlar o kabildendir. Gerçek müslüman bunu yapar mı?

Bir insanın müslüman olabilmesi şehadet kelimesinden başlar.

Bunlar kimi aldatmaya çalışıyor!

Biz Allah-u Teâlâ’nın hükmünü beyan ediyoruz. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, işte onlar zâlimlerdir.” buyuruyor. (Mâide: 45)

En büyük “Küfrü hoşgörücü”nün muhtereminiz olduğunu yeni öğrendik. Kardeşiniz olduğunu yeni bildik. Onun safına dahil olduğunuzu, Allah-u Teâlâ’nın en büyük düşmanının sizin en büyük dostunuz olduğunu da gördük.

Dinden çıkanlara siz hiç hayret etmeyin!

Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki İslâm’ın yalnız ismi, Kur’an’ın ise resmi kalacak. Mescitler dış görünüşleri ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak.

Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı yine onlara dönecektir.” (Beyhakî)

Bu kuru gürültüye bakmayın!

İkinci Hadis-i şerif’te ise:

“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak. Bir fırka müstesnâ diğerleri hep ateştedir.

- Onlar kimlerdir yâ Resulellah?

Benim ve ashâbımın yolunda olanlardır.” buyuruluyor. (Ebu Dâvud)

Şu şu şu zümreler böyle kaydı.

“Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar. Fakat Kur’an’ın feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır). Nitekim onlar, okun avı delip geçtiği gibi DİNDEN ÇIKACAKLAR, BİR DAHA DA ONA DÖNEMEYECEKLERDİR.

İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” (Müslim: 1067)

Nitekim Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz insanların asırlardır hiç değişmeyen ve bugüne kadar devam edegelen hâl ve siretlerini üç sınıf halinde beyan etmiştir.

Buyururlar ki:

“Kalpler, kap durumundadır. Onların en hayırlısı, en anlayışlı olanlarıdır. İnsanlar üçe ayrılır:

Allah’ı bilen âlimler,

Kurtuluş yolunda ilim öğrenenler,

Basit, âdî kimseler ki; bunlar her çağıranın peşine takılır, her esen rüzgâra kapılırlar, ilmin nûru ile aydınlanmazlar ve sağlam bir dala da yapışmazlar...

Âlimler zaman devam ettiği müddetçe diri olarak yaşarlar... Ancak ilim, (âhir zamanda) onu taşıyanların ölmesiyle sönüp gidecektir. Bununla birlikte yeryüzü, ilâhî hükümleri ayakta tutan kimseden de hâlî kalmaz. Bu kimseler, ya halkın arasında bilinip tanınır, veyâ Allah-u Teâlâ’nın ilâhî delil ve hüccetlerini korumak için gizli kalırlar. Onların nerede bulunduğunu Allah bilir. Çünkü onların sayıları az, kıymetleri ise çok yüksektir. Zâtları gizli, fakat hâl ve hâtırâları gönüllerdedir. Allah-u Teâlâ hüküm ve hüccetlerini onlarla korur. Tâ ki onları, onlardan sonra gelenlere emânet etsin ve kendileri gibi olanların kalplerine nakşetsin. Bu şekilde ilim, onların içlerine tam mânâsıyla sirâyet eder.

Neticede yakîne kadar ulaşırlar. Öyle bir hâle gelirler ki, mülâyim kimselerin sert gördükleri dahi onlar için yumuşak olur. Gâfillerin ürktüğü şeylerle onlar ünsiyet ederler. Bedenleriyle dünyâda bulunurken, ruhlarıyla âlî makamlarda seyrederler. İşte bunlar Allah-u Teâlâ’nın kulları içinden seçtiği dostları, yeryüzünde dinine dâvet ve irşad için vazifelendirdiği kullarıdır.” (Ebû Tâlib el-Mekkî, “Kûtu’l-Kulûb”, c.1, s.134’den naklen.)

DEVAM

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |