EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMܒL-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (63)

 

Ziyâüddîn Ammâr el-Bitlisî -kuddise sırruh-

 

HAYÂTI ve ESERLERİ

Necmeddîn el-Kübrâ -kuddise sırruh- Hazretleri’nin mürşidi, son derece kâmil bir zât olan Ziyâüddîn Ammâr el-Bitlisî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’ne izâfe edilen “Hakîmiyye meşrebi” üzerinde yürümüş olan velîlerdendir. Asıl ismi Ziyâüddîn Muhammed bin Muhammed olup, doğum târihi tam olarak bilinmemektedir.

Tasavvufî ilimleri öğrenmek için Sühreverd şehrine gidip, Ebû Necîb es-Sühreverdî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin sohbetlerinde bulunan ve bu zâta talebe olan Hazret, bir ara şeyhi ile birlikte Bağdat’a gitmiş; mânevî kemâlâtını tamamladıktan sonra ise Anadolu’ya gelerek Bitlis’e yerleşmiştir.

Yaşadığı devirde pek çok kimseye vaaz ve nasîhatlerde bulunmuş, tasavvuf ehlinin müstesnâ sîmâlarından olan Necmeddîn-i Kübrâ -kuddise sırruh- Hazretleri onun sohbetlerinde yetişmiş ve kendisinden hilâfet almıştır.

Bâzı tabâkât ve menâkıb kitaplarında ismi zikredilip, hikmetli söz ve kıssalarından bahsedilen Hazret, 1253 mîlâdî yılında Bitlis’te vefât etmiştir.

Tasavvufta sûfiyye yolunu benimseyen Ammâr el-Bitlisî -kuddise sırruh- Hazretleri, eserlerinde velâyetin hakîkati ve velîlerin mertebelerinden sözeder ve bu meseleleri Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin kurduğu “Hakîmiyye” meşrebine göre îzâh ederdi. Nitekim bugün, yazma nüshaları Berlin Müzesi’nde bulunan “Behcetü’t-Tâife Bi’llâhi’l-Ârife” ve “Savmu’l-Kalb” adlı eserlerinde, “Hatmü’l-evliy┠kitabı’ndan sık sık alıntılar yaptığı ve meseleleri hep ondaki beyanlar doğrultusunda ele aldığı görülür. Bu onun, Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’ne duyduğu hayranlığın ve eserlerinde onun tesiri altında kaldığının apaçık bir ifâdesidir.

 

“HÂTEMܒL-VELÂYE” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI

Ziyâüddîn Ammâr el-Bitlisî -kuddise sırruh- Hazretleri “Behcetü’t-Tâife Bi’llâhi’l-Ârife” isimli eserinde, Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Hatmü’l-evliy┠kitabında yer alan bâzı beyanlarını şerhederek; Hazret’in “Hâtemü’l-velâye” hakkındaki ifşâatlarına son derece mühim îzâhlar getirmiştir.

Onun bu husustaki açıklamaları, daha çok Hâtemü’l-evliyâ’nın hâli, mertebesi ve mânevî seyri ile ilgili meselelerde kendini göstermektedir.

 

Hâtemü’l-Evliyâ’nın Hâli ve Vasıfları:

Ziyâüddîn Ammâr el-Bitlisî -kuddise sırruh- Hazretleri “Behcetü’t-Tâife Bi’llâhi’l-Ârife” adlı kitabının “Hâtemü’l-Evliyâ’nın Hâli Hakkında Bir Fasıl” ismini taşıyan bölümünde; Hâtemü’l-evliyâ’nın velîler arasındaki durumundan ve ayırt edici bâzı vasıflarından sözederek şöyle buyurmuştur:

“Allah, peygamberlerden sonra insanlara velîleri ve âlimleri halîfeler kıldığı için; Allah-u Teâlâ Peygamber’i Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-i kabzedince, onun ümmetinin içine, dünyayı kendileriyle ayakta tutacağı kırk sıddîk koyar.

Nitekim Allah-u Teâlâ;

“Sizi yeryüzünde halîfeler kılar.” buyurmuştur. (Neml: 62)

Çünkü halk onlarla yağmura kavuşur; onlarla içer ve onlar sebebiyle rızıklandırılırlar. Halkın yardımcıları onlardır. Onlardan biri ölünce ona başka bir şahıs halef olur.

Onların sayıları kesildiği zaman ise Allah, kendisi için seçtiği, ayırdığı ve kendisine çekip yaklaştırdığı birini velî olarak gönderir. Onu Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in nûrlu yolu üzerinde; velâyet makâmı hakkındaki herhangi bir zevki alma, onun zevkine kayıtlanma, O’nun hukûkunu arkaya atma, kendisindeki beşerî sıfat ve şeytana teslim olma ve uyma husûsunda, nefsin ve düşmanın tuzağından muhâfaza ve himâye eder.

Velîler meydana çıkarıldığında, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- peygamberlerin seyyidi olduğu gibi, o da velîlerin seyyidi ve onların efendisi olur. Ona bir şefaat makâmı nasbedilir ve Rabb’ini hamdedip senâ eder.”

“Yeryüzünün ayakta kalma müddeti, kendisinin hayat müddeti kadar olduğu için, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in;

‘Lâ ilâhe illâllah’ diyen kimse yeryüzünde bulunduğu müddetçe kıyâmet kopmaz!’

Buyurduğu; kendisinden sonra velî bulunmayan Hâtemü’l-evliyâ’nın hâli, işte ancak bu şekilde vasfedilebilir.” (“Behcetü’t-Tâife Bi’llâhi’l-Ârife”; Berlin “Ahlwardt”, nr.: 2842, 43b-44a yaprağı.)

 

Hâtemü’l-Evliyâ’nın

“Ferdâniyyet ve Samedâniyyet Makâmı”na Seyri:

Ziyâüddîn Ammâr el-Bitlisî -kuddise sırruh- Hazretleri “Behcetü’t-Tâife Bi’llâhi’l-Ârife” isimli eserinin son satırlarında, Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Hatmü’l-evliy┠kitabında sorduğu “Kalbin varacağı en son nokta neresidir?” sorusunu cevaplandırırken, Hâtemü’l-evliyâ’nın makâmı olan “Ferdâniyyet ve Samedâniyyet mülkü”nden öteye hiç kimsenin geçemeyeceğine işâret etmiş; “Velîlerin seyyidi” ve “Sıddîkların reîsi” olan bu zâta bu vasıflarla birlikte, ilâhî dâvet ve şefâat gibi lütufların verileceğini haber vermiştir:

“Kalbin nihâyeti, kendisine Sübhân’ı bildirecek olan şeye erişmektir. Ona kendisi için nihâyet bulunmayan Sübhân’ı bildiren şey de, varılacak yerin sona ermesiyle vâkıf olunan ilâhî isimlerin sonuncusudur. O artık ‘Ferdâniyyet ve Samedâniyyet makâmı’nda, Mülk’ün Melik’ine dâhil olmuştur. İşte ne bundan sonra husûle gelen hâl hakkında, ne de tahsîs edilen ismi Hatm’e erdirenden sözetmekle, onun Hatm’e erişinin alâmetleriyle ilgili olarak söylenebilecek hiçbir şey yoktur.”

“Hiç şüphe yok ki kalp, tâ ki Mâlik’e varan mülk mümkün kılınıncaya kadar; bir mülkten öteye geçip, başka bir mülke ulaşarak nihâyete erer.

Hakîm (et-Tirmizî); ‘Öyle velî vardır ki, ilk mülkte ikâmet eder ve bu mülkün ismi kendisine verilir. Öyle velî de vardır ki; ikinci, üçüncü ve dördüncü mülke kadar ulaşarak, ilâhî isimlere karşılık gelen her mülkün ismi kendisine tahsîs edilir.’ buyurmuştur. Zîr⠑Ferdâniyyet ve Samedâniyyet mülkü’ne vâsıl olmak bundan daha başkadır.

İşte ‘Allah’ın velîsi’nin kalbi budur. Velîler için bundan öteye geçme ve seyretme yoktur. Zîrâ o, onların Seyyid’i ve aynı zamanda sıddîkların reisi olan, kendisine dâvet ve şefâat verilmiş bulunan ‘Hâtemü’l-evliyâ’dır.

İzin Sâhibi’nin sarfını muhâlefetle kesmeksizin, onun dâimâ O’nunla tasarruf etmesini sağlayan ilâhî kabza olacağı için; o nerede izne muhtaç olmaksızın, kendisini koruyan ve muhâfaza altında tutan ilâhî kabzanın içinde bulunur.

Hiç şüphesiz ki ilâhî tasarruf, ilâhî bir iznin husûle gelmesiyle olur; zîrâ ilâhî izin olmadıkça herhangi bir kimse tasarrrufta bulunamaz. Halbuki ilim makâmındaki bir kimse bundan müstesnâdır. Derin ve lâtif bir makamda bulunan kimse de bunun dışındadır. İşte ‘Allah’ın velîsi’ olan Hâtemü’l-evliyâ’nın tasarrufunda (bunların) hepsi vardır.” (“Behcetü’t-Tâife Bi’llâhi’l-Ârife”; Berlin “Ahlwardt”, nr.: 2842, 45b-46a yaprağı.)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |