Tasavvuf; İslâm’ın Özüdür,
Türk Milletinin ve Medeniyetinin Temel Yapı Taşıdır.

 

Büyük sıkıntıların yaşandığı şu günlerde paramızı, toprağımızı birçok şeyimizi kaybediyoruz. Düşman her cephede saldırıyor. Maddi-manevî elimizde kalan ne varsa son damlasına kadar koparmaya çalışıyor.

Manevî değerlerimize yapılan saldırılar maddî değerlerimize yapılan saldırılardan daha tehlikelidir. Tüm zorluklara rağmen kaybettiğimiz toprakları geri almasını, memleketimizi, ekonomik değerlerimizi işgal eden düşmanı püskürtmesini bilmiş bir millet olarak kaybedilmiş mevzileri tekrar kazanabiliriz. Ancak birliğimizi, dirliğimizi sağlayan değerleri tamamen kaybedersek -Allah korusun- elimizde hiçbir şey kalmaz, devletimiz de gider, ordumuz da, vatanımız da. Unutulmamalıdır ki planlı bir şekilde yürütülen (özellikle medya kanalıyla) dinî ve manevî değerlerimize yapılan saldırılar, Kıbrıs ve Güneydoğumuzdaki vatan topraklarına yönelmiş saldırılardan daha tehlikelidir.

İş o dereceye vardırılmıştır ki öğretileriyle yüzyıllardır toplumumuza ışık tutmuş maneviyat büyüklerimize fütursuzca, şerefsizce iftiralar atılmakta, “Lawrence’ın tohumları” zehrini akıtmak için her yolu denemektedir.

Böylece halkımızın zihni bulanmakta, bizi bir arada tutan en kıymetli varlıklarımız da elimizden alınmaya çalışılmaktadır.

Bütün bu saldırılar karşısında hâlâ ayakta durmamızı sağlayan şey atalarımızdan kalan bu manevî mirastır. Zira tarihten gelen devlet ve bürokrasi geleneğimiz, disiplini ile ün yapmış ordumuz, doğal kaynaklarımız ve saymadığımız benzerlerinin hiçbirisi tek başına bizi bu badirelerden kurtaramaz.

Bu manevî mirası tepe tepe tükettik. Düşman kalıntılarını da elimizden almaya çalışıyor.

Hazret-i Allah bizi korusun.

Zira bu öyle bir mirastır ki, bütün ahlaksız neşriyata rağmen aile yapımızı ayakta tutar, bu öyle bir mirastır ki, milleti birbirine kenetleyen kuvvetli bir yapıştırıcı gibidir, bu öyle bir mirastır ki, tarihte buna sahip çıkan idarecilerimizi müşfik, devletimizi bütün insanlara karşı merhametli kılmıştır. Bu miras sayesindedir ki kurduğumuz imparatorluklar (süper devletler) bütün dünyada rahmet ve minnetle anılır. Bu miras sayesinde askerlerimiz ölümün üzerine tevekkülle giderler.

Bu mirasın kıymetini düşmanlarımız gayet iyi bilir. Ancak biz pek bilmeyiz. Bilmeyiz ama binlerce seneden beri toplumumuzun genlerine işlemiştir. Öğretisi belleklerde, hareketlerde, kültürümüzde yer etmiştir. İsmini bilmeyiz ancak hâlâ bizi ayakta tutan en değerli varlığımızdır. Bu miras tarih boyunca bizi önce Hazret-i Allah’a ve O’nun gönderdiği dine karşı samimi kılmıştır. İşte insanlığa hediye ettiğimiz bütün medenî değerlerin kaynağı bu samimiyettir. Bu samimiyetin kaynağı ise “Tasavvuf”tur, bu mirası bizlere hediye eden, yüzyıllardır bizleri eğiten ve yol gösteren “Tasavvuf ehli maneviyat büyükleri”mizdir.

Bir insanı diğer insanlardan üstün kılan meziyetler olduğu gibi milletleri de diğer milletlerden üstün kılan meziyetler vardır.

Bir insanın zeki olması, elinde imkanlar bulunması, zengin olması onu maddi anlamda diğer insanlardan üstün kılar, ancak bu tür bir üstünlük manevi-ahlaki değerlerle bezenmedikçe gerçek anlamda bir üstünlük kabul edilmez. Üstelik manevî-ahlaki değerlere sahip olmayan bir kişinin elindeki bu tür maddi üstünlükler zorbalığın, zulmün ve hatta sahibini dahi mutsuz eden vahşi ihtirasların dayanağı durumuna düşerler. Kısa ömür içinde dünyalık imkanlarla avunsa bile böylelerinin pek çoğunun ismi silinir gider, silinmeyenler de lanetle ve kötülükle birlikte bir arada anılırlar.

Milletler de böyledir.

Nitekim Batı Medeniyetinin üstünlüğü sadece maddi sahadadır. Bu üstünlüğünü manevî-ahlakî değerlerle bezeyemediği için geçmişte iki dünya savaşının müsebbibi olmuşlar, bir üçüncüsünün -ve görülmemiş derecede dehşetlisinin- de kıvılcımını yakmışlardır. Amerika, Afrika gibi kıtalarda güçlerinin yettiği zavallı birçok milleti soykırımdan geçirmişler, hayvanlar gibi tıbbi deneylerde kullanmışlardır. Askeri güçle sömürme devrinin kapandığı 1950’li yıllardan sonra bu kirli işlerini devam ettirebilmek için sadece işin kılıfını değiştirmişlerdir.

Vahşi ihtiraslarının önünde engel gördükleri milletleri yıkmak için onları bir arada tutan toplumsal değerlerine alçakça ve sinsice saldırılar tertiplemişlerdir.

Bu saldırıların en büyük hedefi genelde İslâm dünyası, merkezde Türk Milleti ve Türkiye olmuştur. Ahlak ve faziletin, milletleri millet yapan değerlere yapılan saldırıların en büyük hedefi yine genelde İslam Dini ve merkezde tasavvuf olmuştur.

“Batı bizden aldıkları ilimleri bize karşı güç oluşturmak için kullanıp güçlendikçe bizi ortadan kaldırmanın yollarını aramaya başlamıştır. Bu işe özellikle 1700 başlarında soyunmuşlar. Fiziki olarak Türklerle başa çıkmamız mümkün değil demişler. Onun için biz olsa olsa bunları içinden yıkabiliriz demişler. Araştırmışlar, bakmışlar ki Türk’ün kuvveti tasavvuftan, gelenek ve göreneklerinden, insanlık anlayışı gibi hasletlerden geliyor. Dolayısıyla biz bunları içinden bozarsak bu işi ancak öyle hallederiz. Ne kadar sürer demiş İngiliz. ‘Biz, belki torunumuz da sonucu göremeyecek, ama biz ondan sonrası için çalışıyoruz.’ demiş. İngiliz bu planla Hicaz’da Vâhâbîlik gibi sahte bir mezhep kurdu. Şimdiki Suud kralları da bunların torunlarıdırlar. Vâhâbîler ilk iş olarak Hicaz’da bulunan 300-350 bin Türkü kestiler. (İngiliz Hindistan’da da sahte Ahmedî mezhebini kurdu.)” (Oktay Sinanoğlu, Hedef Türkiye, sh: 137)

300 yıldır devam eden Türk toplumunu (dolayısı ile devletini) yıkma faaliyetleri hızından birşey kaybetmeden devam etmektedir.

Düşman alçakça bir yol takip ederek, toplumun bütün ahlak ve fazilet kalelerini kendisine hedef seçmiştir. Medeni (!) dünya ihtiras ve emellerine ulaşmak için başvurduğu vahşetin en şiddetlisini İslâm ve Türk toplumlarını ayakta tutan manevi kalelere yöneltmiştir.

Dikkat edilirse, özellikle İngilizlerin icat ettiği sapık mezhep ve dinlerin (Vehhabilik gibi) ve “gizli cemiyet” destekli modernist veya benzer kılıklardaki medyatik ilahiyatçıların ortak özelliği tasavvuf ve maneviyat düşmanı olmalarıdır.

Siyasi açıdan Türkiye’nin, manevî açıdan İslâm dini ve tasavvufun hedef alınmasının sebepleri güzel tahlil edilmelidir. İki farklı hedef gibi görünse de ortak bir gayeye matuftur: “Şark meselesi”ni kökünden halletmek.

 

Neden Türkiye?:

Türkiye müslüman kimliği, dünyanın dört bir tarafına yayılmış akrabaları ve küresel işgalcilerden muzdarip ülkeler içerisinde kudretli bir direnişi organize edebilme potansiyeli sebebiyle en önemli hedef durumundadır.

Haçlı seferlerine karşı 1000 yıl büyük bir inanç ve azimle İslâm dünyasını korumuş, İslâm halifelerinin onurunu iade etmiş ve nihayetinde 400 yıl hilafeti temsil etmiş devletler silsilesinin devamı olan Türkiye bu özellikleri sebebiyle parçalanmış İslâm dünyasını bir araya getirebilecek bir potansiyele sahiptir. İslâm dünyasının yayıldığı coğrafya gerçekten çok mühimdir: Hindistan, Çin, Çin hindi ve Rusya’nın haricinde bütün Asya (Hindistan, Rusya ve Çinde yaşayan müslümanların sayısı yaklaşık 300 milyondur), Orta ve kısmen güney Afrika hariç bütün Afrika, Ortadoğu, Balkanlar ve içerisinde önemli miktarda müslüman azınlık yaşayan Avrupa ve Kuzey Amerika... Petrol ve doğal gaz gibi enerji hammaddelerinin büyük bölümü İslâm ülkelerindedir. Üstelik İslam dünyası bütün stratejik kara ve deniz yollarına hakim bir coğrafyadır.

Türkiye aynı zamanda bütün dünyaya yayılmış bir milletin en büyük temsilcisidir. Sibiryadaki Türk kavimlerinden Moskovanın dibindeki Tataristan’a; Türkiye, Azerbaycan’dan (İran, Afganistan dahil) Doğu Türkistan’a Pakistan, Tibet ve Doğu Çin’nin kuzeyinden geçen bir hattın üstünde kalan hemen bütün Asya; Baltık kıyılarındaki Türk köylerinden Moldava’daki Gagauzlara, Batı Trakya, Kosova, Makedonya, Sancak’tan Batı Avrupa’daki yaklaşık 3 milyon Türk işçisine Avrupa... Akrabalık bağlarımızı kullanarak etkinlik ve işbirliği tesis edilebilecek coğrafyalardır. Bunun yanında Bulgarlar, Macarlar ve hatta Amerikan Kızılderilileri ve Japonlarla akrabalık bağlarına vurgu yapabilir, böylece etkinlik ve işbirliği sahalarımızı pekala hayallerin ötesine taşıyabiliriz. Bugün 192 BM üyesi ülkenin hemen her birisinde yaşayan bir Türk bulmak mümkündür. Bu bile başlı başına büyük bir potansiyeldir. Üstelik bu dış nüfusun büyük bölümü Avrupa ve Kuzey Amerika gibi Küresel hakimiyetçilerin harekât üslerinde yaşamaktadır.

Türkiye aynı zamanda insaniyet ve merhamet duygularını tam bir samimiyetle bütün dünyaya yaymış bir medeniyetin temsilcisidir. Küreselleşme kılıfı altındaki vahşete dur diyerek ezilmiş ülkelere sahip çıktığımız zaman etkinlik sahamıza Latin Amerika (Orta ve Güney Amerika), ile Afrika ve Asya’daki diğer din ve milletlere mensup ülkeleri de dahil etmemiz pekâla mümkündür.

Şu zayıf ve sahipsiz halimizde Afganistan’tan Makedonya’ya değişik ülkelerde askerî varlığımız bulunduğunu, Batı Afrika’daki bazı müslüman ülkelerden Orta Asya’ya, Balkanlardan Kafkasya’ya bir çok ülke ile işbirliği ve askerî eğitim anlaşmaları yaptığımızı hesap ederseniz, kendimize geldiğimiz bir ortamda ABD’nin büyük masraflarla ve askeri güçle yapmaya çalıştığının daha büyüğünü -daha az masrafla ve insaniyete dayanan gerçekten medenî yaklaşımlarla- yapabilecek, yani bütün dünyayı çekip sürükleyebilecek fikir ve inanç altyapısına sahip olduğumuz görülür.

Bunu yapabilmemiz için öncelikle yönetim kademesinden halk tabakasına en tepeden en alta inanç, fikir ve hedef birliği içerisinde olmamız gerekir. Sahip olduğumuz bütün maddi-manevî kalelerin bir bir yıkıldığı şu günlerimizde böyle bir birliğe kavuşmak gerçekten zor bir iştir. İşte bu zor işi başarabilmek için Selçuklu’yu Selçuklu, Osmanlı’yı Osmanlı yapan öze dönmemiz gerekmektedir.

 

Tasavvuf Düşmanları
Türk Tarihini İnkâr Etmek Zorundadır:

Avrupa’da ve özellikle ABD’de yüzyıllardır Osmanlı ve Selçuklu devleti en ince ayrıntısına kadar incelenmiş, başarıların temelinde yatan sebepler aranmış, elde edilen neticeler hem bu milletin yıkılması için kullanılmış hem de kendi kurumlarını bu neticeler üzerine inşa etmişlerdir.

Onlar bunu yaparken bir densiz çıkıp diyor ki: “Tasavvuf resmi ideoloji olduktan sonra hiçbir ilmi gelişme olmamıştır.”

Heyhat! Bunu söyleyene ne dense azdır. En hafif tabiri ile “gafil”dir. Bugün Süleymaniye, Beyazıt, Bursa kütüphanelerindeki yüzlerce eserden hangisini inceledin. Osmanlı eserlerine en çok ilgi gösteren müslümanlar olduğu halde din ve tasavvuf hakkındaki eserlerin onda birinin dahi yeni alfabeye çevrilmemiş olduğunu biliyor musun? Matematik, Kimya, Astronomi ve diğer sahalarda yazılmış eserlerin kaç tanesi incelendi, yeniden basıldı? Tek başına Fatih Sultan dahi bu iddiayı çürütmeye yeter. Avrupalının İslâm medeniyetini itiraf etmek zorunda kaldığı halde Türk kelimesini kullanmaktan özellikle sarf-ı nazar ettiğini biliyor musun? Yoksa sen de onlardan mısın?

Bir başkası çıkıyor “Tasavvuf ehli hep güçlüden yana olmuştur.” diyor. Bu sözün tercümesi şöyle de yapılabilir: “Selçuklu ve Osmanlı’yı desteklediği için, Türk tarihine düşman olduğum için tasavvufa da düşmanım.” İşte bunların durumu budur.

Mevlana Hazretlerine “ajan” diyen bir kimsenin kesinkes kendisi ajandır. Bu böyle bilinmelidir.

 

İslâm, Tasavvuf ve Türk Milleti:

“Türkler, diğer birçok uluslardan farklı olarak, İslâmlığa zorlanmadılar; onların İslâmlığı, hiç bir zorlama ya da tâbiiyet belirtisi de taşımaz.

...Orta Asya’da gezginci dervişler ve sûfîler tarafından büyük çoğunluğu İslâmiyete sokulmuş olan Türkler...

...Onların hocaları, ...genellikle Türk olan dervişler, gezgin zâhitler ve mutasavvıflar idi.” (Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, sh: 11-12)

Türklerin müslüman oluşunda tasavvufun etkisini bu şekilde tesbit eden Lewis Selçuklu ve Osmanlı’daki yukarıda ifade etttiğimiz Hazret-i Allah’ta ve dinde samimiyeti “Sınır İslâm’ı” kavramı ile izah etmeye çalışmıştır.

“Halifeliğin sınırlarında, Doğuda ve Batıda, sınır savaşçıları ...diğer yerlerde kaybolmuş bulunan ilk İslâmiyetin sadeliğini, militanlığını ve hürriyetini hâlâ muhafaza ediyorlardı.

...Türkler İslâmlıkla ilk kez sınırlarda karşılaşmış ve inançları o zamandan şimdiye kadar sınır İslâmlığının ve sınırda oturanların mücahit ve sade dininin bazı kendisine özel niteliklerini korumuştur.”(sh: 11)

Lewis Türklerin bu samimiyet ve başarısını tesbit etmekle beraber bu durumu savaşçılığa indirgemeye çalışsa da “Selçuklular idaresindeki Sivas ve Konya gibi, şimdi de Osmanlıların egemenliğinde Bursa, sonra Edirne ve nihayet İstanbul, sünni İslâmlığın bütün cihazlarına bürünerek Müslüman kentleri, Müslüman hayatın ve kültürün merkezleri oldular.” diyerek buralarda inşa edilen medeniyeti de itiraf etmek zorunda kalmıştır.

“Hukukun Üstünlüğü” kavramını insanlığa hediye eden atalarımız yine bu samimiyet sebebiyle siyasi otoritelerini hukuk kurumu karşısında kendi iradeleri ile sınırlamışlardı. Lewis bu durumu şu cümleleriyle tesbit etmektedir:

“Ortaçağ Müslüman kadısının, Osmanlı meslektaşının yanında acınacak bir görünüşü vardır. Merkezî makamlar tarafından atanan ve onlara karşı sorumlu olan Ortaçağ kadısı önemli yargı alanlarını onlara bırakmak zorundaydı ve hükümlerinin uygulanması ve yürütülmesi için tamamen onların çok kez güvenilmez işbirliğine tâbi idi. Halbuki nasıl vilâyet bir valinin idaresi altında ise, ...kaza olarak bilinen yargı dairesinde Osmanlı kadısı, esas otorite idi. Bundan başka, ...başkentteki Şeyhülislâm ile iki Kazaskerin bulunduğu adli ve dini otoriteler hiyerarşisinde büyük ve güçlü bir merci idi. Bu hiyerarşinin başındaki Şeyhülislam ve Kazaskerler o kadar büyük ve hatırlı idiler ki, bayramlarda tebriklerini sunmaya geldikler zaman Sultan onları ayakta karşılardı. ...Osmanlılar, sultanın hal’ine fetva verme yetkisinde yüksek bir dini makam -şeriatın en yüksek mercii- kabul ettiler. ...Bizim görüş noktamız bakımından önemli olan nokta böyle bir makamın böyle bir yargı yetkisiyle mevcut olmuş ve kabul edilmiş bulunmasıdır.” (Sh: 14)

 

Tasavvuf ve Felsefeciler:

Bu noktada açıklığa kavuşturulması gereken bir nokta da -yanlış veya kasıtlı bir yakıştırma ile- tasavvufun eski hint ve yunan felsefelerinden etkilendiği ve hatta bunların devamı olduğu şeklindeki iftiralardır.

Bu konuya yüzyıllar evvel İmam-ı Gazali Hazretleri “El-munkizu mine’d-dalâl” isimli eserinde gerekli cevapları vermiştir. (Bkz. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Şark-İslâm Klasikleri, İstanbul 1990, Çeviren: Hilmi Güngör)

İmam-ı Gazali Hazretleri bu eserinde tasavvuf erbabının insanlığın ilk devirlerden beri yaşadığını ve “Bunların yüzu suyu hürmetine insanlara yağmur yağar, rızık ihsan olunur. Ashab-ı kehf işte bunlardan bir cemaat idi.” Hadis-i şerif’inin bunun delili olduğunu, binaenaleyh gerçekte felsefecilerin İslâm dini ve mutasavvıflarından etkilendiğini hatta bunların Ehl-i hakkın (geçmişteki peygamber ve mutasavvıflar) sözlerinden çalıp batıl maksatlarını kabul ettirmek için kendi sözlerini karıştırdıklarını söylemektedir.

İmam-ı Gazali Hazretleri “Sofiler Kur’an-ı kerim’in beyanı vechile eski zamanlarda da yaşamışlardı. Felsefecilerin peygamberlerle tasavvuf erbabının sözlerini kendi kitaplarına dercetmeleri yüzünden iki fenalık husule geldi. Biri o sözleri kabul edenler, diğeri de reddedenler hakkındadır.” (sh: 37) dedikten sonra reddedenlerin kazandığı fenalığı; felsefecilerin bütün sözlerinin reddedilmesi gerektiği inancından dolayı bunların sözleri arasındaki hakikatlerin de cahilce reddedilmesi olarak izah eder.

“Kültür itibari ile ilimlerin mahiyetini kavrayacak derecede kuvvet bulmamış, kalp gözleri mezheplerin yüksek gayelerine doğru açılmamış bir zümre, din ilimlerinin sırlarına ait yazdığımız eserlerde kaydettiğimiz bazı noktalara itiraz ettiler ve iddia ettiler ki, onlar eski felsefecilerin sözlerinden alınmıştır. Halbuki onların bazısı da bizim kendi fikirlerimizdir. ‘Bazen bir at evvelce geçen bir atın izine basar’ atasözünde anlatıldığı vechile, bizim hatırımıza gelmiş olan bir şey daha önce başkasının da hatırına gelmiş olabilir. İtiraz olunan o sözlerin bazısı şer’i kitaplarda, birçoklarının manası da tasavvuf kitaplarında mevcuttur.

Farzedelim ki o sözlerin hepsi ancak felsefecilerin kitaplarında vardır. Bundan ne çıkar! O sözler haddi zatında makul ve delil ile de sabitse, Kur’an’a ve Hadise muhalif değilse niçin terk ve inkar edilmek icap etsin. Bu kapıyı açarsak, bir hakikati evvelce bir ehl-i batılın hatırına gelmiş diye reddetmeye kalkışırsak, birçok hakikatleri reddetmiş olmamız lazım gelir.” (Sh: 39)

Burada bir nokta daha açığa çıkmaktadır ki tasavvuf ehli, sahibi batıl ehli olsa dahi gerçek ve doğru bilgiye sahip çıkmaktadır. İlmi inkişaf ve medeniyet sahasındaki terakkiyat da zaten bu sayede mümkün olmuştur.

Kısaca değinilmesi gereken başka bir nokta da şudur:

Tasavvuf ehlinin eşyanın hakikatini aramaktaki gayesi Hazret-i Allah’ı tanımak ve bilmektir. Tasavvuf ehli sadece zihinsel bir çalışma ile değil, aynı zamanda ve esas itibari ile gönül yolculuğu ile bu hakikatleri kavramaya çalışır. Ufak bir atom zerreciğindeki hayret edilecek büyüklükteki enerjiyi ve dengeyi tesbit eden bugünkü bilim eşyanın hakikatine dair söylenenleri ispat etmektedir. Ancak yukarda da söylediğimiz gibi tasavvuf ehlini felsefecilerden ayıran esas nokta bu hakikati ilham yoluyla ve gönül gözü ile görmeleridir. Böylece her bir zerredeki Yaratıcının tecellisini müşahede ederek seyreden maneviyat büyükleri mest olmuşlar ve Hazret-i Allah’a aşık olmuşlardır. Yunus Emre ve Mevlana gibi büyüklerimizin birçok dizelerinde bu aşkın ifadesi görülür. Hallac-ı Mansur gibi zatlar bu cezbeye dayanamayarak işin hakikatini bilmeyenlerin anlayamadığı sözler sarfetmişlerdir. Vahdet-i vücud mevzusunu bu gönül yolculuğunu yaşamadan tartışanların hataya düşmeleri kaçınılmazdır. Bu mevzu o kadar ince cümlelerle izah edilmiştir ki, tasavvufu yaşamayan ve bilmeyenlerin yaptığı tercümelere dayanarak hüküm vermek büyük hatadır. Balın tarifini balı bilmeyen bir kimsenin tercüme etmesi ile bilen bir kimsenin tercüme etmesi arasında nasıl ki bir fark varsa tasavvufu bilmeyen ve yaşamayanların tasavvuf eserlerini tercümelerinde de bir nakıslık olması kaçınılmazdır.

Tasavvuf hakkındaki en güzel Türkçe kaynak Muhterem Ömer Öngüt’ün “Tasavvuf’un Aslı, Hakikat ve Marifetullah İncileri” isimli eseridir. Muhterem Ömer Öngüt, Vahdet-i vücud mevzuunu şu cümle ile özetlemişlerdir:

“Her şey O değil, hiçbir şey O’nsuz değil.”

Hazret-i Allah ile gerçek bir yakınlık tesis eden maneviyat ehlinin ilham ile aldıkları hakikatleri Hazret-i Allah’a dayandırmaları zan ile söylenmiş sözler değil, bilakis gerçek bir müşahedeye dayanan hakikatlerdir.

 

Son Söz:

Tasavvuf düşmanı olmak için, İmam-ı Rabbani, Hoca Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Mevlana, Şeyh Edebalî, Akşemseddin, Aziz Mahmud Hüdaî, Şeyh Şamil, İmam-ı Gazali, İmam Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Ahmed bin Hanbel.... gibi ilim ve maneviyat ehlini, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan Türk devletlerini ve özellikle Selçuklu ve Osmanlı’yı inkâr etmek gerekmektedir. Tasavvuf düşmanlığı demek din düşmanlığı demektir. Varlığı ve doğruluğu Ayet-i kerime, Hadis-i şerif’lerle ispat edilmiş, yüzyıllar boyu yaşayan hakiki alimlerce tasdik edilerek tevatür ile sabit olmuş tasavvufu ve gerçek tasavvuf ehlini inkar etmek öldürücü bir zehirdir, dinden çıkmak demektir.

Tasavvufa yapılan saldırılar bu milleti yıkmaya yönelmiş saldırıların paralel bir uzantısıdır.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |