Koyun postuna bürünen, dini dünyaya âlet eden, Süleymancılık dininin mensupları neler yaptılar?

Hani o Mercedes arabalarla sanayi çarşılarını, fabrikaları dolaşıp, dükkân dükkân gezip, halkı kaz yerine koyup yolanlar?

Hani o ev ev, tarla tarla dolaşıp fındık, mısır, buğday ve buna benzer ürünleri arabalarla toplayanlar?

Bütün bunların hepsini İslâm dinini âlet ederek, İslâm dini namına yapıyorlardı. Halkı nasıl soyuyorlardı ve yoluyorlardı? Gayeleri, dinlerini kuvvetlendirmek ve ceplerini doldurmaktı.

“Süleymancı yetiştiriyoruz.” demiyorlardı da: “İnançlı talebe yetiştiriyoruz.” diyerek kandırıyorlardı. Halk da onları müslüman talebe yetiştiriyor zannediyordu.

Üstelik talebeleri salıverip ev ev, dükkân dükkân dilendirirlerdi ve bu topladıklarını da kendi aralarında taksim ederlerdi. Bu soydukları, yoldukları kazlardan elde ettikleri madde ile de altlarına Mercedes arabalar çekerlerdi. Dünyalığınızı aldıkları gibi, dininizi de imanınızı da alıyorlardı.

Çünkü bunların dinleri Süleymancılık olduğu gibi, imanları para, has huyları da gasp idi.

Oysa ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’de şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” (Âl-i imran: 105)

Hani o halkın yardımı ile yapılan câmiler, Kur’an kursları ve hayır müesseseleri?

Hileyle derneklerin idare heyetine girip, çoğunluğu elde ederek câmileri olsun, Kur’an kurslarını olsun, hayır müesseselerini olsun gasbederlerdi. Halkın yardımı ile yapılan binaları üzerlerine geçirip tapularını alırlardı. Bu onların has huyu idi.

•

Bu gasplarından bir tanesini gözler önüne sereyim, siz bin tanesini düşünün.

1970’li yıllarda Bornova’lı müslümanlar bir dernek kurarak tam teşekküllü yatılı bir Kur’an kursu inşa ettiler.

Bilâhare hayırsever bir müslüman Bornova’nın merkezinde iki dönüme yakın arsasını “Kur’an kursu talebelerinin barınması için üstüne bina yapmak” üzere bağışta bulundu. Yine hayırsever vatandaşların yardımıyla bu arsanın üzerine üçer katlı iki büyük bina yapıldı. Talebeler bu binalara yerleştirilerek rahatça öğrenim görmeleri sağlandı.

Diğer taraftan süleymancılar bu binaları ele geçirmek için plânlar yaptılar. Kendilerinden olan kişileri derneğe üye kaydettirdiler. Bir de kendilerinden olan bir öğretmeni de resmi kanaldan Kur’an kursuna tayin ettirmeyi başardılar. Sinsice heyete giriyorlar. Heyette çoğunluğu elde ettiklerinde hemen orasını benimsiyorlar ve rahatça gasbediyorlar.

Bir yıl sonra yapılan dernek seçiminde çoğunluğu sağlayarak derneğin yönetimini ele geçirdiler.

Bu arada kendilerine âit Kur’an kursunu Bornova’ya naklettiler. Bir taraftan da binaların tapularını kendi adamlarının üzerine geçirmek için teşebbüse geçtiler. Tapu dairesinde bazı kişileri elde ederek, sahte belgelerle binaların ve arsanın tapularını resmen kendi adamlarının üzerine geçirdiler, binalara sahip oldular.

Bu oyunlardan haberi olmayan diğer dernek üyeleri ise Kur’an kursunun resmî bir hüviyet kazanması için Bornova Müftülüğü’ne devretmek istediler. Çünkü 1980’den itibaren yatılı Kur’an kurslarının yönetimi ve denetimi müftülüklerce yapılmaya başlanmıştı.

Bu defa, süleymancı olan yeni idareciler binaların kendilerine ait olduğunu, kimsenin buraya karışamayacağını ileri sürerek binaları derhal boşaltmalarını müftülüğe bildirdiler. Bunun üzerine müftülük ve diğer dernek üyeleri mahkemeye başvurarak dâvâ açtılar.

Süleymancılar kendilerini haklı çıkartmak için bazı nüfuzlu kişileri devreye koydular, mahkemede ellerindeki tapuların kendilerine âit olduğunu ispat ederek dâvâyı kazandılar. Mahkeme de binaların onlara âit olduğunu ve tahliyesinin gerektiğini müftülüğe tebliğ etti. Bunu fırsat bilen süleymancılar yağmurlu ve fırtınalı bir günde binalarda ne kadar resmi Kur’an kursu talebesi varsa eşyaları ile birlikte dışarı attılar. Hatta zâtî eşyalarını ve talebelere âit Kur’an-ı kerim’leri pencerelerden dışarı attıklarına bütün mahalle sakinleri şahittir.

Müftülük derhal polis getirip tahliyeyi durdurmak istediyse de ellerinde mahkeme kararı olduğu için, gelen polisler hiçbir icraat yapamadan geri döndüler.

Bu acıklı manzara karşısında o zamanki Bornova müftüsü ve diğer halk gayr-i ihtiyarî ağladılar. Herkesin tüyleri ürperdi. Atılan eşyaları toplayıp zavallı kurs talebelerini geçici olarak başka bir binanın bodrum katına yerleştirdiler.

Süleymancılar ise gasbettikleri o binaları yurt binası yaptılar. Hâlen o binaları kendi arzuları doğrultusunda pansiyon olarak keyfi kullanıyorlar. Bu ise halkın yaptığı Kur’an kursu idi ve burada kendilerinden olmayanları içeriye sokmuyorlar.

Hatta o binaların ön kısmı mahalleye ait cami idi, mahalle sakinleri orada talebelerle birlikte namaz kılarlardı. Minaresi şimdi bile durmaktadır. O cami olan kısmı bile zaptettiler, kimseyi almıyorlar.

Kendilerinin hiçbir katkıları olmadığı halde, halkın yaptırdığı binaları gasp suretiyle üzerlerine geçirdiler.

Şu yaptıkları hareketin ahkâm-ı ilâhî’ye uyan hangi tarafı var? Bir tarafta emanete hıyanet var, bir tarafta gasp var. Asıl mühim olan İslâm kültür mevzuatını iptal ettirip, camiyi ve talebeleri boşaltmak, camiye cemaati almamak, camiden talebeleri atmak.

Bunu bir kâfir yapmaz. Fakat bunlar bunu kendi dinleri olan süleymancılığa göre yaptılar.

•

Adapazarı Büyük Söğütlü Kur’an kursunu süleymancılar nasıl ele geçirdiler?

Söğütlü halkından olan ve dernek yönetiminde çalışan üç kişiyi maddi menfaatlarla önce kendilerine meylettirip elde ettiler. Sonra bu kişiler aracılığı ile kendilerinden olan adamları derneğe üye yaptılar. Çoğunluğu sağlayınca da Söğütlü halkından olan üyeleri âidatlarını ödemediler diye üyelikden sildiler.

Daha sonra kongre yaptılar. Köy halkından olup, Kur’an kursu için canla başla çalışan kişileri “Sizin üyeliğiniz silindi” diye kongreye almadılar. Kendi kaydettikleri üyelerle seçim yaparak hem yönetimi hem kursu ele geçirdiler, daha sonra da kurs binasının tapusunu üzerlerine aldılar.

•

Size numune için birkaç yer veriyoruz. Fakat dikkat edin, araştırın. Her memlekette süleymancılık dinini kurdukları yerde bu gasp mevcuttur. Araştırın bulacaksınız.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Şerler ve fesadlar olacak. Kim birlik içinde olan bu ümmetin içinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu uçurun.” (Müslim)

“Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım.” (Müslim) buyuruyorlar.

 

Almanya’dan bir mektup:

“Biz burada 1977 yılına kadar senelerdir ne cuma namazı kılabiliyorduk, ne de ezan sesi işitebiliyorduk. Çünkü yerimiz yoktu. Nihayet 8-10 arkadaş bir araya gelerek Friedrichshafen ve civarında yaşayan müslümanlar için bir cami açmayı plânladık. Bir tüzük hazırlayarak resmi makamlara başvurduk. İsteğimiz kısa zamanda kabul edildi.

Hemen kiralık bir yer bulduk. Gece gündüz çalışarak camiyi faaliyete geçirdik. Çalışmalarımız hızla ilerliyordu. İki ay gibi kısa bir zamanda altıyüz kadar üyemiz oldu. Civardaki Türkler akın akın camiye gelmeye başladılar. Camimize iki de minibüs aldık. Uzakta bulunan müslüman ailelerinin çocuklarını Kuran-ı kerim öğrenmeleri için toplayıp camiye getiriyorduk. İşçiler arasında hafız olan arkadaşlar cumartesi ve pazar günleri gönüllü olarak çocuk okutuyorlardı. Bu mutluluk, bu birlik ve beraberlik altı ay sürdü. Yapılan bir hata yüzünden cami elimizden çıktı.

Şöyle ki:

Sonradan süleymancı olduğunu öğrendiğimiz kişiler gelerek Köln’de bir İslâm Kültür Merkezi kurulduğunu, camiyi bu merkeze bağlarsak Türkiye’deki Kuran kursları gibi bu merkezin her şeyi idare edeceğini söylediler. Biz de buna inandık, tekrar kendi hazırladığımız tüzüğü merkeze gönderdik. Böylece camimiz bu merkeze bağlanmış oldu.

Yalnız iş bizim bildiğimiz gibi çıkmadı. Köln’den camimize hoca yolladılar. Bizleri ve caminin yapılmasında emeği geçen arkadaşların hepsini yavaş yavaş uzaklaştırdılar, süleymancı adı altında kendi adamlarını yerleştirdiler.

Arkadaşlarımız yapılan faaliyetler hakkında bu hocalara hesap sormaya gittiklerinde: ‘Bize hesap soramazsınız, burası İslâm Kültür Merkezi’dir, burada Kur’an okunmaktadır.’ diye cevap veriyorlardı. Bir ara caminin kapısına: ‘Üye olmayan camiye giremez!’ diye yazı yazmışlardı. Cami için aldığımız iki minibüsü de sattılar, kimse hesap soramadı.

Çeşitli zamanlarda vermiş oldukları vaazlarda: ‘Kestiğiniz kurbanların derilerini bize vermezseniz kurbanınız kabul olmaz.’ diyorlar. ‘Süleymancılar yüzde ikiyüz daha iyi müslümandırlar.” diyorlar. ‘Memlekete yatırım yapıyorsunuz, ellibin mark kredi çekiyorsunuz, bir onbin mark kredi çekip de bize verseniz!’ diyorlar. Fâizin haram olmadığını savunup, Müslüman kardeşlerimizi fâize teşvik ediyorlar. Onlara üye olmayan müslümanlardan birisi öldüğü zaman cenazeyi bile hazırlamıyorlar. Para veren kişilere karşı daha hürmetli davranıp etrafında pervaneler gibi dolaşıyorlar.

Nihayet cami elimizden çıkınca ikinci bir cami için teşebbüse geçtik. Çalışmayan büyük bir fabrika vardı. Sahibini bulduk, durumu kendisine arzettik. Kendisi zaten yetmişsekiz yaşında idi. Bütün dinleri incelemiş. İslâm’a da meyilli olduğu için iki milyon mark yapan yeri bize bir milyon marka verdi, ayrıca ikiyüzellibin markını da almadı, câmiye bağışladı.

Yediyüzellibin markın ikiyüzbinini peşin olarak anlaştık, kalanını da ayda yedibin mark olarak takside bağladık. Bu anlaşmadan sonra dörtyüzellibinini peşin vermek istedikse de, anlaşmamız böyledir diye üzerini geri çevirdi.

Daha sonra oraya her türlü müştemilâtı içinde olan çok güzel bir cami yaptık.”

Kardeşler!

Bunları İslâm Kültür Merkezi sandılar. Cami, minibüs ellerinden gidince, İslâmî faaliyet durunca, o zaman anlaşıldı ki, meğer burası İslâm değil de isyan, kültür değil de küfür merkezi imiş. İsyan küfür merkezine, İslâm Kültür Merkezi adını koymuşlar. İşte deliller.

Şimdi şu kâfir dediğimiz Alman’ın İslâm’a yaptığı hizmete bakın, bir de İslâm perdesi altında süleymancıların yaptıkları icraatlara, gasp ve soygunlara bakın!

Ey müslüman! Buradan da mı uyanmıyorsun?

Alman’ın yaptığı mı İslâm’a uygun, bunların yaptığı mı İslâm’a uygun? Hükmünü siz verin!

İslâm adı altında federasyon kurmuşlar, İslâm’ın ismini âlet ediyorlar, gasp ve soygunlarını bu isim altında yapıyorlar.

Yaptıkları icraatlar kâfirin icraatından da yahudinin icraatından da beter! Almanlar yardım ediyor, süleymancılar gasbediyor.

•

Bir kardeş “Süleymancıların İçyüzü” kitabını okuyor. Senelerden beri Süleymancılar’a büyük hizmeti geçtiği için itimada şâyan olması sebebiyle bütün yurtları ona tapulamışlar.

Kitabı okuyup hakikati görünce, daha doğrusu imanını kurtarmak için süleymancılardan nedamet etmiş, sonra elindeki bütün gayrimenkulleri resmi mercilere aktarmıştır.

 

Kitap broşürümüzü alıp okuyan bir vatandaşımız, bize gönderdiği imzalı mektubunda, süleymancılar hakkında mühim sözler sarfettiği için yayınlıyoruz:

•

Gizli raporlarda şöyle bir yazı okuduk: “Amaçları” başlığında; “Süleymancılık vasıtasıyla teşkilâtlanarak ve buna siyasi bir veçhe vererek, Türkiye’deki idâri mekanizmaya hakim olmaktır. Memleketi Kur’an kurslarında yetiştirdikleri süleymancılık ordusu ile ele geçirmeyi plânlıyorlar.” diye bahsedilmektedir.

Görüldüğü gibi bu ordunun İslâm’la bir ilişkisi yoktur. Kendi dinlerine göre bir teşkilattır.

•

“Türkiye’de Yıkıcı ve Bölücü Akımlar” adlı kitabı tetkik etmemle içinde şunları gördüm. Süleymancılık dininden şöyle bahsediliyor:

“Yapılan tahmin ve istihbarat değerlendirmesine göre Türkiye’de üçyüzbin süleymancı vardır. Bunlar silahlı cihad için emir beklemektedirler.

Bize bağlananlar cennetlik, bağlanmayanlar dalâlettedir ve cehennemliktir, derler. Bazı yerlerde dikiş-nakış, halıcılık, arıcılık ve daktilo kursları olarak teşkilatlanırlar.

Süleymancı büyüklerden başkasına itaat ve hürmet edilmeyeceğini, fâiz alınabilir dedikleri gibi rüşvetin de işlerinin yolunda gitmesi için verilebileceğini söylerler.” denmiştir. (sh. 33)

 

DEVAM

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |